.:YOZGATNUR66:. Aklını Doğru Kullan Huzur Bul!

RİSALE

50-

Levlâke hadisinin kaynağı üzerine

2007-01-17 16:45:00

Levlâke hadisinin kaynağı üzerine Tekirdağ’dan : “Levlâke kudsî hadisinin kaynağı hakkında bilgi verir misiniz? Kimisi zayıf diyor, kimisi de bu kudsî hadise zayıf diyene akılsız diyor. Bunun ortası yok mudur? Kaynağını araştıran birisi neden akılsız olsun? Bir kudsî hadisin zayıf olma ihtimali nasıl olabilir?” “Levlâke levlâke Lema halaktü’l-eflâk=Sen olmasaydın, sen olmasaydın Ben âlemi yaratmazdım” sözü İslâm ümmetinin âlimleri ekseriyetince kudsî hadis olarak biliniyor. Bu hadis-i kudsînin kaynakları vardır şüphesiz. Bu hadis-i kudsî, Suyutî’nin El-Leâli’l-Masnûa; Aliyyü’l-Kârî’nin El-Esrâru’l-Merfûa ve diğer bir eseri olan Şerhü’ş-Şifâ; Şevkânî’nin El-Fevâidü’l-Mecmûa; Hâfız Aclunî’nin Keşfü’l-Hafâ; Muhammed Said Zalûl’ün Tahkîk; İmam-ı Nevevî’nin El-Ezkâr adlı eserlerinde kayıtlıdır. Diğer yandan Mevlânâ Câmî, Ahmed-i Cezerî, Mevlânâ Hâlid, İmam-ı Rabbânî, Bedîüzzaman Said Nursî gibi nice İslâm âlimleri bu hadis-i kudsîyi eserlerine alıp tevhid inancına uygun izahlar getirmişlerdir. Fakat bu hadis-i kudsî, kütüb-ü sitte içerisinde yer almıyor. Günümüzdeki hadis tenkitçileri için hadis diye bilinen bir sözün kütüb-ü sitte içinde yer almaması ise hadis için bir eksiklik teşkil ediyor. Bu duyarlılığı kınamıyoruz. Kütüb-ü sitte gibi sıhhatinden ümmetçe şüphe edilmeyen ciltlerle hadis kitapları şüphesiz önemli, makbul ve sahih kaynaklardır. Hadis diye bilinen (bilhassa hadis-i kudsî olarak bilinen) bir sözün kütüb-ü sitte içinde yer alıp almadığı hususunda titizlik göstermeyi doğru algılayabiliyoruz. Bu konuda titizlik gösteren insanları akılsız olarak itham etmek şüphesiz doğru bir üslûp değildir. Buna katılamayız. Fakat amelî hüküm ihtiva etmeyen, ümmeti yanlış amel etmeye yönlendirmeyen, tevhid ve iman esaslarına da aykırılık taşımayan bir hadîs için, kütüb-ü sitte içerisinde yer almıyor diye eleştiri dozunu şiddetlendirmeyi ve ortalı... Devamı

Hadisi mânâ olarak nakletmek

2007-01-17 16:44:00

Hadisi mânâ olarak nakletmek İstanbul’dan okuyucumuz: “Bazen sohbetlerimizde hadislerin tam metnini hatırlayamayıp, mânâ olarak naklediyoruz. Mânâ ile hadis rivayet etmek caiz midir?” Hayatımızda, konuşmalarımızda, davranışlarımızda Peygamber Efendimiz’in (asm) sözlerinden feyiz almak, örnekler vermek, yol göstermek, onu rehber görmek ve göstermek sünnet üzere istikâmet arayışımızın birer mahsûlü ve eseri değil midir? Temelde yaklaşımımız istikâmeti bulmak olduktan ve niyetimiz hâlis bulunduktan sonra—inşallah—hatâlarımızdan ve unuttuklarımızdan dolayı muâheze edilmeyiz, yani hâlis niyetimiz inşallah bağışlanmamıza yeterli olur. Cenab-ı Hakk’ın “Rabbimiz! Bizi hatâlarımızdan ve unuttuklarımızdan sorumlu tutma!”1 âyetiyle öğrettiği duâ çerçevesi inşallah acziyetimizin elinden tutar. Hadis âlimleri çalışmalarında hadis lâfızlarının sıhhat derecesine çok ehemmiyet vermişler, Peygamber Efendimiz’in (asm) hadislerini mümkün mertebe mübârek ağzından döküldüğü kelimelerle almaya özen göstermişlerdir. Hadis Usûlü ilmi bu ölçülerle doludur. Kılı kırk yaran kriterlerin tespitinde tek hedef, Peygamber (asm) sözüne yalan ve uydurma söz karıştırmamak ve Peygamber Efendimizin (asm) sözlerini bütün safiyetiyle derleyip toparlayabilmektir. Çünkü bir yandan Peygamber Efendimiz’in (asm) “Kim bana yalan söz isnat ederse, Cehennemdeki yerini hazırlansın”2 sözündeki şiddetli uyarısı azamî titizliği emrederken; öte yandan, “Benden bir söz işiten ve onu güzelce belleyip işittiği gibi başkasına ileten kimsenin Allah yüzünü ak etsin” hadisindeki rahmet duâsı, doğru hadis naklini emrediyordu. Hadis ulemâsı da Peygamber Efendimiz’in (asm) hadislerini mümkün olan en doğru sıhhat ölçüleri içinde derleyip toplayarak, ayıkladılar ve sıhhat derecelerine tabi tuttular. Bugün elimizde bulunan ciltlerle hadis külliyâtının hemen hepsi böyle titiz çalışmaların mahsulüdür. Allah yüzlerini ak... Devamı

