İTTİHAD-I İSLAM

Ey Resulüm: Ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar asla senden râzı olmazlar. Tâ ki milletlerine (dinlerine) girinceye kadar.
Bakara Suresi Ayet: 120
Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi:
İTTİHÂD-I İSLÂMDIR

Bediüzzamanın hayatta en büyük gâyesi ve tavsiyesi
İSLAM BİRLİĞİ
İttihâd-ı İslâm
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Risale-i Nur Külliyatı’ndan Derlenmiştir(BEDİÜZZAMAN'IN VARİSLERİNDEN SAİD ÖZDEMİR İHLASNUR NEŞRİYAT)
بسم الله الرحمن الرحيم
GİRİŞ
İttihâd-ı Islâm yâni İslâm birliği, bütün müslüman- ları derecelerine göre alâkadar eden ehemmiyetli bir mes'eledir. Zira ittihâd-ı İslâm sadece siyasi bir mes'ele değildir. Bu ittihâd, iki mü'minin îmanî kardeşlik râbıtalarıyla irtibat ve tesânüdlerinden başlıyarak tâ âlem-i İslâm genişliğinde bütün müslümanların teâvün ve teşrik-i mesailerine kadar gider.
Müslümanların bu dînî kardeşliğinden gelen ve tesanüdden hâsıl olan muazzam kuvvetle, dînimiz, milletimiz, vatanımız her türlü tehlike ve her çeşit düşmanlardan muhafaza edilir ve sulh-u umumîye vesile olur.
Bunun içindir ki, bu maddi ve mânevi kuvvetin karşısında dayanamıyan düşmanlar, bu kuvvetin da- ğılıp parçalanması için her çeşit hile ve plânlarla âlem-i İslâm'ın ittihâd ve tesânüdünü bozmağa çalışırlar.
İşte bu bozguncuların ifsadlarına karşı müteyakkız olmaya ve dinimizin çok ehemmiyetle emrettiği İslâm kardeşliğinin mâna ve mahiyetini ve ehemmiyetini bil- meye ve icablarını yapmaya gayret göstermek gerektir.
Kur'ân (8.73) ayetinde, beyn-el İslâm teâvün olmazsa büyük fesadların zuhura geleceğine dikkat çekilmektedir.
İslâmiyet teâvünü netice verecek mühim vazife ve düsturlar getirmiştir. Meselâ, teâvün ve ittihâd-ı İslâm için haccın ehemmiyeti çok büyüktür.
HACC'IN HİKMETİ
Üstad Bedîüzzaman'ın gördüğü bir rü'yâ-yı sâdıkası, Cihan Harbi'nin neticesi için müjdeler verirken, hac hakkında müjdeye bedel müteessifâne sükût etmiş. Bedîüzzaman bu rü'yânın sükûtunu şöyle anlatır:
"Rü'ya hacda sükût etti. Çünki haccın ve ondaki hikmetin ihmâli, musibeti değil, gadab ve kahrı celbetti. Cezası da keffâret-üz zünûb değil, kessâret-üz zünûb oldu. Haccın bâhusus teârüfle tevhid-i efkârı, teâvünle teşrik-i mesâiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve mas- lahat-ı vâsia-i içtimâiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdâma zemin ihzar etti.İşte Hind, düşman zannederek hal- buki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırı- yor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs biçare valideleri olduğunu "ba'de harabi'l Basra" anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arab, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımıyarak öldürdü, şimdi vâveyla ediyor.
İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmiyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh u fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi فاَعْتَبِرُوا (Sünuhat Tuluat İşarat shf: 52-54)
Demek haccın büyük bir hikmeti; İslâm dünyasının istiklâliyet ve selametini muhafaza ve devamı için, senede bir yapılan bir nevi büyük şûrâyı islâm olmasıdır.
TÜRK VE ARAB' IN MES'ULİYETİ
Bu muazzam vazifenin en mes'ul vazifedarları, Osmanlı ve Arab taifeleri olduğunu anlatan Bedîüz- zaman Hazretleri diyor ki:
(Hakîki milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmi- yet'tir. Ve hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet mil- liyetinin sadefî ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakiki iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettar- larıdırlar. İşte bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile murtabıt ve alâkadar olur. Birbirine mâ'nen (lüzum olsa) maddeten yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nûrâniye ile birbirine bağlıdır. (Hutbe-i Şâmiye shf:54)
Evet (Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi: İttihâd-ı İslâmdır.) (Mektubat shf:502)
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri 1909 senesinde neşrettiği bir makalesinde diyor ki:
(Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihâd-ı İslâmdır. İttihâdın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meâbid-i İslâmi- yeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nûrânîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları îkaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdânî ile sevketmektir.) (Hutbe-i Şâmiye shf:90)
Hem yine Bedîüzzaman Hazretleri, 1911 sene- sinde Şam'da Câmi-i Emevî'de irad ettiği ve Hutbe-i Şâmiye nâmıyla kitab olarak neşredilen hutbesinde, İttihâd-ı İslâm'ın ehemmiyeti hakkında şu izahatı veriyor.
(Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Eme- vî'deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki İhvân-ı Müslimîn! "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok, onun için mâzuruz." diye böyle özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz kabul değil. Tenbelliğiniz ve "Neme lâzım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.) (Hutbe-i Şamiye shf:55)
(Ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cem'ahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmi- yeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserisinde te'sisini muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i âti görecek.) (Hutbe-i Şâmiye shf: 57)
DÜNYADA ASAYİŞ VE SULH'UN YOLU
Bedîüzzaman Hazretleri Türkiye'de Demokrat Parti hükümeti zamanında devlet idarecilerine hitaben yazdığı îkaznamesinde, anarşizme karşı tek çarenin ittihad-ı İslâm olduğunu beyan ederek diyor:
(Bu dehşetli tahrib edicilere karşı, ancak ve ancak hakikat-ı Kur'âniye etrafında ittihâd-ı İslâm dayanabilir. Ve beşeri bu tehlikeden kurtarmağa vesile olduğu gibi, bu vatanı istilâ-yı ecânibden ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur.) (Emirdağ Lâhikası II shf:399)
Yine 1950 sonrası ittihad-ı İslâm istikametindeki müsbet gelişmeleri memnuniyetle karşılayan Bedîüz- zaman Hazretleri, bir bayram tebriği vesilesiyle şunları kaydeder:
(Aziz, sıddık kardeşlerim! Rûh u cânımızla mübarek bayramınızı tebrik ediyoruz. İnşâallah âlem-i İslâm'ın da büyük bir bayramına yetişirsiniz. Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye'nin kudsî kanun-u esasiyelerinin menbaı olan Kur'ân-ı Hakîm, istikbale tam hâkim olup beşeriyete tam bir bayramı getireceğine çok emareler var.) (Emirdağ Lâhikası II shf: 451)
(Şimdilik Asya ve Afrika'da inkişafa başlayan ve dörtyüz milyon Müslüman'ı birbirine kardeş ve maddi ve mânevi yardımcı yapan ittihâd-ı İslâm'ın, yeni teşekkül eden İslâmî devletlerde te'sise başlamasının ve Kur'an-ı Hakîm'in kudsî kanun- larının o yeni islâmî devletlerin kanûn-u esasîsi olmasından dolayı büyük bayram-ı İslâmiyeyi tebrik... ediyoruz...) (Emirdağ Lâhikası II shf:491)
(Evet o ecnebilerin canavarlar gibi yaptıkları muamele ve zulümler, İslâm dünyasında hürriyet ve istiklal ve ittihâd-ı İslâm cereyanını da hızlandır- mıştır. Nihayet müstakil İslâm devletlerinin teşkilini intac etmiştir. İnşâallahü Teâlâ, Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlahîden kuvvetle ümid ve niyaz ediyoruz.) (Konferans shf:820)
Takriben 1945 senelerinde yazdığı bir mektubun- da, Türkiye'de Avrupa medeniyeti yerine Kur'ân hakikatları tervic edilmezse dehşetli tehlikeler doğacağını ve âlem-i İslâm'da bu Müslüman Türk milletine karşı bir nefret uyanıp, ittihad ve uhuvvet-i İslâmiyeye büyük zarar vereceğini ihtar eden Bedîüz- zaman şöyle der:
(Bin seneden beri âlem-i İslâmiyeti kahraman- lığı ile memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şanlı bir surette kur- tulmasına büyük bir vesile olan Türk Milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri; eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur'ân'a ve hakâik-ı imâna sahib çıkmazsanız ve sizler gibi ehl-i hamiyet, eskide yanlış bir surette ve din zararına medeniyetin propagandası yerinde doğrudan doğruya hakaik-ı Kur'âniye ve imâniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat'iyyen haber veri- yorum ve kat'î hüccetlerle isbat ederim ki:Âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet ve şimdi Âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlub olup, Âlem-i İslâmın kal'ası ve şanlı ordusu olan bu Türk Milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimalîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet verecek.
