.:YOZGATNUR66:. Aklını Doğru Kullan Huzur Bul!

RİSALE

50-

Risale-i Nur Tabyaları

2017-06-02 19:25:00

Risale-i Nur Tabyaları Tarihte şehirler/kaleler surlarıyla düşmanlardan muhafaza edilmiştir. Lakin teknolojinin inkişafıyla sadece surlar kifayetsiz kaldığının görülmesiyle surların arkası topraklarla tahkim edilmiştir. Bu surette tahkim edilmiş olan surlara tabya denilmektedir. Risale-i Nur Külliyatı da “imanın etrafındaçelikten zırh..”[1]olarak Din-i Mübin-i İslamın etrafında bir kalkan bir zırh gibi olmuştur. Mataryalist zihniyete karşı müdafa-i Kur’an ve edille-i Şer’iyede bulunmuştur. Çünkü Bediüzzaman daha çocuk addedilen bir yaşında şu manayı istihraç etmiştir. “Kur'ana hücum edilecek, i'cazı onun çelikbir zırhı olacak.”[2]binaenaleyh tüm mesaisini bu tabyaları inşa etmek için. “Âdeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemat-ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'caz-ı Kur'anın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur.”[3]Yani bir hazırlık dönemi olarak ilmî hayatını değerlendirmektedir. Mataryalizm ve komünizmle mücadelede bir tahkimat görevlisi olarak görmektedir. Bediüzzaman’ın inşa ettiği Risale-i Nur Tabyaları islamın ecnaib tarafından istilası hengamesinde çok büyük bir vazife ifa etti. Bu tabyalarla bu Anadolu halkı ecanibin her türlü istilasının olduğu zamanda dinini, haysiyetini, sancağını elinden bırakmadı. Nice canların bu uğurda şehadet şerbetini içtiği bir zamanda. Allah, Rasulullah, İslamiyet, şeair.. nidalarını hakikati duymaktan sağır olanların kulaklarını çınlatır derecesinde söylemiştir. Bu sesi susturmak için sürgün, tecrit, mahkemeler… yoluyla icraatlar yapılmıştır. Ama bu ses daha da gürleşmiştir. Sözler, Lem’alar, Mektubat, Şualar isimli eserler birbirini takip ederken 27. Mektup ise çağla... Devamı

Sultan II. Abdulhamid Han’a Muhabbet Mi Bediüzzaman’a Adavet Mi

2017-05-27 14:38:00

  Sultan II. Abdulhamid Han’a Muhabbet Mi Bediüzzaman’a Adavet Mi ?           Tarih nice insanları, hadiseleri kaydetmiştir. Tarihin defterine baktığımızda nice sürurlu ve kederli yazıları okuyabiliyoruz. Nice şanlı zaferler nice kanlı şehadetler nice gözyaşı nice hainlikler.. Ve tarih yazılmaya devam ediyor. Her insan bu tarih içinde kendi tarihini de yazıyor. Her insan hususi tarihini eline alıp okuyacağı günde rabbim tarih kitabını sağından alanlardan eylesin ve üzüntüye dehşete kapılanlardan eylemesin. Tarihimizi hoş ve latif bir şekilde yazabilmek selahiyetine sahip olabilmek temennisiyle.     Tarih sahnesine çıkan ve aynı tarih sahnelerini muhtelif eşhas ile paylaşan ulu çınarlar vardır tarihte. Mesela Sultan Abdulhamit, Abdulaziz, Bediüzzaman … bu isimleri saymamın sebebi bu isimleri birbirine muarız gösterilmesidir. Bu isimler şu anda Tv dizi, film ve belgesel türünde görsel medya ve yazılı basın tarafından işlenmektedir. Ama çarpıtarak ama olduğu gibi naklederek..      Payitaht isimli bir dizi başladı bir süre önce. Takipçileri benden daha iyi biliyorlar senaryosunu. Dizi ve filmlerde %70 hayal ürünü %30 en fazla tarihi gerçeklikle imzitaç içindedir. Neyse bu bizim mevzumuz değil. Bu dizi vb. sebeplerle Merhum Sultan“Halife-i Peygamber!”[1] olan Abdulhamid Han Hazretleri gündemde olup biyografi kitapları da piyasada mebzul miktarda görülmektedir. Tatbikî uzun bir döneme hükmetmiş geniş bir coğrafya ve çetin şartlarda ve “Dünya.. yepyeni bir oluşun eşiğindedir. Dünya, nurunu arıyor.”[2] Sadası dünyada çınladığı bir zamanda Payitaht-ı Osmaniyede cihanın tehacümüne dik duran ve bu gayrette olan bir hük&uu... Devamı