Şirk ve riya birlikteliği

2007-01-17 16:43:00

Şirk ve riya birlikteliği Sivas’tan : “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a ortak koşmalarıdır. Ben, güneşe, aya ve puta tapacaklarını söylemiyorum. Fakat, Allah rızası dışında yapılan amelleri ve gizli arzuları kast ediyorum”1 hadisinin izahını yapar mısınız?” Peygamber Efendimiz (asm) riyaya, farkında olunmayan bir şirk olarak dikkat çekiyor. Anlaşılıyor ki, riya ve gösteriş şirkten başka bir şey değildir. Şirk, Allah’a ortak koşmak, Allah’a eş koşmak, Allah’ın iki ve daha fazla olduğunu iddia etmektir ve böyle bir iddia büyük günahların başıdır. Cenâb-ı Hak: “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Bundan başka günahları ise, dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşana gelince, artık o haktan pek uzak bir sapıklıkla sapmış gitmiştir”2 buyuruyor. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, bilinen açık şirkten başka bir de gizli şirk vardır ve Peygamber Efendimiz (asm) ümmetinin açık şirke düşeceğinden değil, gizli şirke düşeceğinden endişe duyuyor. (Demek oluyor ki, Peygamber Efendimiz (asm) ümmetinin açık şirke düşmeyeceğinden emin bulunmaktadır.) Şu halde şirk iki türlüdür: 1- Açık şirk. 2-Gizli şirk. 1- Açık şirk: Doğrudan Allah’a eş koşmak, Allah’ı bildiği halde Allah’tan başka şeylere tapmaktır. Meselâ güneşe, aya ve puta tapmak şirktir. 2- Gizli şirk ise, riya gibi, gösteriş gibi, desinler için amel yapmak gibi, amel ve davranışlarımızda yüzümüzü Allah’tan başkasına çevirmek, Allah’ın rızası olmayan bir işte Allah’tan başkasından lütuf ve takdir beklemek, âmel ve davranışlarımızda Allah’ın rızasını gözetmemek ve önemsememek, bunun yerine başkalarının rızasını benimsemek olarak tanımlanabilir. Ki, Peygamber Efendimizin (asm) ümmetinin düşeceğinden endişe buyurduğu âmel budur. Burada, kişi farkında olmadan ameli için çıkış noktası olarak Allah’tan başka birisinin nazarını ve aferinini esas almış ol... Devamı

Hayvanların yaratılış kanunları

2007-01-16 17:39:00

Hayvanların yaratılış kanunları Diyarbakır’dan : “Bazı belgesellerde bir aslan bir yavru ceylanı yiyor. Onlar buna doğanın bir kanunu diyor. Bunun gerçeği nedir?” Doğa kanunlarını Allah koyar. Ve şüphesiz tabiatta Allah’ın koyduğu yaratılış kanunları geçerlidir. Üstad Said Nursî Hazretlerinin ifadesiyle, aslanın ve kaplanın helâl rızkları Allah’ın tabiata koymuş olduğu yaratılış kanunlarına göre, ölmüş hayvanlardır.1 Aslanın canlı yavru ceylanı yemesi aslanın yaratılış kanununa itaati değil, isyanıdır. Çünkü sağ hayvanları öldürüp rızk yapmak yaratılış kanunlarınca hayvanlara haram kılınmıştır. Aslan bu isyanının bedelini, yine yaratılış kanunu (şeriat-ı fıtriye) hükümlerine göre öder. Yani kendisi de bir avcının silahına hedef olur. Dipnotlar: 1- Mesnevî-i Nûriye Devamı

İlim ve uhuvvetteki fetretimiz nelere mal oldu?

2007-01-16 17:37:00

İlim ve uhuvvetteki fetretimiz nelere mal oldu? “Azâim ilminden bahsedilir hatta çok eski Arapça yazılmış kitaplardan bir kaçında, Tasköprülüzade ve Kâtib Çelebi, Sultan Mahmud-u Gaznevinin bir kaleyi azâimle aldığını söylerler. (Azâim;Cinleri tesir ve emir altına alma ilmi. Bir kimsenin kalbini bir şeye bağlayarak bütün manevi ve ruhi gücüyle ona yönelmesine denir.) Acaba diyorum bu kadar dünyada Müslümanlara zulüm varken, Filistin’de, Irak’ta, vs.... Cihad ki İslam’da namazdan sonra en büyük farz biliriz.. Bu Azâim ilmi kâfirlere karşı savaşta kullanılabilir mi? Öte yandan: Biliriz ki ermiş evliyalar vardır, büyük âlimler vardır, o evliyalar ki kerametlerini anlatırlar, anlatırlar bitmez.. Amenna deriz, yalnız kâfirin zulmüne karşı bir keramet görülmemiştir diyebiliriz. Öyle ki, bayağı bir evliya silsilesi içinde olan orta Asya, neden bu kâfirin zulmüne bir keramet gösterip de bu kafirleri yerle bir etmezler? Allah istemedikçe amenna deriz. Zaten Allah istese ol demesiyle yerle bir olurdu, fakat Allah bu görevi insana vermiş, öyle ki Allah u Teala cihadı emreder, neden acaba ilmi olan bir Allah kulu böyle bir şeye başvurmamış kâfirin teknolojisine karşı..? Az da olsa aydınlatırsanız bahtiyar oluruz.” Bizim bir kavlî ve kalbî duâmız var. Onu da gereği gibi yaptığımızdan emin değilim. Başka bir şeyimiz yok. Ne azâim ilmi, ne cinleri istihdam etme tekniği, ne pozitif ilim, ne teknoloji!... Maalesef böyle. (Biz derken, şimdi bir buçuk milyarı geçen İslâm âlemini kast ediyorum.) Biz kendi kendimizi fetrete attık! Bu sonuç, bizim biriken ihmallerimizin yüzümüze sıçramasından başka bir şey değildir. Yoksa âlimlerimiz yok değildi; ama biz dinlemedik! Yolumuz karanlık değildi; ama biz gitmedik! Aklımız yok değildi; ama biz baş vurmadık! Kitabımız yok değildi; ama biz açıp okumadık, içindekilerle amel etmedik! Rehberimiz yok değildi; ama biz kulak vermedik! Zulüm de olsa günü birlik güç merkezleriyle yatıp kalkmayı, haksız da o... Devamı