Evet hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur'ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa küfr-ü mutlakı, istibdat-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibâhe etmesini âlet ederek, dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak; ancak İslâmiyet hakikatıyla mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mâzideki şere- fini İslâmiyette bulmuş bu milet dayanabilir.
Bu milletin hamiyetperverleri ve milliyetperverleri, herşeyden evvel bu mümtezic, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-ı Kur'âniyeyi terbiye-i medeniye yerine esas tutmak ve düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşâallah.
İkinci cereyan: Âlem-i İslâm'daki müstemlekâtlarını kendilerine ısındırmak ve tam bağlamak için bu vatandaki kuvvetli merkeziyet-i İslâmiyeyi dinsizlikle ittiham etmekle bozmak ve Âlem-i İslâm'ın irtibatını manen kesmek ve uhuvvetlerini bu millete adavete çevirmek gibi bir plânla, şimdiye kadar bir derece muvaffak da olmuş. Eğer bu cereyanın aklı başında olsa, bu dehşetli plânı değiştirip hariçteki âlem-i İslâm'ı okşadığı gibi; bu merkezdeki İslâmiyet dinini okşasa, hem o da çok istifade eder, hem azîm fütuhatını bir derece muhafaza eder, hem bu vatan ve millet dehşetli belâdan kurtulur.
Eğer şimdi siz kâtib-i umumî olduğunuz hamiyetperver, milliyetperver adamlar, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesatı çiğneyen usulleri muhafazaya çalışıp, üç-dört şahsın inkılâb nâmında yaptıkları icraâtı esas tutarak mevcud haseneleri ve inkılâb iyiliklerini onlara verip ve mevcud dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç-dört adamın seyyiesi üç-dört milyon seyyie olup, bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm ordusu olan Türk Milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehidlerine ve milletine büyük bir muhalefet ve ervahına bir manevi azab ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç-dört inkılâbçı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücud bulan haseneleri o üç-dört adama verilse, o üç-dört milyon iyilikler, üç-dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehşetli kusurlara keffaret olamaz
....Hem bir müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıd altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez.) (Emirdağ Lâhikası-I shf: 202-203)
RİSALE-İ NÛR'UN
DÜNYEVÎ İKİ VAZİFESİ
İşte (biz Risale-i Nur'la, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini defetmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emarelerle, hattâ mahkemede de kısmen isbat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekmek.
İkincisi: Üçyüz elli milyon müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını teminetmektir.) (Emirdağ Lâhikası-I shf: 112)
(Evet Risale-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâm'ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki def'adır şaşırtıp, der: "Risale-i Nur ve şakirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var."
Hey bedbahtlar! Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdat-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder.) (Şualar shf: 311)
DAHİLDEKİ DÜŞMANLIĞI TERK
Mevcud dünya şartları müvacehesinde ittihâd-ı İslâm'a sâik olacak pek çok esbaba rağmen, âlem-i İslâm'da ihtilafın kısmen de olsa devam etmesine, Bediüzzaman Hazretleri şöyle teessüfte bulunur:
(Cây-ı teessüf bir hâlet-i içtimaiye ve kalb-i islâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî: "Hâricî düşmanların zuhur ve tehâcümünde dâhilî adavetleri unutmak ve bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-ı İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î adavetleri unutmayıp, düşmanların hücumu- na zemin hazır ediyorlar . Şu hal bir sukuttur , bir vahşettir. Hayat-ı içtimâiye-i İslâmiyeye bir hiyanettir.) (Mektubat shf: 287)
AVRUPA'YA BEDEL ÂLEM-İ İSLÂM
Üstad Bediüzzaman devlet ricaline; Avrupa'ya teveccühten daha çok, ittihad-ı İslâm'a ehemmiyet vermeleri gerektiğini tavsiye eden yazısında diyor ki:
(Mâdem bu ittifaksızlıktan gelen zaâfiyet ve kuvvetsizlik sebebiyle ecnebinin politikasına ve ehemmiyetsiz muvakkat yardımlarına karşı bu acib manevi rüşvetler veriliyor. Dörtyüz milyon kar- deşin uhuvvetine, milyarlar ecdadın mesleğine ehemmiyet verilmiyor gibi bir mâna hükmediyor. Ve asayiş ve siyasete zarar gelmemek için bu kadar israfat ile bol maaşlar suretinde kuvvet teminine kendilerini mecbur zannederek rüşvetler veriliyor; milletin fakr-ı hâli nazara alınmıyor. Elbette ve elbette ve kat'î olarak şimdi bu memleketteki ehl-i siyaset garba ve ecnebiye verdiği siyasi ve manevi rüşvetin on mislini âlem-i İslâm'ın ileride cemâhir-i müttefikası hükmünde olacak olan dör- tyüz milyon müslüman kardeşlere, memleket ve milletin ve bu devlet-i İslâmiyenin selâmeti için gayet azîm bir bahşiş ve zararsız rüşvet vermesi lâzım ve elzemdir.
