.:YOZGATNUR66:. Aklını Doğru Kullan Huzur Bul!

RİSALE

50-

Sol eli kullanma

2007-01-19 14:49:00

Sol eli kullanma İzmir/Çamdibi'nden okuyucularımız: "Sol eli nerelerde ve nasıl kullanmalıyız? Zarûret halinde sol el ile yemek yenir mi, su içilir mi?" Peygamber Efendimiz (asm) yemek ve içmek için sağ elini kullandığı gibi; (1) sağ el ile almayı, sağ el ile tutmayı, ayakkabı ve elbise giymeye ve abdest almaya sağ taraftan başlamayı tavsiye buyurmuştur. (2) Şu halde yemek ve içmekte sağ eli kullanmak, diğer bütün işlere ise sağdan başlamak sünnettir. Sol el ile yemek ve içmenin tek zarûreti, sağ elin olmamasıdır. Sağ el var oldukça, sol eli yemek ve içmek için kullanmak mekruhtur. Sağdan başlamak ile sağ eli kullanmayı birbirinden ayırt etmemizde fayda vardır. Bir çok işte sağdan başlamak sünnettir; fakat işin devamında sol eli veya sol ayağı kullanmak zarûret olduğundan mubah bulunmaktadır. Söz gelişi ayakkabı giymeye sağdan başlanır; ama hemen ardından sol ayağa da ayakkabı giyilir. Abdest almaya sağ taraftan başlanır; ama hemen ardından sol taraf da yıkanır ve ihmal edilmez. "Devamlı kullanma" konusunda sadece yemek ve içmekte sağ el sünnettir. Diğer fiillerde (yazı da dahil) sağdan başlamak kaydıyla, iki elden hangisi daha yetenekli ise, o el kullanılabilir. Bu durumda; A) Mekruh olan: 1-Tahâreti sağ el ile yapmak, 2-Diğer bütün işlerde soldan başlamak, 3-Yemek ve içmekte sol eli kullanmaktır. B) Sünnet olan ise: 1-Tahâreti sol el ile yapmak, 2-Diğer bütün işlerde sağdan başlamak, 3-Yemek ve içmekte sağ eli kullanmaktır. Dipnot:(1)Câmiü's-Sağîr, 1/281; (2)a.g.e., 1/286, 1/469... Devamı

Bıyık bırakmanın dînî hükmü nedir?

2007-01-19 14:48:00

Bıyık bırakmanın dînî hükmü nedir? Manisa: “Bıyık bırakmanın dînî hükmü nedir? Bıyık bırakmak gerekli midir?” Bıyık bırakmak, dînî bir hüküm değil, örfî bir hüküm olduğundan, dînen mubahtır. Sünnet olan, sakalın bırakılması, bıyığın ise alınması veya kısaltılmasıdır. 1 Bıyığı, dudağı taşacak şekilde bırakmak mekruhtur. Kısa tutmak ise sünnettir.   DİPNOTLAR: 1-Tirmizî, İstizan ve Âdâb, 48, 49, 50 Devamı

Miras

2007-01-19 14:47:00

Miras  “Üç erkek bir kız kardeş, babasının parası, mülkü, menkul ve gayr-i menkul malından ibâret olan terekesini nasıl paylaşırlar?” Göklerin ve yerin gerçek mîrâsı Allah’ındır.1 Hiçbir mal, hiçbir kimseye kalıcı değildir. Mal elimizde bir emânetten ibârettir. Biz gideriz; malımız mîrâs kalır. Dağılımı bile mesele olur. Geride kalanlar hakkı gözetirlerse ne âlâ? Aksi takdirde bir dizi kul hakkı, önüne geçilmez bir biçimde gündemimize oturur. Ölüm hak, mîrâs helâldir. Fakat hakça bir dağıtım olmak şartıyla. Ölen kişinin geride bıraktığı maldan kimlerin hak sahibi olduklarını bizzat Kur’ân belirlemiştir. Ölen kimsenin geride bıraktığı malın tamamına—para, mücevher, menkul, gayr-i menkul, mülk, arazi, araba ne varsa—“tereke” denir. terekeden; 1- Önce ölen kimsenin teçhiz ve tekfin masrafları, yani kefeninden defin işlemine kadar yapılan masraflar karşılanır. 2- Sonra varsa borçları terekeden ödenir. Borçlar açık senetli veya şahitli olabileceği gibi, senetsiz ve kul hakkını gerektiren türden de olabilir. Araştırılır ve terekeden ödenir. 3- Daha sonra varsa vasiyeti karşılanır. 4-Bundan sonra mîras hükümleri Kur’ân, Sünnet ve İcmâ-i ümmetle; ölen kişinin, geride kalan yakınları üzerine hak olmuştur. Terekeden yukarıdaki kalemler ödendikten sonra geride kalan mîrâsın tamamı sekiz eşit parçaya bölünür. Bir parçası babanın eşine (sağ ise) verilir, bir parçası kız kardeşe verilir, diğer altı parçası da ikişerli olmak üzere üç erkek kardeş arasında taksim edilir. Eğer babanın eşi ölmüşse kalan sekizde bir parça da aynı oranla kardeşler arasında paylaştırılır. HAŞİYE-DİPNOTLAR: (1) Âl-i İmrân Sûresi,3/180;... Devamı

