Küçük yaşta çocukların ölümü

RİSALE

50-

Küçük yaşta çocukların ölümü

2007-01-14 17:34:00

Küçük yaşta çocukların ölümü


: “Benim üç aylık oğlum vefat etti. Nedenini bilmiyoruz. Çok üzüldük. Küçük yaşta vefat eden çocuklarla ilgili bir müjde var mı?”

Vefâtın Allah’ın takdirinden başka gerçek nedeni olmaz. Sâir nedenler neden değil; bahânelerdir. Şâir ne güzel söylemiş: “Ölüm gelmiş cihâna, baş ağrısı bahâne.”
Sabretmeliyiz. Allah size ve cümle çocuğu ölenlere sabr-ı cemîl ihsan eylesin. Âmîn.
Uhud savaşında Peygamber Efendimizin (asm) sevgili amcası Hazret-i Hamza (ra) şehit düşmüş, mübârek cesedi param parça edilmişti. Öyle fecî ve acıklı bir manzara vardı ki, müşrikler Hazret-i Hamza’nın (ra) mübârek kulak, burun ve dudaklarını kesmişler, cesedini delik deşik etmişlerdi. Cesedinde sağlam bir yer yoktu.

Peygamber Efendimiz (asm) onun mübârek cesedi üzerinde durdu ve şöyle dedi:
“Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun. Ben seni bileli beri sen akrabalık hukukunu hakkıyla gözeten, dâimâ iyilik yapan ve işi gücü hep iyilik olan bir kimse idin. Allah’a yemin ederim ki, eğer senden sonra sağ kalanların sana olan üzüntüleri olmasaydı, seni yerden kaldırmayıp, böylece bırakacaktım. Tâ ki, canavarların karnına, kuşların kursaklarına gireydin de, Cenâb-ı Allah seni oralardan toplayarak dirilteydi!”
Peygamber Efendimiz (asm) o derece üzülmüştü ki, şöyle buyurdu:
“Vallahi, onlar nasıl seni bu duruma sokmuşlarsa, onlardan yetmiş kişinin ölüsünü senin durumuna sokmadıkça onlardan vazgeçmeyeceğim.”
Bunun üzerine Cebrâil (as) geldi ve şu âyetleri indirdi:  
“Cezâ verecekseniz, uğradığınız muâmelenin misliyle cezâ verin. Eğer sabrederseniz, elbette sabır sahipleri için bu daha hayırlıdır. Sabret. Senin sabrın da ancak Allah yardımıyladır. Onlar için tasalanma. Kurup durdukları tuzaklar yüzünden sıkıntıya da düşme.”1
Bu âyetin inmesi üzerine Peygamber Efendimiz (asm) fikrinden vazgeçti ve yemininin kefâretini ödedi.2
Sabır konusunda Asr-ı Saadet altın örneklerle doludur. Ebû Talhâ’nın (ra) bir erkek çocuğu dünyaya gelmişti. Çok sevimli bir yaşında hastalandı ve çok geçmeden öldü. Ölürken Ebû Talhâ (ra) evde yoktu. Akşam eve geldiğinde: 
“Çocuk nasıl?” diye sordu. Eşi Ümmü Süleym:
“Çocuk çok iyidir. Sen de bugün geciktin. Her halde acıkmışsındır. Sana yemek koyayım. Yemekten sonra çocuğu görürsün” dedi.
Ümmü Süleym yemek getirdikten sonra:
“Ey Ebû Talha! Eğer bir kimsenin yanında başkasına ait bir emanet bulunursa ve emânet sahibi emânetini geri almak isterse, o kimsenin bundan alınıp gücenmeye, kızmaya ve üzülmeye hakkı var mıdır?” dedi.
Ebû Talha (ra):
“Hayır!” dedi. Eşi:
“Senin oğlun bizde bulunan Allah’ın bir emâneti idi. Allah emânetini geri aldı” dedi. Ebû Talha (ra):
“Çocuk şimdi nerede?” dedi. Eşi:
“Arkadaki odadadır” dedi.
Ebû Talha (ra) kalkıp odaya geçti ve çocuğun üzerinden örtüyü kaldırarak:
“İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.” (=Biz Allah için varız ve Allah’a dönüyoruz.) dedi.
Ebû Talha (ra) Peygamber Efendimiz’e (asm) geldi ve durumu anlattı. Peygamber Efendimiz (asm):
“Beni hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Ümmü Süleym çocuğun ölümüne sabrettiği için Allah onu bir çocukla müjdelemiştir” buyurdu.3
Bedîüzzaman hazretlerinin ifâdesiyle çocukları Allah için, Allah’ın bir hediyesi olduğu için sevmeliyiz ki, bu sevgi Allah’a ait olabilsin ve Allah’ın şükrü hesabına geçebilsin. Bu sevginin Allah hesabına olduğunun ölçüsü ise, ölümleri halinde, yani Allah’a teslim olmaları durumunda sabır gösterebilmek ve şükredebilmektir, ümitsizce feryad etmemektir.
Çocuk vefat ettiği zaman şöyle düşünmelidir: “Hâlıkımın, benim nezâretime verdiği, sevimli bir mahlûku idi, bir memlûkü idi. Şimdi hikmeti iktizâ etti, benden aldı. Daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhirî hissem varsa, hakîkî bin hisse, onun Hâlıkına aittir. ‘Hüküm ve emir Allah’ındır’4 deyip Allah’ın hükmüne ve takdirine teslim olmalıdır.”5