Referandum ve Kader-i ilahi

2017-04-17 16:24:00

     Referandum ve Kader-i ilahi Her şeyin malumdur kibir kader boyutu var bir de sebepler boyutu var. Buna mülk ve melekût Yani iç ve dış Alem görünen veya görünmeyen Alem mikro veya Makro Alem maddi veya manevi alem gibi tabirler de verilebilir. Biz insanlar sadece maddi sebepler bakıp ona göre yorum yapmaktayız ve hayatı buna göre yorumlamaya  gayret ederiz genellikle.      Mehmet Akif bir şey söyler üstadla alakalı. “Bizler sevindirici bir haber aldığımızda bunu Bediüzzam’a söylerdik o bize bu hadisenin perde arkasını söylerdi. Üzücü bir haberi söylerdik o gene perde arkasını söylerdi. Ve sevindirici haberden üzüntü, üzüntü vericiden neşe alırdık. Sonra karar verdim Bediüzzam bir şey demeden ne üzülür ne sevirim.” 16 Nisan Referandum meselesine de bu cihetten bakmaya çalıştım. Ve Kastamonu Lahikasında ikinci Dünya Harbinde bitaraf kalmasının kader-i vechesinden izahı yapılmış olup herkesin aklına muvafık bir tarzda olup vicdan sahibi olanlar için elhamdülillah derdirtmektedir. Şimdi biz de bu formülü taslağı alıp referanduma tatbik edelim. “O zaman, o manevî meclis demiş ki:"Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harbde, Osmanlı Devleti'nin mağlubiyetinin hikmeti nedir?"    Cevaben Eski Said demiş ki: Eğer galib olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. -Nasılki yedi sene sonra edildi. - Ve medeniyet namıyla Âlem-i İslâm hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki'-i mübarekeye Anadolu'da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. İnayet-i İlahiye ile onların muhafazası için, kader mağlubiyetimize fetva verdi.    Aynen bu cevabdan yirmi sene sonra, yi... Devamı

Prensiplerimizden Vazgeçmemeliyiz!