İslâm’ın tebliği ulaşmayan kimseler

2007-01-16 17:35:00

İslâm’ın tebliği ulaşmayan kimseler  “İslâm ülkesinden çok uzakta ve yabancı bir ülkede yaşayan bir Hıristiyan veyahut değişik bir dine mensup kişi İslâm’ı tanımadan kırk elli yaşına gelip öldükten sonra âhirette onun yeri nasıl olacaktır? Veyahut İslâm’ı tanımayarak öldüğü için onun bundan ne suçu var? Aynı şekilde ergenlik çağına ulaşmadan yabancı bir dîne mensup olan ve daha sonra ölen bir çocuğun bundan ne suçu var? Âhirette onun yeri nasıl olacak?” Allah zâlim değildir; hiç kimseye zulmetmez. Allah âdildir, herkese her işinde her zaman adâletle hükmeder. Allah kullarıyla ya adâletle, ya da rahmet ve mağfiretle muâmele buyurur. Allah’ın rahmeti gazabını geçmiştir. Eğer gazap edecekse, bu yine adâlet içinde cereyan eder.  Her nimet, nimet değeri oranında şükür ister. Müslüman bir çevrede yetişen ve İslâmiyet gibi bir büyük nimete eren bizler Müslümanlığı bilmek, yaşamak, başkasına bildirmek ve iyi örnek olmakla mükellefiz. Her Müslüman elinden geldiği kadar kendi çevresinden sorumludur. Hıristiyanlarla veya başka din mensuplarıyla birlikte yaşayan Müslümanlar da bu sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar. Hıristiyan bir çevrede doğup büyüyen ve kendisine İslâmiyet tebliğ edilmeyen birisi ise ilk etapta Allah’a bir olarak inanmak ve Hazret-i Muhammed’in (asm) Peygamberliğini inkâr etmemekle mükelleftir. Başlangıçta bu îman onu kurtarır. Ancak İslâmiyet’i öğrenebilecek imkân ve fırsatları elde ettikçe îman ve irfanını genişletmek, bilgisini arttırmak ve dîn-i mübîni yaşamakla o da mükellef olur. Hıristiyanları sorgulayacaksak eğer, önce Kur’ân açısından değil, kendi Kitapları açısından sorgulamalıyız. Ellerindeki kitabın, Allah’ın vahyettiği kitap olup olmadığına bakıyorlar mı? Yoksa körü körüne mi inanıyorlar? Bir Müslüman kendi dînini ve kitabını defalarca sorgulamakta hiç bir mahzur görmezken; bir Hıristiyan “İlâhî Kitap” diye bağlanıp inandığı Kitabı hi... Devamı

Kul hakki affedilir mi?

2007-01-16 17:33:00

Kul hakki affedilir mi? Burdur’dan :“Bildiğim kadarıyla kul hakkı affedilmiyor. Peki kul hakkı üzerinde bulunan bir kimse, muhatabını bulamıyorsa veya onunla buluşma, konuşma veya barışma imkânı yoksa (her hangi bir nedenden dolayı) bilmeden kul hakkı üzerinde kalmışsa bu gibi durumlarda nasıl bir hüküm geçerlidir?” Allah katında, üzerimizdeki her hak, hak sahibine ait bir zimmettir. İnsanlara ait zimmetlerle, yani haklarla yaşamamız ise, gerçek bir risktir. Riskle yaşamak, tuzakla yaşamaktan farksız bir tehlikedir. Eğer biz, ayağımızdaki tuzağı çözmeye çalışmaz isek, dünyada veya âhirette bu tuzak ayağımıza muhakkak dolaşacak, bizi rehin alacak ve üzerimizde cirminden büyük tahribata neden olacaktır. Bundan kurtuluş yoktur. Öyleyse, ayağımıza dolaşmış bir tuzaktan farksız bulunan kul hakkını nasıl çözeceksek bir an önce çözerek, bu riski aşmalıyız. Biz çözme gayretinde olursak inşaallah Allah yardım eder. Konuşma ve barışma imkânımız yok demek, mümkün değildir. Eğer onun hakkı bizde rehinse, bu hak bizi rehin almadan gidip teslim edelim ve helâlleşelim. Muhatap gerçekten bulunamıyorsa veya ölmüşse, varsa varislerine ulaşalım. Varislerine de ulaşamıyorsak hayır kurumlarına sevabı onun namına olmak üzere bağışta bulunalım. Her iki halde de Allah’a tövbe ve istiğfar edelim.... Devamı

Haciz malını satın alıp kullanmak câiz midir?