Başınız sağolsun der, taziyetlerimizi sunarız.

Dipnot:
1- Nahl Sûresi, 16/126, 127; 2- Heysemî, 6/119; 3- Hayatü’s-Sahâbe, 3/199; 4- Mü’min Sûresi, 40/12; 5- Sözler, s. 583, 584.0
 

Çocukların vefâtlarında azap değil, şefkat hâkim; gazap değil, merhamet hâkim; korku değil, ümit söz konusu; insafsız bir emir değil, acıyan bir elin izleri görünmektedir. Çünkü onlar düpedüz Allah’ın rahmetine ve Cennetine uçmaktadırlar. Öyle ki, kendileri Allah’ın rahmet dâiresine girmekle berâber, anne ve babalarının da kurtulmalarına şefaatçi olabileceklerini Allah’ın Peygamberi (asm) bildirmektedir.

Peygamber Efendimiz (asm) buyururlar ki:
*“Düşük çocuklarınıza isim veriniz. Çünkü onlar âhirette sizin için yüksek dereceler hazırlamak üzere öncülerinizdir.”1
Kazâya rızâ ve kadere teslim olmanın İslâmiyetin bir şiârı olduğunu beyan eden ve çocuğu vefât eden Hâfız Hâlid ağabey için Allah’tan sabr-ı cemîl dileyen Bedîüzzaman Hazretleri, ölen çocukların bir âhiret azığı ve şefaatçi hükmünde olduğunu kaydeder.

Bedîüzzaman Hazretleri, çocuğu vefât eden takvâ ehli mü’minlere yüksek birer müjde ve tesellî mâhiyetinde beş nokta beyan eder. Bunları özetle açalım:

1- Kur’ân-ı Hakîm’de, “Ebediyet çocukları”2 kavramının mânâsı ve sırrı şudur:
Mü’minlerin ergenlik döneminden önce vefât eden çocukları Cennette ebedî, sevimli ve Cennete lâyık bir sûrette dâimî çocuk kalacaklar ve Cennete giden anne ve babalarının kucaklarında ebedî sevinç kaynağı olacaklardır. Böylece anne ve babalarına çocuk sevmek ve evlât okşamak gibi en latîf bir zevki ebediyen kazandıracaklardır. Nitekim her lezzetli şey ve mü’minin her isteği Cennette vardır. Cennetin tenâsül yeri olmadığından çocuk okşama ve çocuk muhabbeti olmadığını zannedenler yanılmaktadırlar. Dünyada on senelik kısa bir zamanda elemle karışık evlât sevmeye ve okşamaya bedel, âhirette elemsiz, kedersiz, milyonlar sene ebedî evlât sevmeyi ve okşamayı kazanmak mü’minlerin en büyük bir saadet kaynağı olacaktır. Kur’ân, “ebediyet çocukları” cümlesiyle bu hakîkate işâret ediyor ve müjde veriyor.