2017-04-15 16:01:00

Prensiplerimizden Vazgeçmemeliyiz! “Bu âhirzaman fitnesinde, açlık ehemmiyetli bir rol oynayacak. Onunla ehl-i dalalet, bîçare aç ehl-i imanı derd-i maişet içinde boğdurup, hissiyat-ı diniyeyi ya unutturup, ya ikinci, üçüncü derecede bırakmağa çalışacak..”[1] Ahir zamanda olduğumuz alenidir. Hatta neredeyse alamet-i ekber kaldı sadece. Yani güneşin batıdan çıkması kaldı. Bunun garbdan tulu’ meselesi ise İslamiyet garbda inkişaf etmesidir. Diğeri de zahir manadır. Ahir zaman denmesinin sebebi ise; eski zamanlarda bir insanın ömrünce işlediği günahları ve haramları bugün bir insan rahatlıkla işleyebilecek bir potansiyele sahip olması ve eskide dünyanın genelinde işlenen günah ve zulümlerin bugün bir mahallede işlenebilir bir hale gelmiş olmasındandır. Aslında dünya veya zaman kötü değil. Zaman içinde insanlar nefs-i emaresini havalandırıp adeta             “fetret derecesinde din ve din-iMuhammedî'ye(A.S.M.) bir lâkaydlık perdesi”[2]gelmiş olması neticesinde hevalarını ilahlaştırıp onlara secde eder derekeye inmiş olmasından tezahür etmiştir. Nefsi-i emmarenin de maddi olarak tatminsiz olması neticesinde hayat süresi insanlar için bir yarış atı gibi koşturmak ve mücahede etmek gibi bir şey olmuştur.             Dünyayı taabbudi bir mertebeye getirmek ise “lâkaydlık perdesi”[3]ni insanlar üzerine bir battaniye gibi sermiş ve bu uyuşukluk da gafleti ve ülfeti netice vermiştir. Okunanlar sadece okunan metinde kalıyor. Yani okunan başka tatbikat başka oluyor. Sekülerizm; toplumda ahiretten ve diğer dini ruhani meselelerden ziyade dünya hayatına odaklanılması yönündeki har... Devamı

Şoföre Tabi Olmalı Direksiyona Müdahale Etmemeli

2017-04-07 18:33:00

Şoföre Tabi Olmalı Direksiyona Müdahale Etmemeli   Herkesçe malumdur ki her yerde bir nizam ve düzen söz konusudur. Kanunlar koyulur, yasalar düzenlernir sükunet ve asayiş ve sistematiğin düzgün işlemesi için. Buna kimse itiraz etmez. İtiraz edenler ancak apolitik tabir edilen kutsalı olmayan ve çapulcu kimselerdir. Amme hakkı ve hukukullah sayılan kamu hakkını hiçbir Müslüman bozmaz ve buna da yeltenmez. “Hakikî bir Müslüman, samimî bir mü'minhiçbir zaman anarşiye ve bozgunculuğa taraftar olmaz. Dinin şiddetle men'ettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünki anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık seciyelerini ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar seciyesine çevirir ki, bunun âhirzamanda "Ye'cüc ve Me'cüc" komitesi olduğuna Kur'an-ı Hakîm işaret buyurmaktadır.”[1] Anarşi hiçbir hak tanımaz. Kavi olan zayıf olanı ezer, yer, sömürür gibi bir mantaliteye sahiptir. Bu sebeple anarşiye taraftar olmak akıllı adamın işi değildir. Yecüc ve Mecüc ise birer alemdir. Yani bır sıfat ve vasıftır. O sıfata ve vasfa kim dahil olursa o da ona hizmet eder demektir. “Cenab-ı Hak insanı bütün esmasına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve san'atlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir.”[2]Elbette ki beşeriyeti de nebisiz bırakmamış ve bir müdebbir sıfatında nebiler, rasuller, velayet sahibi olan kimseler intihab ederek beşeriyeti başıboş bırakmamıştır. Başıboşluk beşerin eserlerinde bile yoktur. Küçük bir şey yapınca hemen onun sistemini yapısını koruma... Devamı