Tavla, satranç, futbol, okey ve dama

2007-01-19 14:45:00

Tavla, satranç, futbol, okey ve dama  “Tavla, satranç, futbol, okey, dama, internet ve bilgisayar oyunları gibi oyunların hükmü nedir? Zamanı boşa geçirme açısından ve harama girme açısından değerlendirir misiniz?” Ölçülü olmak kaydıyla koşu ve koşu yarışı yapmak sünnettir. Peygamber Efendimiz (asm) bazan Hazret-i Âişe vâlidemizle (ra) açık havada koşu yarışı yaparlardı.1 Ashab-ı Kiramın da (ra) zaman zaman koşu yarışı yaptıkları rivâyet edilir. Koşu sünnetinin bir güncel versiyonu olabilme kâbiliyeti taşıyan futbola diğerleri ile eşit statü veremeyiz. Çünkü futbol açık havada oynanır ve bir bakıma koşu sporudur. Vücudu geliştirir, bol oksijen alımı ile kanı tazeler, beyni dinlendirir. Bu bakımdan futbol seyirci veya fanatik taraftar olarak değil; oyuncu olarak tasvip ve tercih edilir bir oyun cinsidir. Fakat dinlendirici olma niteliğinden fazla ona zaman ayırmamalı, tüm zamanlarımıza el koymasına meydan vermemeli, sâir faydalı işlerimize, ibâdetlerimize ve dostluklarımıza zarar verici nitelikte bizi meşgul etmesine izin vermemelidir. Kapalı oda oyunlarına gelince, hiç birisi futboldan daha tercihe şâyân değildir. Ve hemen hepsi kumara âlet olma ve faydalı vakitleri daha çok çalma gibi birer zaafiyet taşırlar. Oyunlar genel itibariyle dinlendirici olmalı, işten, ibâdetten ve faydalı çalışmalardan alı koyucu olmamalı, ahlâka ve edebe aykırı unsur taşımamalı ve kumar mantığı ile oynanmamalıdır. Boş zamanların faydasız mâlâyâni işlerle öldürülmesini Peygamber Efendimiz (asm) tasvip etmemiştir. İdeal olan, boş zamanlarımız için oyunlar yerine daha faydalı hobiler ve çalışmalar geliştirmektir. Dipnot: 1- Ebû Dâvûd, Cihad, 61; Ahmed, Müsned, 6/264;... Devamı

Baski altinda yalan söylemek !

2007-01-19 14:44:00

Baski altinda yalan söylemek !  “İş yerinin santral bölümünde çalışan kişiye telefon geldiğinde patron yerinde olduğu halde, patron tarafından burada olmadığı söylettiriliyorsa, bunun günah ciheti ve sorumluluğu kime aittir?” Ne günahı işleyen sorumluluktan kaçabilir, ne de işleten. Yalan söylemek günahtır. Baskı ile olması halinde, baskı yapan aleyhine daha büyük vebal getirse de, birinci şahsı günahtan kurtarmaz. Nitekim, yalan ile karşı tarafa zarar verilmesi halinde, her ne kadar birinci şahıs yalan söylemeye mecbur kalmış idiyse de, büsbütün sorumluluktan ve vebalden kaçamaz. Kendisine baskı kuran kişi ile birlikte bu zararın günahına ortak olur. Devamı

Konuşma zorluğuna şifa !

2007-01-19 14:43:00

Konuşma zorluğuna şifa !  “Altı yaşındaki yeğenim konuşma zorluğu çekiyor. Sürekli kekeliyor. Cenâb-ı Hakkın Şâfiî ismine sığınıyoruz. İlgili âyet ve hadis varsa yazar mısınız? Ne yapmalıyız?" 1- Fiilî duâ olarak: Öncelikle tıbba danışmalı. Konuyla ilgili uzman bir doktora başvurmalı ve tavsiyelerine uymalıdır. 2- Kavlî (sözlü) duâya gelince: Hazret-i Mûsâ (as) Firavuna karşı Allah’ın âyetlerini tebliğ vazifesini yürütürken diline tutukluk gelmesin diye Cenâb-ı Hakka şöyle duâ etmişti: “Rabbi’ş-rahlî sadrî ve yessir lî emrî va’hlül ukdeten min lisânî yefkahû kavlî.” (Rabbim. Gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz. Tâ ki, sözümü iyi anlasınlar.”1 Bu duâ üzerine Cenâb-ı Erhamürrahimîn şöyle buyurdu: “İstediğin sana verildi ey Mûsâ!”2 Biz de Cenâb-ı Hakkın Peygamberince yapılan, Kendisince de makbul sayılan bu duâyı yapalım. İnşallah bize de Rabbimiz fıtrat diliyle “İstediğin verildi ey kulum” der. Allah şifalar ihsan eylesin. HAŞİYE-Dipnotlar: 1- Tâhâ Sûresi: 25, 26, 27 2- Tâhâ Sûresi: 36 Devamı

