Nurcular Pasif Midir?

RİSALE

50-

Nurcular Pasif Midir?

2015-10-31 12:45:00

Kırkıncı ağabeyden Çok ehemmiyetli bir hatıra..

Nurcular Pasifmidir?


Kırkıncı ağabeyden Çok ehemmiyetli bir hatıra..
Bugün kü hadiseyi anlamak isteyenlere..

Mehmet KIRKINCI Hoca Anlatıyor:

1971 yılının Mart ayında kardeşlerin daveti üzerine Trabzon’a gittim. Beni denize nazır bir evde misafir ettiler.  Akşam misafir olduğum eve kalabalık bir cemaat geldi. Onlara Risale-i Nur’dan bazı dersler okuduk. O cemaatin içinde üç-dört kişinin tavırları ve oturmaları dikkatimi çekmişti. Daha sonra çay faslında onlardan biri parmak kaldırdı ve şöyle dedi: 

 “Biz Risale-i Nur’u daha önce duymuştuk, ama dinlemek bu güne nasip oldu. Doğrusu Risale-i Nur’da fevkalade bir kuvvet ve ikna gücü gördük. Fakat Risale-i Nur’daki bu hakikatler ile Nur Talebeleriarasında bir tezat var. Risale-i Nur’daki bu hakikatlere rağmen, neden Nur Talebeleri böyle pasif hareketediyorlar?” 

 Ben de bu ülkücü gence: “Ne demek istediğinizi tam olarak anlamadım. Bizim nasıl pasif olduğumuza bir misal ver ki tam olarak anlayayım.” dedim.

 Bir müddet sustu, sonra şunları anlattı: 

 “Biz üniversitede Marksist zihniyetli kimselerle sürekli dövüşüyoruz. İki gün önce yine kavga ettik.” Yanındaki kafasında sargı bulunan arkadaşını göstererek: “Onlar bu arkadaşımızın kafasını kırdılar. Burada bulunan Nur Talebelerinden olan arkadaşlarımızda bizi gördükleri halde hiç karışmadan çekip gittiler. Bizi solcularla baş başa bıraktılar. Bu pasiflik değil de nedir?” dedi.

 Buna karşılık: “Bu izahından anladım ki, biz pasif değiliz. Eğer pasif olsaydık, bu cemaat buraya toplanabilir miydi? Demek ki, bizde bir gayret ve hareket var. Bizi bu hareket bir araya topladı. Yalnız bizdeki hareketle sizdeki hareketin arasında büyük bir fark var.” dedim.

 O günler Mart ayının son günleri olduğu için deniz sürekli fırtınalıydı. Denizdeki bu fırtınadan dolayı büyük gürültüler oluyor ve bizi rahatsız ediyordu.

 Yanımdakilere sordum:

  “Bizi rahatsız eden bu çalkantı, bu hareket nedir?”

  “Denizden esen fırtına, dalgaları kaldırıp, kıyıdaki taşlara çarpıyor. Bu gürültü ondan kaynaklanıyor” dediler. Ben de latife ile: 

 “Ben bu Karadeniz’i akıllı bir şey zannederdim. Acaba dalgalarını kaldırıp taşlara vurmasında ne fayda var. Bundan kendi başını kırmaktan başka ne kazanıyor ki? Siz Trabzonlusunuz bilirsiniz.” dedim. Benim bu latifem çok hoşlarına gitti. Çok güldüler. Devam ettim:  “Trabzonlular, size bir şey daha soracağım. Sabahları buralara güneş doğuyor mu?”

 Tebessüm ederek, “Elbette” dediler.

 “Peki o da gelirken böyle gürültü ile patırtı ile sizi rahatsız ediyor mu? Camlarınızı kırıp, ağaçlarınızı söküyor mu? Bağlarınızı, bahçelerinizi tahrip ediyor mu?” dedim. 

  “Hayır” dediler.

  “Şu halde güneş sizleri ısıtıyor. Bağ ve bahçelerinize feyiz ve bereket getiriyor. Gecenin karanlığından kurtarıp yollarınızı aydınlatıyor. Doğru mu?” dedim. 

 “Doğru” dediler.

 Sonra soruyu soran gence dönüp: 

 “İşte sizinle bizim aramızdaki fark fırtına ile güneş arasındaki fark gibidir. Şimdi güneşe pasif mi diyelim? Risale-i Nur’un hareketi güneşin hareketi gibidir. Akıllara Nur, kalplere feyiz ve irfan getiriyor. Gönüllere muhabbet ve sevgiyi tesis ediyor.” dedim. Bu sefer gençler şöyle bir soru sordular: 

 “Peki Hocam, Peygamberimizin, “Siz bir kötülüğü gördüğünüz zaman elinizle düzeltin” hadisine ne diyeceksiniz?” dediler.

 Ben de hadisin devamını okudum,

 “Eğer eliniz ile düzeltemiyorsanız diliniz ile düzeltin, ona da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz edin.” dedim.

 Bunun üzerine, “Dil ile düzeltmek Marksistler için değildir. Onlar nasihatten anlamazlar. Bunları mağlup etmek ancak kuvvet ile olabilir” dediler. 

 Ben de, “Senin okuduğun bu hadisi fıkıh alimlerimiz şu şekilde tefsir ediyorlar” dedim ve devam ettim: “Bir kötülüğe el ile yani kuvvet ile engel olmak devletin vazifesidir, onu lisan ile vaaz ve nasihat ile önlemeye çalışmak ise alimlerin vazifesidir. Çünkü hakkı hak, batılı batıl bilip bunları insanlara anlatmak ilim ile olur. O kötülüğe kalben razı olmamak ve buğz etmek ise ilim ehli olmayan kimselerin hakkıdır. Çünkü onlar konuştuklarında hataya düşerler, ya ifrat, yada tefrit ile, ıslah edeyim derken ifsad ederler. Ve cemiyet içinde fitnenin uyanmasına sebep olurlar. Onlar ancak alimlere tabi olmakla selamet bulabilirler. Demek ki, anarşi ve terörü önlemek devletin vazifesidir. Bu iş için devletin yeterince askeri ve polisi vardır. Şu halde siz devletin yükünü üstlenmekle anarşi ve teröre sebep oluyorsunuz. Tarihe baktığımızda görürüz ki, cebr ve şiddetin halledemediği bir çok müşkilatı alimler ilim, hikmet, rıfk ve nezaketle halletmişlerdir. İlim ve irfan yolu cebr ve şiddetten daha geniş ve daha selametlidir. İşte Bediüzzaman Hazretlerinin ve Nur Talebelerinin hareketi bu ilim ve irfan hareketidir.” dedim.

 Mevzuyla alaklı şöyle bir misal söyledim:

 ”Müsbet hareket, bir doktorla hasta arasındaki münasebette de görünüyor. Doktorun vazifesi hastayla değil hastalıkla mücadeledir. Hatta hasta ne kadar ne kadar ağır olursa doktor o derece ihtimam ve ihtiyat gösterir. Çünkü Allah Rasulu (A.S.M.) buyurmuş ki:

 “Benim şefaatim ümmetimin kebairinedir.” İfadesinden de bu neticeyi çıkarabiliriz. 

Kaynak: Havadisi Nuriye
 
Risale-i Nur Araştırma Merkezi
Yozgatnur
 

43
0
0
Yorum Yaz

Fotoğraf |  görsel 1