Kâinatın Sistemi ve insan

2017-04-07 12:24:00

Kâinatın Sistemi ve insan Kainat muhabbet ekseninde dönen bir mekanizmadır. Ve bu mekanizmanın da merkezinde insan vardır. İnsan olmadan bu kâinatta hiçbir şey tam olarak ifade etmesi beklenilen manayı ifade edemez. “Çünki zîhayatta ve bilhâssa insanda, o derece san'at-ı câmia içinde; hadsiz enva'-ı nimeti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki; bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır.”[1] Mahlukat insanla tam manasıyla bir değer ifade ediyor. Yaratılmış olan aklımıza ne geliyorsa bunlar içinde en kıymetli en şuurlu olanı kesinlikle insandır. İnsanda ki bu şuur ile kendisinde ve kâinatta görünen hikmetleri ve sanatları mana-i harfiyle okuyabilecek ve bir Sarraf gibi kıymetini bilebilecek bir istidadı vardır. Buna da şuur ve hikmet denilir. Her kime bu hikmet verilmiş ise ona aslen çok şey verilmiştir. Hepimiz İnsanız ama ilgi ve alakamız muhtelif olduğu için herkes ilm-i hikmetle alakadar olmaması da normaldir.    “Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esma-i İlahiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.”[2]üstadımız niyet, nazar, mana-i ismi ve mana-i harfi ile ilm-i hikmet ve marifetullah ve muhabbetullahta Terakki etmenin en kolay dersini vermiştir desek hata etmeyiz. Bu dört kelimeyle insan şunun şuuruna çok rahat varacaktır ki; “Cenab-ı Hak insanı bütün esmasına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve san'atlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i Arz suretinde halk etmiştir.”[3] Halife-ı zemin olan insan denilen on sekiz bin alemin kavşak noktası olan mahluk öyle ... Devamı

Muhabbet Mayası

2017-04-04 11:48:00

Muhabbet Mayası   Muhabbet Sevgi aşk bu tabirler hayatın her yerinde karşımıza çıkan tabirlerdir. İçini doldurmak ise insanların meziyetidir. Risale-i Nur müellifi hayatın olmazsa olmaz manasında insana bir bakış ve duruş kazandıracak bir tarzda şu dört kelimeyi veya bakış açısını bizlere söylüyor. “Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır.”[1]Gerçekten bu Dörtleme insana bambaşka ufukların alemlerin kapısını açıyor. Yeter ki tatbikatını yapabilelim. Zor olan da zaten bir hadiseyle ilk karşılaştığımızda bunun farkına varıp hemen bu dörtlemeyi tatbik etmektir. Hayatımızın bir parçası olan ve kainatta da cari olan bir bir mesele Muhabbet, Sevgi, aşk. “İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibariyle mevcudatın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî Cennet'e bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azab çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor.”[2] Bu alakadarlık sebebiyle diyebilirim ki Allah insanın mayasına Muhabbet koymuştur. O muhabbetle insan kainatla ve kendi dünyasında ki her şeyle alakadar olmuştur. Mana-i harfi namına yani bir şeyin Allah için olması demektir. Buna manada olursa insan azab çekmiyor. Çünhü hikmetini görebiliyor. Mana-i ismi ise bir şeyi nefsi için istemek sevmek, yani maddesine takılmak manasında geliyor. Hal böyle olunca “muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azab çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor.”[3] Bunun neticesinde insan içsel ... Devamı

Nur Talebelerinin Ehl-i Sünnet Ekolü Teşkil Ettirilmelidir!

2017-04-03 14:38:00

Nur Talebelerinin Ehl-i Sünnet Ekolü Teşkil Ettirilmelidir!  “Kur'anî bahçede her zaman başka renkte, başka letafette, başka tesirde hakikî cennet çiçekleri açılıyor.”[1] Bu aşikardır. Günagun açılan bu çiçeklerin her birisi bir hizmet tarzıdır. Bir ekoldür bir meşrebdir. Nazarımızda ve kat’i delillerle bildiklerimize istinaden Ahirzamanın hizmet metodu Risale-i Nur Külliyatıdır ve tatbikat sahası da müsbet hareket metodudur. Müsbet hareket derken koyun gibi sessiz kalmak değil tabiki veya pasifize olmuş silik bir hizmet tarzı değildir. Dünyadan el etek çekmek de değildir. Dünyanın en ince işlerine girip onu dem ve damarlara almak da değildir. Lakin nur talebelerinin hizmeti manevi olup ecrini yalnız ve yalnız Allahtan beklemektir. Maddi makam, mevki, kasa, masa endeksi bir hareket değildir. Farklı olduğu için tasavvuf erbabı anlamakta zorlanıyor. Kalsik medrese metodu da olmadığı için bir mana veremiyorlar. Koyacakları yeri kestiremiyorlar. Risale-i Nur Hizmetinin muvaffakiyetini hazmedemeyenler bu hizmeti bozmaya ve işlevini yitirmesi için elillerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Risale-i nur hizmeti kucaklayıcıdır. Tekfirci zihniyete sahip değildir. Bu kucaklayıcı hizmet tarzı da insanlar tarafından kabul görmektedir. Bunun karşılığında Nur Talebelerinden sadece istemiş olduğu Risale-i Nura kanaat ve sadakattır. Sadakat ise Risale-i Nur Lahikaları içerisinde bazen sarih bazen remz bazen ima yoluyla yazılmıştır. Sarih olmayanları ise lahikalarla hem hal olanlar tesbit edip etrafına neşretmektedir. Risale-i Nuru ciddi manada zaman ayırıp okuyanlar sürur ile şu tarzda beyanlarına herkes rastlamaktadır. “okuyan  Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözler'in tedkikatıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazmedemiyordum. Şimdi gayet yavaş... Devamı