Güldeki marifet

2007-01-19 14:42:00

Güldeki marifet Diyarbakır’dan  okuyucumuz: “Gülün İlâhî marifet için önemi üzerinde durur musunuz?” Güller ve çiçekler Allah’ın eşsiz güzelliğini ve isimlerini kâinâta îlân eden birer ilâncıdırlar. İnsanoğlu için birer rahmet mesajıdırlar. Yaratılışça ve sanatça gül, diğer varlıklar içinde Üstad Bedîüzzaman’ın ifâdesiyle, “en latîf bir yüz”dür.1 Her bir gül bir mühür, her bir çiçek bir imzâdır. Her bir mühür ve imza, gül gibi, çiçek gibi yalnız Allah’a ait olan eşsiz bir sanat hârikâsı olarak insan oğlu için hazırlanmış bir iletidir. Her bir gül, insan oğluna dostça uzatılmış, Allah’ın güzelliğini haykıran güler yüzlü birer şahâdet parmağıdır. Bahçeleri gülsüz, ağaçları çiçeksiz bırakmayan Fâtır-ı Hakîm, kâinât ağacını Cennetsiz, yani gülsüz bırakır mı? Nitekim Kur’ân, kâinât ağacına sonsuz bir Cennet gülü yaratıldığının müjdesi ile doludur. Gül ile bülbül, gerek yaratılışlarındaki latîf güzellik, gerekse söyleyişlerindeki şiirsi özellik bakımından insan oğlunun gönlünde ayrı bir taht kurmuşlardır. Şüphesiz tefekkür için tüm çiçekler en az bir gül kadar bulunmaz ve eşsiz birer yüksek değer taşıyorlar. Tüm çiçekler rahmet-i Rahmân’ın birer gülümsemesidir. Fakat örf-ü nasta tüm bitkileri temsilen, bitkiler içinde gül, çiçekler içinde sarı çiçek meşhur olmuştur. Mâlûm, Yunus da bir ilâhîsinde sarı çiçekle hasbihal eder. Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin, tüm güller ve çiçekler adına, bir tepeciğin eteğindeki bir sarı çiçekle ilgili tefekkürünü hatırlayalım: “Bir bahar mevsiminde, garibâne, mütefekkirâne, seyahate gidiyordum. Bir tepeciğin eteğinden geçerken parlak bir sarı çiçek nazarıma ilişti... Bu çiçek kimin turrası ise, kimin sikkesi ise ve kimin mührü ise ve kimin nakşı ise, elbette bütün zemin yüzündeki o nevî çiçekler onun mühürleridir, sikkeleridir. “Şu mühür tahayyülünden sonra, şöyle bir tasavvur geldi ki: Nasıl bir mühür ile mühürlenmiş bir mektub... Devamı

Protez diş taktırmak !

2007-01-19 14:41:00

Protez diş taktırmak ! “Protez diş taktırmak gusle mani midir?” Tedavi gereği olmak şartıyla protez diş taktırmak gusle mani değildir Devamı

Atomlar neden hareket ederler?

2007-01-19 14:40:00

Atomlar neden hareket ederler? Ağrı’dan okuyucumuz: “Zerreler dev görevler yapıyorlar ve her birisinin hareketi Allah’ın emrinin bir imlâsı demek ise, bu görev ve imlâ ne zaman bitiyor? Bu özellikler tek bir zerreye mi âit, yoksa tüm zerrelere mi? Bir zerre tüm görevleri yapabilir mi? Yoksa bir devr-i dâim mi var?” Zerreler bahsi Otuzuncu Sözün İkinci Maksadında bütün derinliğiyle ve inceliğiyle ele alınır. Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri orada zerreyi tanımlar, âlemin yaratılışında ve fiilî emirlerin görünen âleme ulaştırılmasında zerrelerin hareketlerinin ne anlama geldiğini açıklar ve zerrelerin ne hassas ve duyarlıklı görevler yürüttüğünü akıcı bir üslûp içinde bildirir. Konu bir bakıma simyayı, bir bakıma kimyayı, bir bakıma atom fiziğini ilgilendirir gibi gözükse de, zerreleri böylesine mikro-planda, neredeyse esir maddesiyle iletişimli biçimde ele alıp inceleyen bir bilim dalı henüz keşfedilmiş değildir. Bedîüzzaman, keşfedilmeyen bir mikro-dünyanın, melekût âlemine, yani görünmeyen, fakat her şeyin aslının geldiği gizlilikler âlemine açılan bir makro penceresini Otuzuncu Sözde keşfetmiş ve dünyanın akıllılar meclisine sunmuştur. Bedîüzzaman’a göre, zerrelerin (atom altı bölünmeyen parçacıkların, yani elektronların, protonların, nötronların) hareketleri, Allah’ın kudret kaleminin kâinât kitabında yazdığı yaratılış âyetlerinin yazılımından kaynaklanan titreşimlerden ve sarsılışlardan ibârettir. Bütün atom altı parçacıklar hareketlerine “Bismillah...” diyerek başlarlar. Nitekim her birisi sonsuz derece kuvvetlerinden fazla yükleri kaldırmaktadırlar. Yani bir bakıma, buğday tanesi gibi bir çekirdeğin, koca çam ağacı gibi bir yükü omuzuna almasından farksız bir işlev yürütmektedirler. Her bir atom altı parçacığı vazifesini bitirirken de “Elhamdülillah...” demektedir. Çünkü bütün akılları hayrette bırakan hikmetli ve eşsiz bir sanat ve faydalı bir güzel nakış göstererek AllahR... Devamı