2007-01-16 17:31:00

Haciz malını satın alıp kullanmak câiz midir? İzmir’den : “Haciz malını satın alıp kullanmak câiz midir? Kul hakkı olur mu?” İcrâ mevzûâtına göre mallara haciz uygulama işlemi, borçlu için her ne kadar kabul edilir cinsten olmasa da; alacaklının hakkı düşünüldüğünde bir hakkın ödenme biçimi olarak karşımıza çıkar. Kullanılmış ve yıpranmış da olsa, malın değerinde bir fiyatla müşteriye arz edilmiş olması, borçlunun zarar görmemesi açısından önemlidir. Hâkim kararıyla takrîbî değeri üzerinden satıldığı kanaati hâsıl olan böyle haciz mallarını, satılan bedel üzerinden almakta sakınca yoktur. Fakat gerek mahkeme safhalarında, gerek dâvâcı-dâvâlı veya borçlu-alacak ilişkilerinde hakkın değil, gücün ve kuvvetin hâkim olduğu anlaşılan veya hakkında böyle bir haksızlık yapıldığı endîşesi duyulan haciz mallarından uzak durmak, helâl lokma açısından daha makbûle şâyândır. Devamı

Barışa susayan topraklar

2007-01-16 17:29:00

                     Barışa susayan topraklar İstanbul/Tophane’den : “Bu Filistin dramı nedir? Hangi taraf haklıdır? Herkes konuşuyor. İsrâil’in zulüm ve katliâmları elbette kabul edilemez. Fakat İsrâil’in mukaddes beldeleri korumak için dînî duygularla hareket ettiğini, Filistin tarafının da hareketini Arap milliyetçiliğine dayandırdığını, terör eylemlerinde haksız olduğunu söyleyenler var.” Her şeyden önce; Filistin halkı üzerinde bir İsrâil vahşeti ve katliâmı yaşanıyor. Bunu kınıyoruz! Bu katliâmı yapanları da, destekçilerini de tel’in ediyoruz. Filistin’de dünyanın gözü önünde dehşetli bir insanlık suçu işleniyor. Bir millet çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek kırılıyor, kırdırılıyor. Bunun hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Katliâmın ve vahşetin dîni/dâvâsı olamaz. Fakat kan kanı çeker; dönen kan zulümle dehşet saçar. Kan terörünün haklı yanı olur mu? Keşke Filistinli gençler intihar saldırılarının çıkmaz sokak olduğunu, karşı teröre dâvetiye çıkarmaktan başka işe yaramayacağını baştan hesap edebilselerdi. Keşke terör hiç olmasaydı. Keşke barışın tesis edilmesi ve korunması için iki tarafın da daha etkin ve daha samîmî çabaları olsaydı.  Bir an önce bu vahşetin durması ve barış sürecine geçilmesi için duâ ediyoruz. Filistin topraklarında dünya devletleri hakemliğinde kalıcı bir barış tesis etmek neden zor olsun? Osmanlı, otoritesini barıştan ve kardeşlikten yana kullanarak dört yüz yıl bunu başarmıştı. Öyle ya, barış mümkünken illâ ki savaş hangi kitapta yazar? Sonra, savaş demek katliâm demek de değil şüphesiz. Terör demek de değil. Ne Zebur’da, ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Kur’ân’da! Dört kitap için de önemli gelişmelere sahne olan o mübârek topraklarda, esasen dört kitabın hakemliği en büyük barış projesidir. Duâ edelim; artık kan akmasın!... Devamı

Kul hakkı sadece maddi midir?

2007-01-16 17:28:00

Kul hakkı sadece maddi midir? Gebze’den okuyucumuz: “Kul hakkı sadece maddî midir? Ben mümkün olduğu kadar bundan kaçıyorum. Fakat benim epeyce alacaklarım kaldı. Kimileri diyorlar ki, ‘Sen hakkını helâl et. Âdil olan Allah senin hakkını verir.’ Bu mümkün mü? Ben helâl ettikten sonra, nasıl hak talep edebilirim?” Kul hakkını çiğnemenin maddî olanı da, mânevî olanı da kaçınmamız ve sakınmamız gereken kebâirdendir. Esasen maddî olup olmadığına bakılmaksızın, hepsi hak olarak değerlendirilmeli ve sakınmalıdır. Maddeyle ilgili bir alanda kul hakkı şüphesiz maddî; mânâyla ilgili bir hususta ise kul hakkı mânevîdir. Yani paraya ve maddeye bağlı alacak-verecek ilişkilerinde vâki olan kul hakkı maddî; gıybet, iftirâ, dedi-kodu, yalancı şahitlik gibi mânevî “tahkir ve hakâret”i konu alan kul hakkı mânevîdir. Başkasının size olan borcunda sizin iki türlü hakkınız söz konusu olabilir. Bir, paranızın maddî değeri; iki, paranızı geciktirmesi nedeniyle uğradığınız mağduriyetin mânevî boyutu. Başkasına olan hakkınızı helâl etmeniz, her ikisini kapsayabileceği gibi, yalnız birini de içine alabilir. Bu sizin niyetinize bağlıdır. Tasarruf ve inisiyatif sizin elinizdedir. Eğer her ikisi hususunda da hakkınızı helâl etmişseniz, Allah için, ona karşı hakkınızdan tamâmen vazgeçmiş olursunuz. Bu vazgeçiş Allah içindir ve artık Allah nezdinde o kişiyle sizin aranızda her hangi bir hak-hukuk meselesi, alacak-verecek dâvâsı kalmaz, çünkü sizin tarafınızdan iptal edilmiştir. Yani senetler, hak sahibi olarak sizin tarafınızdan yırtılmıştır. Bunun karşılığında, Allah’ın sırf fazl ve keremi ile size ikrâmı söz konusu olabilir. Ki, bunu da o kişiden talep etmenize lüzum kalmaz. Çünkü bunu Cenâb-ı Hak merhametiyle lütfeder. Peygamber Efendimizin (asm) şu müjdesi ne kadar latîftir: “Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntısını giderip ona rahat nefes aldırırsa, Allah da ondan kıyâmet gününün sıkıntılarından bir... Devamı

Adâletin tecellîsi uzak değildir!