Tahammül Edebilmek

2017-03-31 17:28:00

 Tahammül Edebilmek (تحمل) Tahammül: Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak.Manalarını ihtiva etmektedir. Bir insanın hayatının muhtelif hadiseleri neticesinde muhtelif his ve düşünceleri o insanı bitamamiha ihata eder. Nasıl ki yüzmek için denize giren birisi denize daldığında tamamıyla su içine dalarsa insan da bu hadiseler arşısında muhtelif his ve düşüncelerle denize dalan insanı su sarıp sarmaladığı gibi sarmaktadır. Nitekim on sekiz bin alemin kavşak noktası insandır. Çünkü “insan, şu âlem-i kebirin bir misal-i musaggarıdır”[1] hal böyle olunca insan da kainatın alemlerinin çeşitliliği kadar hal ve tavırlar sergileyecektir. Kainatın kullanma kılavuzu olan Furkan-ı Hakim’in muavviziteyn sureleri biz insanlara bil mana olarak "Kâinatta adem âlemleri hesabına çalışan şerirlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhafaza ediniz." [2] demektedir. Şer ve günah manasını içeren tüm hal ve etvarımızın adem alemleri hesabına olup cehennemi haletler namına olduğunu da unutmamamız ve bilmemiz gerekmektedir. Bir insanın tarz-ı nazarı şu surette olsa“Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da; Dünyasını, Cennet’in intizar salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder..."[3]hayata karşı bu tarz-ı nazar ile o insana  “İman-ı bil'âhiret nuruve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve teselli ve metanet, belki mücahidane, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfatı kazanmak için bir şevk..”[4] vereceği muhakkaktır. Bu tarz-ı nazara insan sahip olmazsa “Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç b... Devamı