Bir vahiy kelâmı: İnşallah

2007-01-19 14:21:00

Bir vahiy kelâmı: İnşallah “İnşallah’ın mânâsı nedir? ‘Allah nasip eder inşallah’ gibi bir cümlede yanlışlık olabilir mi?” İnşallah kelimesi, Allah’ın geleceğe dönük cümlelerimiz arasında ve üslûbumuz içinde kullanmamızı istediği bir vahiy kelâmıdır. Malûm, bir kısım Yahudi ve müşrikler Peygamber Efendimize (asm) mağarada üç yüz yıldan fazla yatan gençlerin hikâyesinin ne olduğu, Zülkarneyn hakkında ne bildiği ve ruhun ne olduğuna dair sorular sormuşlardı. Peygamber Efendimiz (asm) de o an cevap vermemiş, her gün kendisine gelerek âyetler indirip duran Cebrâil’in (as) bu sorularla ilgili de âyetler indireceği kanaatiyle, “Yarın gelin, cevap vereyim” demiş, ancak “inşallah” dememişti. Fakat Cebrail’in inmesi ve vahyin gelmesi haftalarca gecikti. Peygamber Efendimiz (asm) bundan müteessir oldu. Nihayet haftalar sonra Hazret-i Cebrâil (as) gelince Peygamber Efendimiz (asm) bunun nedenini sordu. Hazret-i Cebrâil (as) de sırayla Meryem Sûresinin 64. âyetini, Kehf Sûresinin 23. ve 24. âyetlerini ve Duhâ Sûresini indirdi. O an indirilen âyetleri buraya alalım: “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Gelecek olan, geçmiş olan ve ikisi arasında bulunan ne varsa O’nun ilminde ve kudretindedir. Rabbin hiçbir şeyi unutmuş değildir.”1 “Hiçbir şey hakkında ‘Yarın bunu muhakkak yapacağım’ deme. Ancak ‘İnşallah’ deyip, Allah’ın dilemesi şartına bağlarsan müstesnadır. Unuttuğun zaman da, yine Rabbini an ve ‘Umulur ki, Rabbim beni bundan daha hayırlı ve doğru bir yola eriştirir’ de.”2 Görüldüğü gibi Cenab-ı Allah gelecekle ilgili konuşmalarımızda “inşallah” dememizi şart koşuyor. Çünkü, gelecek bizim elimizde değil. Gelecek Allah’ın takdirindedir. Gelecekte nasıl bir tecellî gerçekleşeceğini bilmiyoruz. Sadece olmasını arzu ettiğimiz şeyler söz konusu. İşte bunları konuşurken Allah’ın dilemesi ş... Devamı

Muharrem’in onuncu günü

2007-01-18 23:13:00

Muharrem’in onuncu günü İsim belirtmeyen okuyucumuz: “On Muharremin tarihî veya dinî önemi nedir? Bu gün aşûra pişiriliyor. Bunun sebep ve hikmeti nedir? Sünnet midir, örf müdür? Bu gün oruç tutulur mu?” Hazret-i Âdem Aleyhisselâm zamanından beri müstesnâ bir gün olarak tanınan Muharrem’in onuncu gününe Aşûrâ günü deniyor. Arapça “aşr” veya “âşir” kelimelerinden türetilmiş olan “aşûra,” onuncu gün demektir. Aşûrâ gününe izâfe edilen bir hayli tarih vardır. Özetlersek; Allah Teâlâ’nın arşı, melekleri, gökleri, yeri ve Hz. Âdem Aleyhisselâm’ı bu gün yarattığı; Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın tövbesinin bu gün kabul edildiği; Hazret-i Nuh Aleyhisselâm’ın gemisinin Cûdî dağına bu gün oturduğu; Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın balığın karnından bu gün çıkarıldığı; Hazret-i İbrâhim, Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsa Aleyhimüsselâm’ın bu gün doğdukları; Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâm’ın Nemrut’un ateşinden bu gün kurtulduğu; Hazret-i Yakup Aleyhisselâm’ın oğlu Yûsuf Aleyhisselâm’a bu gün kavuştuğu; Hazret-i Eyüp Aleyhisselâm’ın hastalıktan bu gün şifâ bulduğu; Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm’ın kavminin Firavunun zulmünden bu gün kurtulduğu ve Firavunun bu gün denizde boğulduğu; Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’ın tövbesinin bu gün kabul edildiği; Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a bu gün mülk verildiği; Hazret-i Îsa Aleyhisselâm’ın bu gün gök yüzüne yükseltildiği rivâyetleri mevcuttur. Bu haberlerden bir kısmının Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm tarafından da doğrulandığı bilinmektedir. Medîne’ye hicretinden sonra Yahûdîlerin Aşûrâ gününde oruç tuttuklarını gören Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisi bildiği halde: “Bu ne orucudur?” diye sordu. Yahûdîler: “Bu gün salih bir gündür! Bu gün Allah’ın, Beni İsrâil’i Firavunun elinden kurtardığı gündür! Mûsâ (as), bu İlâhî... Devamı

Sahabe günahsızmıdır?