2007-01-16 17:26:00

Adâletin tecellîsi uzak değildir! İstanbul / Ümraniye'den okuyucumuz: "Bir komşunun 12 yaşındaki kızına bir ırz düşmanı tasallut etmiş. Kızı kandırarak arabasına alıp kaçırmış. İğfal etmiş veya iğfale yeltenmiş. Dövmüş, sövmüş; sonra bir kenara atmış, bırakmış ve kaçmış. Ailesi araba plâkasından yola çıkarak mahkemeye vermiş. Mahkeme devam ediyor. Bu işin hukûkî yönü. Böyle bir durumda İslâm Hukûku ne diyor? Bu kızın ailesi bu gün itibariyle ne yapabilir? Mahkeme ne derse razı mı olmalı? Yoksa ne yapmalıdır?" Allah cümle Müslüman evlâdını şerlilerin şerlerinden korusun. Âmin. Hiçbir şerli veya zâlim, Allah'ın adâletinden, Allah'ın hesabından, Allah'ın sorgusundan, Mahkeme-i Kübrâ'dan kaçamaz. Yollar Mahkeme-i Kübrâ'da birleşir! Allah'ın adâleti, her zâlimin, her mücrimin, her şerîrin hakkından elbet gelir. Cenab-ı Hak mâsumun, günahsızın, zulme ve hakârete mâruz kalanın hakkını öyle sorar, öyle alır ve öyle adâlet eder ki, orada hiçbir mâsumun, hiçbir günahsızın gözü aslâ arkada kalmaz. Hiçbir günahsız, ``Rabb'im benim hakkımı ondan sormadı, almadı, ona yeterince cezâ vermedi" demez, diyemez. Hadis-i şerifin işâretiyle boynuzsuz koyunun hakkının boynuzlu koyundan alınacağı o dehşetli günden, hangi mücrim kaçabilir, hangi suçlu hâriç kalabilir?  Zîrâ Cenab-ı Allah Adl'dir, Âdil'dir, Zü'ntikâm'dır, Serî'ul-Hisâb'tir, Hâkim'dir, Hakîm'dir, Azîz'dir, Celîl'dir, Kahhâr-ı Zülcelâl'dir. Şu âyetler mücrimlerin yüreğini paramparça etmeye yeter: ``Allah izzet ve intikâm Sahibidir."1 ``Allah ondan öç alır. Allah güçlüdür, öç alıcıdır!"2 ``Şüphesiz Biz suçlulardan öç alacağız."3 ``Muhakkak Biz onlardan öç alacağız."4 ``Onları çarptıkça çarpacağımız gün; şüphesiz öcümüzü alırız."5 ``Bu gün herkes kazandıkları ile cezâya çarptırılır. Bu gün haksızlık yoktur! Allah hesabı çabuk görendir."6 ``Haberiniz olsun; hüküm Allah'ındır. O, hesap görenlerin en süratlisidir."7 Dünyadaki mah... Devamı

SUNGUR AĞABEYİN İSLÂM BİRLİĞİ İLE ALÂKALI GÖRÜŞLERİ

2007-01-15 16:47:00

  SUNGUR AĞABEYİN İSLÂM BİRLİĞİ İLE ALÂKALI GÖRÜŞLERİ Bediüzzaman'ın vârisleri arasında yer alan Mustafa Sungur, Nur Camiası'nın en önemli isimleri arasında kabul ediliyor ve Bediüzzaman'ın varisleri arasında yer alıyor. Nur tarihinde gelişen olaylar ile ilgili fazla konuşmak istemeyen Sungur, Bediüzzaman'ın en büyük hedeflerinden birinin İslâm birliğini kurmak olduğunu belirtti. İlerlemiş yaşına rağmen Nur hizmetleri için koşturan Sungur'un, anılarını büyük bir heyecan ve şevk içinde anlatması dikkat çekti. - Bediüzzaman'la ilgili birkaç anınınızı anlatır mısınız? Üstad, Arapça yazılan 90 adet kitabı ezberleyerek, bunu hafızasında üç ayda bir tekrar ederdi. Bunlar temel kitaplardı. Bir gün "Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun. Bütün 90 kitabı ezberlemem ve bunları sürekli tekrar etmem, beni Kur'an'a götürdü. Kur'an bana kâfi geliyor. Kur'an'dan başka kitaba ihtiyacım kalmadı" dedi. Allah ona böyle bir zekâ vermiş. Üstad, her gece 90 kitabı hafızasında tekrar ederken, çevredeki insanlar onu zikrediyor sanıyorlardı. Üstad, bize ders verirken gençleşirdi. Bazen bir, bazen de dört saat ders yapardı. Tahiri, Zübeyr, Ceylan ve Bayram abilerle ders yapardık. Biz önce Mesnevi Nuriye'yi, sonra da İşaretül İcaz'ı ders aldık. Sonra Ankara'dan formalar halinde gelen risaleleri tashih ederdik. - Bediüzzaman'ın vârisleri arasındasınız. Risalelerde birçok yerde isminiz geçiyor. Ne hissediyorsunuz? - Elhamdülillah, varisleriyiz. Allah bize talebeliği layık gördü. Hayretle, dikkatle ve şükranla karşılıyorum. Ama Üstad, her halis talebenin de varisi olduğunu söylüyor. 'Benim gibi binlerce vârisleri bulunan Nurlar' diyor. Nurlara sarılıp icaplarını yerine getirdikten sonra herkes vâristir. - Risalelerin tamamı basıldı mı? - Birkaç kitap basılmadı. 18 ve 28. Lema basılmadı. Bu risalelerde İmam-ı Ali'nin bu zamana işaretleri yer alıyor. - Bediüzzaman, İslâm âleminin birliği için çok uğraştı. Bu kon... Devamı

Reenkarnasyon nedir?