Gavvas Dalgıçlar ve Cemaatler – 4 Manevi Kan Davası - 2

2017-03-22 09:08:00

Gavvas Dalgıçlar ve Cemaatler – 4 Manevi Kan Davası - 2      “Cenab-ıHakk'anâzır ve ona vâsılolanyollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir.” [1] bunca yekün ve fark ise mutlaka metod ve tarz farkını getirecektir. Hedef aynı amma geliş istikameti farklı olması manasına gelmektedir. Geliş istikameti farklıysa bakış açısı ve hadisata verilen mana da farklı olacaktır elbette. Bu farklılık insanlarda ayrışmaya ötekileşmeye değil, mana mertebesinin müteaddid manasından başka bir mertebedir diyebilecek şuura malik olmak elzemdir.      Yoksa bizden olsun çamurdan olsun, ötekinden ise elmasta olsa olmaz bizden değil ya gibi akıl tutulmasına sebebiyet verecek elfazdan ve ef’alden uzak durulmalıdır.      Fen ve felsefenin maddesel hücumu diyoruz ya hani işte. Bu hücumla zehirlenen kimseler - felsefik olanlar yani – kendi meşrebinden olana muhabbet eder kendi öeşrebinden olmayanı da ötekiler.. bu zinhiyeti kuran İngiliz aklıdır. Zaten vehhabiliği de bunlar icad etmiştir.      Bu felsefik virüse mübtela olanlar ise düşman veya öteki üretmeden duramazlar. Kendi meşrebine tüm hamiyetini sarf ederler. Eğer düşman türetemezse kendi meşrebinde bu defa düşman üretmeye çaba sarfederler. Neymiş arksadaş bu meşrec ve meşrecbilik..      Buna dair Nurculuğun mazisine bakıp sürekli mazide olmuş olan şeyleri diri tutmak için yırtınmak enerjisini hakaik-i imaniyeye sarf etmek yerine mesaisini hadisat-ı mazinin ihtilafi meseleleri ve hadisatına sarf eder. Bu ise ahmaklıktan öte bir şey değildir.      Mazide biz Hüsrev ağabeyle oturuyordukta falan hadise oldu ona böyle dedi. Biz Z&u... Devamı

İncitmekten Sakınanlar!

2017-03-20 11:02:00

İncitmekten Sakınanlar!      “Cenab-ıHakk'anâzır ve ona vâsılolanyollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir.” [1] bu herkesçe malumdur. Ve dikkat edersek “âlemin” diye bir tabir kullanmış müellif. Âlem ise bir terkiptir bir bütündür ve içersinde yaratılan her şeyi ihata edecek bir genişliği vardır. Kısacası masivaullah tabir edebiliriz.             Bir de bu Âlem tabirini insan için kullanılacak olursak karşımıza daha çetrefilli bir mesele çıkacaktır ki “mahiyet-i insaniye, şu kâinatın bir misal-imusaggarı olduğundan; âdeta âlemde ne varsa, insanda nümunesi vardır.[2]”bizler bunu bilsekte bilmesekte tam olarak bu böyledir.             İnsanın merkezi ise bütün bu Âlemleri tahlil, analiz, sentez edecek merkezi insan kalbidir. O kalb öyle bir mahiyeti ve merkeziyeti var ki dimağı dumura uğratacak bir ihatası ve mihanikiyeti vardır. Öyle derindir ki normal zamanda yüzebildiğin veya topuğunuzu ıslatmayacak olan o sular birden bire derinleşir ve dev diritnavtlar ancak dayanabilir bir hâlde gelir ve kendinizi o batın-ı kalbin ihata ettiği derinliklerde bulursunuz. İşte o zaman anlarsın ki “Yükselmededir marifet iklimine her an Bambaşka ufuklar açıyor ruhuna..[3]” bu ufuklar Âlemlerin insana veya insanın Âlemlere yolculuğunu anlatır.             Hani bazen deriz ne oldu dalmışsın hayrola? Veya dalmışım öyle.. işte bu dalmak tabiri alemler arası boyutlar arası geçiş demektir. İnsan başka bir Âleme dalmış olduğu için bir nevi geçici donma yaşıyor. Na... Devamı