2- Bedîüzzaman Hazretleri bu İkinci Nokta’da bir temsil kaydeder. Şöyle ki: Bir zaman, bir zât, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu da yanına gönderiliyor. O bîçâre mahpus hem kendi elemini çekiyor, hem de çocuğunun istirahatini temin edemediği için onun zahmetiyle elem ve keder duyuyordu. Sonra bir gün merhamet sahibi hâkim ona bir adam gönderdi ve dedi ki:
“Şu çocuk gerçi senin evlâdındır. Fakat, benim vatandaşım ve milletimdendir. Onu ben alacağım ve güzel bir sarayda besleyip büyüteceğim.”
Çocuğun babası ağlayıp sızlıyor. Ve diyor ki:
“Ben teselli kaynağım olan evlâdımı vermeyeceğim.”
Arkadaşları devreye giriyorlar. Arkadaşları diyorlar ki:
“Senin üzüntün yersizdir ve mânâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan çocuk şu karanlık, sıkıntılı, bozuk ve kirli hapishaneye bedel; ferahlı, saadetli, huzurlu ve rahat bir saraya gidecektir. Eğer sen kendin için üzülüyorsan, kendi menfaatini arıyorsan; çocuk senin yanında kalsa, geçici olarak şüpheli bir menfaatle berâber, çocuğun meşakkatinden çok sıkıntı ve elem çekeceksin. Eğer çocuğu hâkime versen, sana daha çok menfaati olacak. Çünkü, padişahın merhametini çekecek ve sana şefaatçi hükmüne geçecek. Padişah onu seninle görüştürmek isteyecek. Elbette, görüşmek için onu zindana göndermeyecek; belki, seni zindandan çıkarıp o saraya getirecek, çocukla görüştürecek. Bir şartla ki, padişaha emniyetin ve itaatin varsa.”

Üstad Bedîüzzaman diyor ki: “İşte Aziz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdı vefât ettikleri vakit şöyle düşünmeli: ‘Şu çocuk mâsumdur. Onun Hâlıkı dahi Rahîm ve Kerîm’dir. Benim noksan ve eksik terbiyeme ve şefkatime bedel; onu gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musîbetli ve meşakkatli zindanından çıkarıp, Cennetü’l-Firdevs’ine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı kim bilir ne şekle girerdi! Onun için ben ona acımıyorum. Onu bahtiyar biliyorum.’”
Çocuğun dünyada kalması halinde ebeveynine ait menfaati için dahi acınmayacağını ve acı duyulmayacağını belirten Bedîüzzaman, çünkü dünyada kalsaydı on senelik geçici bir elemle karışık bir evlât muhabbeti temin edeceğini; salih olması ve dünya işinde başarılı olması halinde ebeveynine yardımcı olacağını; fakat vefât etmesiyle ebedî Cennette milyonlarca sene ebeveynine evlât muhabbetine kaynaklık edecek derecede ebedî saadete vesîle bir şefaatçi hükmüne geçeceğini kaydeder.3
Bedîüzzaman’ın bu müjdeli haberinde şu hadîs-i şerifin hakîkî müjdesi okunmaktadır:
Peygamber Efendimiz (asm) buyurur ki:
“Şüphesiz ben, Cennet kapısında durup girmemekte ısrar eden bir düşük çocuğa varıncaya kadar diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. Bu çocuğa:
“Cennete gir!” denilecek. O da:
“Yâ Rabbi, annem babam da girsin” diyecek. Bunun üzerine ona:
“Anneni ve babanı da alarak Cennete gir” denilecektir.4
Bedîüzzaman der ki: Elbette ve elbette meşkuk (şüpheli) ve muaccel (hemen) bir menfaati kaybeden ve fakat muhakkak geleceği vaad olunan bin menfaati kazanan elem çekmez, acı duymaz, ümitsizce ağlamaz, üzüntü içinde feryat etmez.5