2007-01-18 23:12:00

Sahabe günahsızmıdır? Sahabe günahsızdır; her yaptığı haktır denilebilir mi? Bunlar çok uç iddialar. Sahabe günahsızdır denemez. Onlar melek değildirler. Onlar insandırlar ve günah işleyebilirler. Fakat onlar İslâm terbiyesini dem ve damarlarına işletmiş, vahyin gölgesinde arınmış, yıkanmış, kemale ermiş, insanlığın peygamberlerden sonra en şerefli zümresidir. Gittikleri yoldan gidilir, amelleri örnek alınır, içtihatlarına güvenilir, sözlerine inanılır. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm), “Sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız dalâlete girmezsiniz” buyurmuştur. Devamı

İslâm dini bid’atı kabul etmez

2007-01-18 23:11:00

İslâm dini bid’atı kabul etmez Trabzon’dan okuyucumuz: “Bid’at nedir? Bid’atin günahı var mıdır? Teypten Kur’ân dinlemek bid’at midir? Bid’at ile içtihat arasında ne fark vardır?” İslâmiyet son dindir. Kurucusu Cenâb-ı Allah’tır. Tebliğcisi Hazret-i Muhammed’dir (asm). Farz, vâcip, sünnet ve müstehap bütün esasları vahiy ürünüdür, Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselâmın peygamberlik nazarından geçmiştir. İslâm dini Peygamber Efendimiz (asm) hayattayken tamamlanmış, kemâle erdirilmiştir. Bid’at, lügatte, sonradan ortaya çıkan şey, dînin aslında olmayan yeni icat, dinden olmayıp dindenmiş gibi gösterilmek istenen yeni buluş, sonradan türeyen dînî anlayış demektir. Dinî bir terim olarak bid’at, Hazret-i Peygamber (asm) ve onun ashabından sonra ortaya çıkan ve aslı dîne dayanmadığı halde dinî bir çerçeve içinde sunulan yeni yaklaşımlar ve yeni âdetlerdir. Bid’atın zıttı sünnettir. Resûl-i Ekrem’den (asm) ve onun ashabından sahih olarak rivâyet edilen herşey sünnet kapsamındadır. Bid’ate lüzum yoktur. Çünkü sünnet vardır, sünnet boşluk bırakmamıştır, tüm yeni durumları da sünnet kuşatmıştır. Çünkü bu din eksik bırakılmamış, tamamlanmıştır. Din konusunda beşer aklına yeni icatla ilgili bir mesele bırakılmamıştır. İçtihat ayrı bir meseledir. İçtihat bid’at değildir, sünnettir. Çünkü içtihat, yeni durumlara Kur’ân ve Sünnetten çözümler bulmaktan ibârettir. Dinle doğrudan ilgisi olmayan teknik araç gereçlerin de bid’atle ilgisi yoktur. Meselâ hacca deve ile gitmek yerine uçak ile gitmek bid’at değildir. Ezan okurken hoparlör kullanmak bid’at değildir. Teypten Kur’ân-ı Kerim dinlemek bid’at değildir. Camie otomobil ile gitmek bid’ât değildir. İnternet ortamında dini tebliğ etmek bid’at değildir. Yemekte kaşık, çatal ve bıçak kullanmak bid’at değildir. Bunların hepsi teknik araç ve gereçlerden ibare... Devamı