Gavvas Dalgıçlar ve Cemaatler – 3 Manevi Kan Davası

2017-03-15 15:28:00

Gavvas Dalgıçlar ve Cemaatler – 3 Manevi Kan Davası      “Cenab-ıHakk'anâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir.” [1] bu tariklerden birisi ve ahirzamanda en te’sirlisi ise kanaat-ı kat’iyye ile Risale-i Nur Hizmet dairesidir ki bu hizmet vasıtasıyla bu ülkede kimseler hizmet sahasında ortada yokken Bediüzzaman ve Te’lifatı olan Risale-i Nur Külliyatı ve nice talebeleri Allah demiş, Peygamber demiş, Kur’an diyerek ülkemizin ehl-i sünnet kalmasına en muazzaman hizmeti ettiler.      Bu ülke bugün ehl-i sünnet olarak kalmış, hatta islam beldesi olarak kalmışsa en büyük müsebbib Bediüzzaman ve Manevi Cihadıdır. Bunu kümse inkar edemez. Bunu görmemek ancak görmek duyusundan mahrum olmanın neticesidir.      İhlas Risalelerini te’lif etmiş olan Bediüzzaman Hazretleri 20. Lem’a ile Cemaatler arası ilişkilere, 21. Lem’a ile Nur talebeleri arasında ki münasebetlere projektörlük yapmıştır. İçerisinde bulundundukları ve bulunması muhtemel olduğu vaziyetler hakkında reçeteler yazmıştır. Hatta bir zaman bu iki eser mahrem tutulmuştur.      Risale-i Nur dairesinde hizmet eden meşrebler ise birbirisinin mütemmimi hükmündedir. Birbirisine muavenattardırlar. Herbir meşreb ve meşrebli fertler diğer hizmetleri kendisine rakip düşünüp onların hizmetine sekte vurmaya çalışması ise hata-yı azimdir, cinayet-i azimedir.      Risale-i Nur Dairesi ve Nurculuk, Nurcular, Nur talebeleri gibi tabirler bir bütünlük arzeder. Bu bütünlükten yani küllden çıkan ise cüz olmaya mahkumdur. Yirmi Altınc... Devamı

Gavvas Dalgıçlar ve Cemaatler - 2

2017-03-13 10:04:00

Gavvas Dalgıçlar ve Cemaatler - 2 İlk yazıda meşreb hususu hakkında iltimas etmiştik. El’an devam edelim inşaallah. Hakikat terazisinde müvazene ve terazinin hassasiyet ölçüsünü bozmamak tenasüb ve tesanüdden geçmektedir. Bu hakikatin müvâzenesi ve aradaki tenasüb ise sâri bir illet gibi her yerde karşımıza çıkan “Hem de keşf-i hakikata mani olan iltizam ve taassub ve taraftarlığın müdahaleleri..[1]” neticesinde bozulmakta ve neticesinde   “tesanüd bozulsa cemaatın tadı kaçar.[2]”bundan kurtulmanın ve cemaatin keyfiyetinin ve mihanikiyetinin bozulmamasının yolu ise hamiyet-i milliyyenin dar daire manası olan meşrebcilikten uzak durup, kucaklayıcı ve bütünselci olan hamiyet-i diniye/meslekiyeye teveccüh etmekten geçmektedir. Cemaatçilik/Meşrebcilik kavramını büyütsek karşımıza ırkçılık yani hamiyet-i milliye çıkıyor. Meşrebcilik/cemaatçilik yapılmadan hizmet edilmesi ise hamiyet-i diniyeyi netice vermektedir. Bu olmadığı taktirde okunan uhuvvet, muhabbet ve tesanüd meseleleri olur ama pratiğe geçmemesi sebebiyle malumat yığınları tezahür eder. Zahiri uhuvvet muhabbet ihlas tezahür eder. Ama hakikate geçmediği için zahirde kalır sırrına erip sırr-ı uhuvvet, sırr-ı ihlas, sırr-ı tesanüdü netice veremez. Nasıl ki bir fotoğraf çekmek için bir seviyede batarya lazım. O seviyeden düşükse fotoğraf çekemezsiniz. Bataryamızı hakaik ile lebalep doldurursak maneviyat aleminde terakki etmenin sonu olmadığı için bu hususta ne kadar gayret edersek o kadar kârlı çıkacağız. Neticesinde ise hakaikin sırrına ereceğiz. Bunun gibi hakikatine ermek için de çok gayret etmemiz gerekiyor. Mukaddemesi ise halis bir niyetledir. Zaten bir insanın sıkıntı çekmesi... Devamı

Fotoğraf |  görsel 1