Dipnot:
1- Câmiü’s-Sağîr, 3/2356; 2- Vâkıa Sûresi, 56/17; 3- Mektûbât, s. 79, 80; 4- Câmiü’s-Sağîr, 3/2364; 5- Mektûbât, s. 80.0
 

1- Vefat eden çocuk, Hâlık-ı Rahîm olan Rabbimizin mahlûku, memlûkü, kulu ve bütün yönleriyle Onun yarattığı ve Ona ait olan, anne ve babasına bir emanet idi ki, geçici olarak anne ve babasının terbiyesine verildi. Anne ve baba da ona hizmetkâr edildi. Anne ve babanın bu hizmetlerine mukâbil, peşin bir ücret olarak lezzetli bir şefkat verildi. Şimdi binden dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan Hâlık-ı Rahîm, rahmetinin ve hikmetinin bir gereği olarak o çocuğu anne ve babasının elinden almış olsa, anne ve babanın hizmetine son verse, geçici bir hisse ile hakîkî bin hisse sahibine karşı, şikâyeti andıracak biçimde ümitsizce üzülüp ağlamak îman ehline elbette yakışmaz. Bu hal ancak dalâlet ve gaflet ehline yakışır.

2- Eğer dünya ebedî olsaydı, insan dünyada ebedî kalsaydı ve ayrılık ebedî olsaydı, acı duyarak ağlamanın ve ümitsizce feryat etmenin bir mânâsı olacaktı. Fakat, mâdem dünya bir misâfirhanedir. Vefat eden çocuk nereye gitmişse, hiç çâre yok, annesi ve babası da oraya gidecektir. Sonra bu ölüm yalnız ona mahsus değildir; bir umûmî caddedir. Hem sonra bu ayrılık da ebedî değildir. İleride hem berzahta, hem Cennette Allah’ın izniyle görüşülecektir. O halde, “Hüküm Allah’ındır” demeli, “O verdi, O aldı; her hal üzere Allah’a hamd olsun” deyip sabretmelidir.