Ad kavminin bahçelerine verdiği isim

2007-01-18 23:10:00

Ad kavminin bahçelerine verdiği isim Köln’den : “Benim 3 aylık bir yeğenim var, adını İrem koyduk. Biz bu ismi internetteki İslâmî isim Ansiklopedisinde gördük ve orada açıklama olarak Cennet Bahçesi yazıyordu. Ne yazık ki geçen günlerde bu ismin, Ad kavminin bahçelerine verdiği bir isim olduğunu duydum. Bu durumda ne yapmamız gerekir? İsmi nüfus kayıtlarına da geçmiş bulunmaktadır.” İrem, Kur’ân’da Âd Kavmi sakinlerinin yüksek direkli sağlam binalarla kurduğu, benzersiz bağ ve bahçeleri bulunan, fakat azgınlıkları yüzünden Allah’ın gazabına uğrayarak helâk edilen bir şehrin adı olarak geçiyor. Taberî’ye göre İrem, Âd oğullarından bir kabîlenin adıdır. Kur’ân İrem şehrinin âkıbetini, diğer azgın saltanat şehirlerinin uğradığı âkıbetlerle birlikte şöyle bildiriyor: “Beldeler içinde benzeri yapılmamış ve yüksek binâlarla dolu İrem şehri sakinleri olan Âd kavmine; vadide kayaları oyup evler yapan Semûd kavmine; ve pek kuvvetli bir saltanat sahibi olan Firavuna Rabbinin ne yaptığını görmedin mi?”1 İrem şehri sakinleri Allah’ın gazabına uğramıştı. Fakat İrem şehri güzeldi. İrem bağları ve bahçeleri güzeldi. Bir dünya cennetiydi. Allah güzel yaratmıştı. Eğer üzerinde oturanlar ve bu bağlardan istifade edenler, buradan rızklarını alanlar, buradan yiyip içenler şükretselerdi Allah’ın gazabına uğramayacaklardı. Sakinlerinin şükürsüz olmaları, azgınlıkta sınır tanımamaları, kendilerine gelen peygamberi dinlemeyerek küstahça karşılık vermeleri, başlarına İlâhî gazabın gelmesine sebep oldu. İlâhî gazap kendilerini helâk etmekle kalmadı, İrem şehrini de yerin dibine geçirdi. İrem ismi çocuklarımıza isim olarak konabilir mi? Şükrü edâ edilen güzellik ve cennet bahçesi mânâsında konabilir. Zaten siz bu niyetle koymuşsunuz. Güzel dînimizde ameller niyetlere göredir. Dipnotlar: 1- Fecir Sûresi: 6, 7, 8, 9, 10... Devamı

AİDAT-ZEKAT-FİTRE

2007-01-18 23:08:01

                                            aidat-zekat-fitre  “Aidatlarla birlikte zekât ve fitreyi de alarak bir havuzda toplayarak, hepsini de kira, dershane gideri, vakıf ücreti gibi ortak harcamalarda kullanmanın dinen bir sakıncası var mıdır?” Aidatları, zekât girdilerini ve fitre girdilerini ayrı ayrı havuzlarda toplamak lâzım. Fitreler sadece hak eden kişiye elden teslim edilir. Zekâtlar, ya hak eden kişiye doğrudan ve elden verilir, ya da hak eden kişilerin faydalanabileceği şekilde harcanır. Âidatlar ise, aidatın amaçları doğrultusunda harcanır. Üç ayrı bütçe tutmak lâzım. Devamı

Resim çizmek ve ahiretlik isimler

2007-01-18 23:08:00

Resim çizmek ve ahiretlik isimler Batman’dan : “1-Resim çizmek caiz değil diye duydum. Caiz değilse o zaman fotoğraf çekmek de öyle olmaz mıydı? 2-İnsan çocuklarına ahiretlik isimler takabilir mi? Şebnem ve Ebru isimleri ahiretlik midir? Aksi takdirde isimlerimizi değiştirmemiz mi gerekir?” 1-İnsanın üç boyutlu biçimde ve kutsanmak amacıyla sûretini yapmak (heykel) caiz değildir. Fakat fotoğraf heykel gibi değildir. Fotoğrafta ayna üzerine düşen görüntünün kâğıt üzerine tıpkı basımı tekniği var ki, kutsanmak amaçlı yapılmadığı için, bu mubahtır. Aynadaki görüntü mubah olduğu gibi, aynadaki görüntünün kâğıt üzerindeki iz düşümü de mubahtır. Fakat şüphesiz görüntünün açık saçık olmaması gerekir. Yasaklanan sûret, kutsanan ve putlaştırılan heykellerdir. 2-İsimde sünnet olan; çocuklarımıza güzel ve mânâsı çirkin olmayan isim koymak, Allah’ın kulu olduğumuzu belirleyen isimler koymaktır. Peygamber Efendimiz (asm) mânâsı çirkin isimleri, mânâsı güzel isimlerle değiştirmiştir. İnsan ahirette dirildiğinde de aynı isimle çağrılacağından, isminin güzel olması ahirette de ona mutluluk ve huzur verecektir. Geceleyin yapraklara düşen çiğ tanesi ve su damlacığı demek olan Şebnem ile, özel bir renklendirme sanatı mânâsında olan Ebru isimleri tevhid inancını ve sonsuzluk duygusunu çağrıştırdığından, varlıkların tefekküre kapı açan nezih birer örneğini ifade ederler. Bu isimlerin; mânâsı çirkin isimlerden olmadığından, sünnete uygun isimlerden olduğu söylenebilir... Devamı