2007-01-14 17:36:00

Reenkarnasyon nedir? Konya’dan : “Reenkarnasyon nedir? Bunu iddia edenler var? Nasıl oluyor? Risâle-i Nûr’da var mı? Açıklar mısınız?” Ölümün bir yok oluş olmadığı ve öldükten sonra hayatın devam ettiği inancı haktır ve gerçektir. Bu inanç, hak olsun, batıl olsun, bütün dinlerin gündeminden hiçbir zaman düşürmedikleri en temel inançtır. Fakat bu, en temel olduğu kadar, en muhtaç olduğumuz bir alanı da ilgilendiren önemli inançta, peygamberlerin doğru bilgi ve haberlerine inat, ne esef vericidir ki, insanoğlu yanlış ve batıl inançlar da geliştirmiş ve maalesef peşinden de bazı insanları sürüklemiştir. Reenkarnasyon bunlardan birisidir.  Bütün peygamberler, öldükten sonra hayatın devâm ettiği, ruhların ölmediği, kıyâmetten sonra yeniden dirilişin vâki olacağı ve âhirette hayatın ebedî olduğu haberini insanlığın dimağına sürekli perçinleyerek işlemişlerdir. Bu hak haber en son âhir zaman Peygamberine (asm) gelen âyetlerde ifâdesini bulmuş ve çok net biçimde insanlığı ebedî hayata çağırmıştır. Fakat hep kısır döngüsünün kurbanı olan insanoğlu, öldükten sonra hayatın devam etmesini çok içten temennî etmekle berâber, kimi zaman bu temennîyi bâtıl bir çerçeveye oturtmuştur. İnsanoğlu, “Öldükten sonra hayat olsun; ama benim kafamda şekillendiği şekilde olsun!” deme hakkına sahip olabilir mi? Öldükten sonra hayat elbette var; ama Yüce Yaratıcının dilediği, haber verdiği ve vaad ettiği şekilde var. Yüce Yaratıcı bunu Kur’ân’ında haber vermiştir. Kur’ân’da reenkarnasyon yok, fakat öldükten sonra diriliş vardır; ruh göçü yok, fakat ruhların hayatlarının devamlılığı vardır; insanın başka bir bedende tekrar dünyaya dönmeleri söz konusu değil, fakat lâtîf ruhların dünyada olsun, sair gezegenlerde olsun, dilediği ulvî mekânlarda olsun gezmeleri söz konusudur. Reenkarnasyon, ölen kimsenin ruhunun, dünyada bir başka insanın veya hayvanın bedenine geçtiği şeklindeki bâtıl inanıştır. Ruh göçü veya tenas... Devamı

Taziye ilânlarında “teessürle” demek câiz midir?

2007-01-14 17:35:00

Taziye ilânlarında “teessürle” demek câiz midir?  “Taziye ilânlarında “teessürle” demek câiz midir?” Taziye ilânlarında üzüntü belirtmekte, “teessürle öğrendim” demekte, aşırı duygusal olmamak kaydıyla üzüntü ve hüzün cümleleri kurmakta sakınca yoktur. Ölen için teessür duymak ve üzülmek haram değildir. İnsan kalp taşıyor. Kalp üzülür ve teessür duyar. İnsan bunu engelleyemez. Peygamber Efendimiz (asm) oğlu İbrâhim’in vefatında hüzün ve teessür duymuştu. Ashab-ı Kiram (ra): “Yâ Resûlallah, siz de ağlıyorsunuz?” dediler. Peygamber Efendimiz (asm): “Ben de kalp taşıyorum. Sessiz gözyaşında zarar yok” buyurdu. Allah Resûlü (asm) bir başka hadislerinde de: “Şeytânî çığlıktan sakının. Göz ve kalpten gelen şey Allah’tandır ve O’nun rahmetindendir. Elden ve dilden gelen şey ise şeytandandır” buyurdu.1 Demek dikkat edilecek husus; ölenin ardından, kendini yıpratacak derecede krizlere girmemek, saçını başını yolarak ağlayıp, başkasının rikkatini çekmemek ve ağıt yakmamaktır. Taziye verirken “teessür” duyduğunu belirtmekte sakınca yoktur. haşiye:1-Câmiü’s-Sağîr, 2/2179;... Devamı

Küçük yaşta çocukların ölümü

2007-01-14 17:34:00

Küçük yaşta çocukların ölümü : “Benim üç aylık oğlum vefat etti. Nedenini bilmiyoruz. Çok üzüldük. Küçük yaşta vefat eden çocuklarla ilgili bir müjde var mı?” Vefâtın Allah’ın takdirinden başka gerçek nedeni olmaz. Sâir nedenler neden değil; bahânelerdir. Şâir ne güzel söylemiş: “Ölüm gelmiş cihâna, baş ağrısı bahâne.” Sabretmeliyiz. Allah size ve cümle çocuğu ölenlere sabr-ı cemîl ihsan eylesin. Âmîn. Uhud savaşında Peygamber Efendimizin (asm) sevgili amcası Hazret-i Hamza (ra) şehit düşmüş, mübârek cesedi param parça edilmişti. Öyle fecî ve acıklı bir manzara vardı ki, müşrikler Hazret-i Hamza’nın (ra) mübârek kulak, burun ve dudaklarını kesmişler, cesedini delik deşik etmişlerdi. Cesedinde sağlam bir yer yoktu. Peygamber Efendimiz (asm) onun mübârek cesedi üzerinde durdu ve şöyle dedi:“Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun. Ben seni bileli beri sen akrabalık hukukunu hakkıyla gözeten, dâimâ iyilik yapan ve işi gücü hep iyilik olan bir kimse idin. Allah’a yemin ederim ki, eğer senden sonra sağ kalanların sana olan üzüntüleri olmasaydı, seni yerden kaldırmayıp, böylece bırakacaktım. Tâ ki, canavarların karnına, kuşların kursaklarına gireydin de, Cenâb-ı Allah seni oralardan toplayarak dirilteydi!”Peygamber Efendimiz (asm) o derece üzülmüştü ki, şöyle buyurdu:“Vallahi, onlar nasıl seni bu duruma sokmuşlarsa, onlardan yetmiş kişinin ölüsünü senin durumuna sokmadıkça onlardan vazgeçmeyeceğim.”Bunun üzerine Cebrâil (as) geldi ve şu âyetleri indirdi:   “Cezâ verecekseniz, uğradığınız muâmelenin misliyle cezâ verin. Eğer sabrederseniz, elbette sabır sahipleri için bu daha hayırlıdır. Sabret. Senin sabrın da ancak Allah yardımıyladır. Onlar için tasalanma. Kurup durdukları tuzaklar yüzünden sıkıntıya da düşme.”1Bu âyetin inmesi üzerine Peygamber Efendimiz (asm) fikrinden vazgeçti ve yemininin kefâretini ödedi.2Sabır konusunda Asr-ı Saadet altın örneklerle doludur. Ebû T... Devamı