3- Allah’ın rahmetinin en latîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir nûrânî iksirdir. Aşktan çok keskindir. Cenâb-ı Hakka çabuk ulaşmaya vesîledir. Nasıl mecâzî ve dünyevî aşk pek çok müşkülatla hakîkî aşka dönüşür ve Cenâb-ı Hakkı bulmaya vesîle olursa; öyle de, şefkat, hem de müşkülâtsız olarak, daha kısa ve daha sâfî bir tarzda kalbi Cenâb-ı Hakka bağlar. Gerek anne ve gerek baba çocuğunu bütün dünya gibi severler. Çocuğu elinden alındığı vakit eğer bahtiyar ise, hakîkî ehl-i îmân ise, dünyadan yüzünü çevirir ve hakiki nimet veren Cenâb-ı Allah’ı (cc) bulur. Der ki: “Dünya madem fânîdir. Kalbin alâkasına değmiyor.” Çocuk nereye gitmişse oraya bir alâka duyar. Büyük ve mânevî bir feyiz kazanır.
Gaflet ve dalâlet ehli şu beş hakîkatteki saadet ve müjdeden mahrumdurlar. Onların halinin ne kadar acı olduğunu şu kıyasla anlayabiliriz: Bir ihtiyar hanım, gâyet sevdiği ve sevimli bir tek evlâdını ölüm döşeğinde görüp, dünyada sürekli yaşanılacak vehmiyle, gaflet ve dalâlet neticesinde, ölümü yokluk ve ebedî ayrılış olarak düşündüğünden, yumuşak döşeğine bedel, kabrin toprağını düşünüp gaflet ve dalâlet cihetiyle, Merhamet sahibi Cenâb-ı Allah’ın (cc) sonsuz merhamet Cennetini ve firdevs nimetlerini düşünmediğinden, ne kadar ümitsizcesine bir hüzün ve elem çektiği anlaşılmalıdır. Fakat iki cihanın saadetinin vesîlesi olan îmân ve İslâmiyet mü’mine der ki:
“Şu sekerâtta olan çocuğun Hâlık-ı Rahîm’i, onu bu kirli dünyadan çıkarıp Cennetine götürecek. Hem sana şefaatçi, hem ebedî bir evlât yapacak. Ayrılık geçicidir. Merak etme. Biz Allah için varız ve Allah’tan geldik” de, sabret.1
Peygamber Efendimiz (asm) küçük yaşta ölen çocuklarla ilgili buyurdu ki:
* “Mü’minlerin ölen çocukları Cennette bir dağdadırlar. Kıyâmet Günü babalarına teslim edilinceye kadar bakımlarını Hazret-i İbrâhim (as) ve hanımı Sâre üzerine alır.”2
* “Müşriklerin çocukları Cennet ehlinin hizmetçileridirler.”3
*“Ümmetimden bir adam gördüm ki, terâzîsinin iyilik kefesi hafif gelmişti. Küçük yaşta ölen çocukları geldi ve terâzîsini ağırlaştırdı.”4
*“Ergenlik çağına gelmeden önce ölen çocuklar, Cennette çok canlı ve hareketli balıklar gibidirler. Birisi babasını karşılar, elbisesinden tutar, Allah ebeveynini de kendisiyle birlikte Cennete koyuncaya kadar bırakmaz.”5

Gözlerin açık gitmesine gelince: Ölen bazı kişilerin gözlerinin açık bulunması halk arasında, “Dünyaya doymadı!” gibi, bir takım ilgisiz ve yanlış yorumlara sahne olagelmiştir. Bunca delilden sonra ölen bir mü’minin de, ölen bir çocuğun da dünyada gözünün kalmayacağı, gittiği âlemin, bu âlemden daha üstün ve daha ileri bir hayat olduğu, Allah’ın rahmetini ve rızâsını kazanmanın “emel” olarak insana yeterli olacağı anlaşılmış olmalıdır.
Dolayısıyla, ölümü esnasında gözleri açık giden birisinin dünyada gözü kaldığı şeklinde yapılan yorumların aslı astarı bulunmamaktadır. Çünkü ölüm ötesinin rahmetli dünyasını ve güzel hayatını gören mü’minler için dünyanın hiçbir câzibesi ve çekiciliği kalmamaktadır. 

Bilhassa çocuklar mâsumdurlar. Ölüm meleği, müşfik bir anne gibi, o kadar tatlı ve cana yakın gelmiştir ki, çocuğun ruhunu alıp giderken, çocuğun bu şefkate ve merhamete hayran kalan ve mutlu olan gözleri hayretinden açık kalmıştır. Can çıkınca da gözün artık geriye kapanma imkânı kalmamıştır.

Allah, ehl-i îmânın büluğ çağından önce ölen mâsum çocuklarını, ebeveyni hakkında şefaatçi kılsın. Âmin.

haşiye:
1- Mektûbât, s. 80, 81; 2- Câmiü’s-Sağîr, 1/634; 3- Câmiü’s-Sağîr, 1/635; 4- Câmiü’s-Sağîr, 2/1456; 5- Câmiü’s-Sağîr, 3/2481.0

0
0
0
Yorum Yaz

Fotoğraf |  görsel 1