Uğur ve uğursuzluk üzerine

2007-01-18 23:06:01

Uğur ve uğursuzluk üzerine İstanbul’dan okuyucumuz: “Göz ya da vücudun her hangi bir yerinin seyrimesinin bir anlamı var mıdır? Halk arasında sol taraftaki seyrimeler olumsuz, sağ taraftaki seyrimeler olumlu yorumlanmaktadır.” İnsanoğlunun, yaratılışın bir takım fıtrî seyirleri içindeki tavır ve hareketlerine çeşitli mânâlar yüklemesi yeni değildir. Bilhassa putperestlik dönemlerinde daha da yoğunlaşan böyle inanç ve kabullenişler, putperest olmayan toplumlar içinde de, ilginçtir, bir hayli kabul görmüştür. Baykuş ötmesinden, köpek seslerine, el, kol, kaş, göz seyrimesinden, kulak çınlamasına kadar organizmanın istem dışı olarak yapa geldiği çeşitli derecelerde tabiî refleksleri ile ilgili olarak yapılan “uğursuzluk” yorumu, ne yazık ki, tevhid inancına sahip toplumlara da yer yer sıçrayabilmiştir. “Salı günü uğursuz günüm” diyerek o gün işe çıkmamak... “Sol gözüm seyridi; başıma bir belâ gelecek!” diyerek hiçbir şey yokken dövünüp sızlanmak... “Evimin çatısında baykuş öttü; yakında ocağım dağılacak!” diye gereksiz yere dehşet duygularına kapılmak... “Falancanın köpeğinin ulumasını işittim; evinden bir cenâze çıkacak!” gibi felâket tellâllığına soyunmak... Ve buna benzer batıl inanç ve yanlış telâkkileri birer hayat düsturu olarak kabullenmek Bir Allah inancıyla ve Allah’a güvenmekle bağdaştırılamaz. Çünkü: “Allah her şeyi en güzel şekilde yaratmıştır.”1 Olaylara bağlılık, Allah’a bağlılığın önüne geçmemeli. Bir Müslümanın, “Sol gözüm seyriyor, kötü bir şey olacak!” demesini, baykuş ötmesini “ölüm” haberi veriyor gibi dinlemesini, inanmasını ve bir kötü haber beklentisi içine girmesini; Allah’a güvenip dayanmayı unutmasını ve Allah’tan hayırlısını istemeyişini hangi doğru inanca sığıştırabiliriz? Tevhid inancının hangi ekseni ile bütünleştirebiliriz? Müslüman hiçbir şeyi uğursuzluğa ve olumsuzluğa yormaz. Rüy... Devamı

İslâmiyet cihanşümuldur

2007-01-18 23:06:00

İslâmiyet cihanşümuldur  “Günümüz Türkiye’sinin Dârü’l-İslâm ve Dârü’l-harp açısından konumu nedir? Bir arkadaşım, günümüzde banka faizlerinin faiz olmadığını, ‘fazlalık’ olduğunu böylece gönül rahatlığıyla faiz tarif ettiğimiz bu ‘fazlalığı’ ailesi ile birlikte kullanabileceğini, bunun haram olmadığını ileri sürmektedir. Konuyu açıklarsanız çok memnun olurum.” İslâmiyet cihanşümuldur. Dinimiz bir yeryüzü dînidir. Bölgesel veya mahallî bir din değildir. Hükümleri evrenseldir; emirleri her yerde geçerlidir. İbâdetleri her mekânda yapılır; haramları her ülkede haram; helâlleri her memlekette helâldir. Dârü’l-harp ve dârü’l-İslâm kavramları ilk defa müçtehid imamlar döneminde hukûkî birer terim olarak ortaya çıkmış ve hukûkî düzenlemeler için kullanılmıştır. Dârü’l-İslâm, ahâlisi Müslüman olan ve Müslümanların hâkim oldukları yerlere; dârü’l-harp de İslâm hâkimiyeti altında bulunmayan, gayr-i Müslimlerin yaşadığı bölgelere denmiştir. Ülkemizde beş vakit ezanlar okunuyor. Ahali hemen her meselesinde İslâm inançlarını hakem kılıyor. Bir takım sıkıntılar yok değil. Fakat eşyanın tabiatı böyle değil mi? Dünya imtihan dünyası değil mi? Tarihte de bir çok sıkıntıların yaşandığı dönemler olmuş. Sıkıntısız İslâm ülkesi neredeyse olmamış. Kimi zaman alabildiğine keyfî uygulamalar sürüp gitmiş. İmam-ı Azam Ebû Hanife hapiste can vermiş. Ahmed bin Hanbel ömrünün çoğunu hapislerde geçirmiş. Ama hiç birisi dönüp de ülkesine darü’l-harp dememiş. Bu çerçevede ülkemiz elbette darü’l-İslâm’dır. Bir takım sıkıntıların yaşanıyor olması ülkemizin bu konumunu değiştirmez. Diğer yandan, dârü’l-harp ve dârü’l-İslâm kavramlarının, günümüz Müslümanının pratik hayatını ilgilendirir tek bir meselesi yoktur. Yani bir Müslümanın İslâmın emirlerini uygulama, haramlarından kaçınma ve helâllerini tercih etme konusundaki yükümlülüğü Mekke’de veya Medîne’de ... Devamı