Bir insan başkasının yerine nasıl şehid olur veya ölür?”

2007-01-14 17:33:01

Bir insan başkasının yerine nasıl şehid olur veya ölür?” Adana’dan K.Y. rumuzlu okuyucumuz: “Değerli bir yakınım kalp ameliyatı oldu. Ölümden döndü. Ameliyattan bir gün önce rüyasında altı ay önce ölen yeğenini görüyor. Yeğeni,‘Teyze ben senin yerine ameliyat oldum’ diyor. Beş vakit abdestli-namazlı olan hanım teyze bana soruyor. ‘Acaba ben ölecektim de benim yerime o mu öldü?’ diyor. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri de, yeğeni için, ‘Benim yerime şehid oldu’ diyordu. Bu ne demektir? Bir insan başkasının yerine nasıl şehid olur veya ölür?” Duâyı, sevgiyi, saygıyı, hürmeti, muhabbeti, bağlılığı, şefkati, sadâkati ifâde eden bir takım gönül sözcükleri vardır. Mecâzî olarak söylenirler. Söylendikleri sözcükleri değil; kendilerini ifâde ederler, kendi mânâlarını gösterirler. Hayatta yakın olduğumuz, yakınlık hissettiğimiz ve yakınlık kurduğumuz kimselerle öldükten sonra da ilgimiz ve iletişimimiz devam eder. Bilhassa bu yakınlık Allah için kurulmuşsa, sevgi ve saygı Allah içinse, muhabbet ve hürmet Allah içinse, şefkat ve sadakat Allah içinse öldükten sonra daha sıkı bir birliktelik ve berâberlik ağı kurulur, bağlılık ipi kopmaz derece sağlamlaşır. Peygamber Efendimiz (asm), “Dost, dostuyla berâberdir”1 buyurmaz mı? Nitekim bu hadisin tefsîri sadedinde Risâle-i Nûr’da geçen, “Birimiz şarkta, birimiz garbda, birimiz cenupta, birimiz şimâlde, birimiz âhirette, birimiz dünyada olsak, biz yine birbirimizle berâberiz”2 hakîkati böyle bir mânevî birlikteliği açıklamaktadır. Sağken iletişim köprümüz nasıl hava, gözlerimiz, şuurumuz, ellerimiz, beden ve ruh dilimiz idiyse, öldükten sonra da mânevî bir hava ve mânevî araç-gereçler biz bilmesek de, biz farkında olmasak da bize iletişim köprüsü olurlar. Bizim duâmız, gayretimiz, endîşemiz, sevincimiz, korkumuz onlara gider; onlar bizi, endîşelerimizi ve içinde bulunduğumuz telâşı hissederler. Onların feyzi, bereketi, himmeti ve... Devamı

Cenaze yıkamak

2007-01-14 17:33:00

Cenaze yıkamak Anamur’dan : “Erkek ölen karısının cenazesini veya kadın ölen kocasının cenazesini yıkayabilir mi?” İnsanın dünya kirlerinden arınarak Allah’ın huzuruna tertemiz çıkmasını sağlayan amellerden birisi de ölen insanın cenâzesine gusül abdesti aldırmaktır, yani onu yıkamaktır. İnsan ölüsünü yıkamak, insanın dünyada şerefli olduğunu, şerefli öldüğünü ve âhirette de şerefli olmaya hazırlandığını gösterir. Prensip olarak erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü de kadın yıkar. İhtiyaç olduğunda kadın, vefat eden kocasını yıkayabilir. Çünkü erkek ölünce kadın dört ay on gün iddet bekliyor ve bu süre zarfında şer’an başkasıyla evlenemiyor. Hanefîlere göre erkek, vefât eden karısını yıkayamaz. Fakat Şâfiîlere göre kadın erkeğini yıkadığı gibi, erkek de karısını yıkayabilir. Devamı

Karı-koca aynı kabre gömülür mü?

2007-01-14 17:32:01

Karı-koca aynı kabre gömülür mü? Adana’dan : “Karı-kocanın aynı kabre gömülmesinde dînen bir mahzur var mıdır? Kabirde kabir komşusunun günahından ve azabından etkilenmek söz konusu mudur?” Başka yer varken bir mezar üstüne tekrar defin yapmak câiz değildir. Birbirlerini Allah için seven karı, koca ve sâir dostlar, aynı mezara konulmasa da ileride gerek berzah âleminde, gerekse daha ötelerde ve Cennette bir araya gelebilirler, görüşebilirler, birlikte olabilirler. Âhirette görüşmek için mekân ve zaman engeli yoktur.1 Birbirlerini Allah için sevmeyen kimseler ise, aynı mezara konulmakla görüşme ve birlikte olma şansı kazanmış olmazlar. Fakat başka yer olmadığında veya zarûret bulunduğunda eski ölünün kemikleri bir araya toplanır, yeni gömülecek olanla arasına toprak ve taştan engel yapılır ve defnedilir. Kabirde kabir komşusunun azabından, günahından veya sevabından etkilenmek söz konusu değildir. Kur’ân’ın hükmü şudur: Herkes kendi yaptıklarına rehindir.2 haşiye: (1) Mektûbât (2)Tûr Sûresi, 52/21; Devamı

Ölüm: Gündemdeki en canlı gerçek!

2007-01-14 17:32:00

Ölüm: Gündemdeki en canlı gerçek! Eskişehir’den : “Ölüm nedir ve nasıl oluyor? Ölüm anında iyi olsun, kötü olsun, tüm ruhlar büyük acı mı çekerler? Sekerâtı anlatır mısınız?” İnsan ruhu, bedenle geçirdiği dünya hayatı süresince her yıl eski bedenini terk ediyor, yeni bir bedene giriyor. Fakat bu öyle sanat, hikmet, şefkat ve rahmet içinde oluyor ki, biz farkına bile varmıyoruz. Söz gelişi, bizim her nefes alıp verişimiz bir bakıma buna hizmet ediyor. Yemek yememizin, su içişimizin, terleyişimizin bir hikmeti de budur. Vücudumuzu yenilemek ve tamir etmek. Vücudumuzdaki eşsiz tahribât ve tâmirât, bizim için sıradan denebilecek bir takım davranışlarımızla gerçekleşiyor. Ruhumuz her yıl belirli bir süreç içinde değiştirdiği bedenini, ölüm esnasında birden terk ediyor. Ölüm bundan ibarettir. Yani ölüm, ruhun bedeni birden terk etmesi halidir. Rûhun kafesinden çıkması ve artık serbest kalması halidir. Bedenden tamâmen ayrılmak ruhun bekâsına tesir etmez, ruhun varlığına zarar vermez ve ruhun mâhiyetini bozmaz. Çünkü ceset ruh ile ayakta duruyor olsa da; ruh, ceset ile ayakta duruyor değildir. Ruh binefsihî (bizzat, kendisi ile) kâim ve hâkimdir. Ceset istediği kadar dağılıp toplansa da, bundan ruhun istiklâliyeti bozulmaz. Ruh hiçbir şekilde dağılmaz, bozulmaz ve cesedin başına gelen belâlardan dolayı ruh zarar görmez. Bedîüzzaman Hazretlerine göre esâsen ceset ruhun sadece hânesi ve yuvasıdır; elbisesi değildir. Ruhun elbise mâhiyetinde, bir derece sâbit, letâfetçe ruha münâsip latîf bir gılâfı ve misâlî bir bedeni vardır. Ruh ölüm ânında dünyevî yuvasından çıkar; misâlî bedenini giyer.1 Sekerât, ruhun ölüm esnasında kendinden geçmesi halidir. Başka bir ifâdeyle, ruhun bedenden ayrılma esnasında geçirdiği bir sarsıntı halidir. Fakat bu herkes için aynı ölçüde sarsıntı verici değildir. Allah’tan güzel bir ölüm dilemeye devam etmemiz ve salih amel işlememiz kaydıyla inşallah bu sarsıcı hali en kolay şekilde geçirmeyi Rabbimizden ... Devamı

Kabirde hayat var!

2007-01-14 17:31:00

Kabirde hayat var!  “Hayat yolculuğumuz sadece dünya ile mi sınırlıdır, yoksa kabirden sonra da devam ediyor mu? Kabirde suâl ve hayat nasıl olacaktır?” Kabir hayatı âhiret hayatının ilk durağıdır. Dünyadan başlayıp kabre, haşre ve ebede kadar uzanıp giden beşer yolculuğunun ilk istasyonudur.1 Kabir istasyonundan sonra yolculuk da devam ediyor, hayat da! Hayat devam ediyor; çünkü ruh bâkîdir. Kabirde insan ceset bakımından ölmüştür; fakat rûhen hayy’dır, yani hayattadır, yani yaşıyor. Kabir suâli haktır. Kabir azabı haktır. Kabir saadeti haktır. Kabirden sonra ruhun cesetle birlikte yeniden dirilişi haktır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “İnsan diyor ki: ‘Öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?’ İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?”2 Kabirde azabı ruh çeker, saadeti de ruh görür. Fakat ceset hissesiz de kalmaz! Kabir hayatı açısından ceset ölmüştür; fakat rûha gelen darbelerin veya mutlulukların çok da uzağında değildir. Çünkü günahlarda ruhun irâde beyanı ve şer tercihi her ne kadar ön plânda idiyse de; cesedin fiilî rolü ve bizâtihî iştirâki göz ardı edilebilir mi? Meselâ, koğuculuğu isteyen ve teşvik eden rûhî kuvveler ise de, bilfiil icrâ eden dil değil mi? Meselâ, hırsızlığa yönlendiren rûhî güçler ise de, hırsızlıktan fiilen beslenen ve faydalanan beden değil mi? Meselâ, içkiye sürükleyen rûhî temâyüller ise de, içkiyi tadan, haram eğlenceden beslenen ve keyif alan beden değil mi? Bunun aksi sevap ve hayır noktasında da düşünülebilir. Hayra yönlendiren kalbin duyarlılığı ise de, hayır için çok çilelere katlanan bedenden başkası değildir. Meselâ, namaz için camiye gitmeye yönlendirdiğimiz ayaklarımızın hakkından geçebilir miyiz? Bir ihtiyaç sahibinin elini tutmakta kullandığımız ellerimizin hakkını görmezden gelebilir miyiz? Haramlardan yana sevk etmediğimiz ve helâl dâirede terbiye ettiğimiz bedenimizin muhtelif organ... Devamı

Fotoğraf |  görsel 1