Kaza namazı, Zekât ve kredi

2007-01-18 23:05:00

Kaza namazı, Zekât ve kredi  okuyucumuz: “1-Çevremizdeki insanlar televizyondan duydukları ile sürekli soruyorlar ve diğer insanlara da etki ediyorlar. Vakit sünnetlerinin yerine kaza namazı kılma hadisesi. Bu insanları ikna etmek güç. Vakit sünnetlerinin hükmü ve bağlayıcılığı nedir? Risalelerdeki hadis (yüz şehid sevabı) aklıma geliyor ve sünnetin önemi ortaya çıkıyor. Gerçekten de borcu olan sünnetlerin yerine kaza kılabilir mi? 2-Zekât vermede binek ve ev sahibi olmak gerekmiyor mu? Yani ev ve arabası olmayan da, maddî varlığı nisab miktarını geçtikten sonra zekât vermekle mükellef mi? İlmihalde böyle açıklanıyor. Benim bu tabloya göre arabam var, ancak evim yok, bir miktar param var (nisab miktarını ve senesini geçiyor) ancak ev almaya yetmez, evim olmadığı için zekât bana düşer mi? 3-Kuveyt Türk, Family Finans gibi kurumların verdiği ev kredilerini almak caiz midir?” 1- Esas olan namaz ibadetiyle Allah’a yaklaşmak ve Allah’a yaklaşma azmini, gayretini, himmetini, şevkini, lezzetini, niyetini sürekli kılmaktır. Daha önce de sürekli yazdık: Borcumuz varsa, öncelik borcumuzundur. Bu çerçevede verilen fetvaların karşısında değiliz. Biz ifratın, iddiaların ve dışlamacılığın karşısındayız. Yani, kaza namazı ile sünnet namazı karşı karşıya getirmenin hiçbir dinî geçerliliği yok, mantığı da yok. Borcun varsa, önceliği borcuna verebilirsin. Çünkü bu, adı üstünde borçtur! Borç ödeme gayreti sünnete aykırı düşmez. Yani sünnet yerine kaza kılan inşallah yüz şehit sevabından mahrum kalmaz. Çünkü, bu da sünnettendir. Fakat kişinin bunu alışkanlık yapmaması, sünneti malayani şeyler için ve dünyanın boş işleri için terk etmemesi gerekir ve sünnet sevabından mahrum kalmaması için bu duyarlılık yeterlidir. Fakat şu, sıkça tekrarlanan, “Borcu olanın sünneti kabul olmaz” hükmüne biz katılmıyoruz. Keza, “Kaza kılan sünnet sevabını alamaz” hükmüne de katılmıyoruz. Çünkü bu tür toptancı, dışlamacı, iddiacı, ifrat... Devamı

Suyumuzu nasıl içelim?

2007-01-18 23:04:01

Suyumuzu nasıl içelim? Konya’dan : “Yemekte su içmenin sünnet yönü nasıldır? Suyu yemekten önce mi içmeli? Yemek esnasında mı içmeli? Yemekten sonra mı içmeli? Ya da yemekten sonra belli bir süre su içmemeli mi?” Yediğimiz ve içtiğimiz şeylerde dikkat edeceğimiz en mühim husus, helâl olmasıdır. Boğazımızdan—maazallah—haram bir lokma veya haram bir damla geçtiğini anladığımız an, bunu derhal tükürmeli ve içimizden çıkarmalıyız. Yediğimiz ve içtiğimiz şeyler helâl olmak şartıyla, gerisi faziletlerdir. Bunların bir kısmı sünnettir. Bir kısmı da sağlığın getirdiği tekliflerdir. Fakat sonuçta, sağlığın getirdiği teklifleri dinlemek de sünnettendir. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin suyu veya çayı yemekten bir saat kadar sonra içtiği bilinmektedir. Bunun yenilen şeylerin hazmı için şifa verici bir tasarruf olduğunda şüphe yoktur. Böyle sağlık için şifa kaynaklarını bilen keşif sahibi evliyanın tekliflerini dinlemek lâzım. Su içmenin farzlarını ve sünnetlerini sıralamamız gerekirse: Su içmenin farzları: 1- Suyun helâlinden olması. Cenâb-ı Hak: “Size verilen nimetlerden hesaba çekileceksiniz”1 buyurmuştur. Su içmenin sünnetleri: 1- Suyu hızlı değil, yavaş içmek. Hazret-i Ali (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm): “Su içtiğinizde emerek için, ağzınıza dökercesine içmeyin”2 buyurmuştur. 2- Suyu bir defada değil, iki veya üç defada içmek ve içerken içine nefes vermemek. Ebû Katâde (ra) bildirmiştir: Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Sizden biriniz su içtiğinde su kabına üflemesin.”3 Ebû Saîd (ra) anlatmıştır: Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Su bardağını ağzından uzaklaştır, sonra nefes al.”4 3- Suyu mümkünse oturarak içmek, mümkün değilse ayakta içmek. Ebû Said el-Hudrî, Resûlullah’ın (asm) suyu ayakta dikilerek içmeyi yasakladığını bildirmiştir.5 Fakat Hazret-i Ali’den (ra) gelen bir rivâyet de şöyledir: Hazret-i Ali (ra) ... Devamı

Fotoğraf |  görsel 1