İşte o makbul, lâzım ve çok menfaatlı câiz ve vâcib rüşvet ise: Teâvün-ü islâm'ın esası ve hediye-i Kur'anın semavî bir düsturu ve râbıtası ve kudsî kanun-u esasîsi olan
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ { وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا { وَلاَتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى { وَلاَ تَنَازَعُوا
فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ
kudsî, esasî kanunlarını düstur-u hareket etmektir.)
(Emirdağ Lâhikası II shf:458)
MÜSBET VE MENFÎ MİLLİYETÇİLİK
İttihâd-ı İslâm'ın tahakkuku için bazı şartlar vardır. Bunlardan birisi, İslâm milliyetini esas almak ve sebeb-i tefrika olan menfî ırkçılığı bırakmaktır. Üstad Bediüzzaman bu hususta hayli ikaz ve irşadlarda bulunmuştur ki, bunlardan bazıları aşağıya alınmıştır.
بِسْمِ اللَّهِ الرَّْحَمنِ الرَّحِيمِ
يَااَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثَى
وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا
Yani:
لِتَعَارَفُوا مُنَاسَبَاتِ الْحَيَاةِ اْلاِجْتِمَاعِيَّةِ
فَتَعَاوَنُوا عَلَيْهَا لاَلِتَنَاكَرُوا فَتَخَاصَمُوا
Yâni: (Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım; tâ birbirinizi tanımalısınız ve bir- birinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebet- lerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yaptım ki; yekdiğerinize karşı inkâr ile yabanî bakasınız, husumet ve adavet edesiniz değildir!))
...Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği "tearüf ve teavün düsturu"nun beyanı için deriz ki: Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki; her neferin muhtelif ve müteaddit münasebatı ve o münasebata göre vazifeleri tanın- sın, bilinsin ... tâ, o ordunun efradları, düstur-u teâvün altında, hakiki bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimâiyeleri, a'dânın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkısam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasamet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir. Aynen öyle de: Hey'et-i içtimâiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur, kabail ve tavaife inkısam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitabları bir, vatanları bir, bir,bir, bir... binler kadar bir, bir...
İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teâvün içindir... tenâkür için değil, tahâsum için değildir!...
...Fikr-i milliyet, şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zâlimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar; tâ ki, parçalayıp, onları yutsunlar.
Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsani var; gafletkârâne bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var.
Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, "Fikr-i milliyeti bırakınız!" denilmez. Fakat, fikr-i milliyet iki kısımdır. Bir kısmı menfîdir, şeametlidir, zararlıdır; başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adavetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhâsamet ve keşmekeşe sebebdir. Onun içindir ki, hadîs-i şerifte ferman etmiş:
اَلاِْسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ
Ve Kur'an da ferman etmiş:
اِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِى قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ
الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ الَّلهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيماً
İşte şu hadîs-i şerif ve şu âyet-i kerime; kat'î bir surette menfi bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünki müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti, ona ihtiyaç bırakmıyor.
Evet acaba hangi unsur var ki, üçyüz elli milyon vardır? Ve o islâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın! Evet menfî milliyetin, tarihçe pek çok zararları görülmüş.
IRKÇILIĞIN ZARARLARI
(Ezcümle: Emeviler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler. Hem Avrupa milletleri, şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Faransız ve Alman'ın çok şeametli ebedî adavetlerinden başka; Harb-i Umumideki hâdisât-ı müdhişe dahi, menfi milliyetin nev'i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi. Hem bizde ibtida-i hürriyette, -Babil kal'asının harabiyeti zamanında "tebelbül-ü ak- vam" tabir edilen "teşa'ub-u akvam" ve o teşa'ub sebebiyle dağılmaları gibi- menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pekçok "kulüpler" nâmında sebeb-i tefrika-i kulûb, muhtelif mül- teciler cem'iyetleri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar, ecnebilerin boğazına gidenlerin ve perişan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi.
Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anâsır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabâni bakmak ve birbirini düşman telâkki etmek, öyle bir felâkettir ki, târif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divânelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın, doymak bilmez hırslarını pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip, belki manen onlara yardım edip, menfi unsuriyet fikriyle Şark Vilâyetlerindeki vatandaşlara veya Cenub tarafındaki dindaşlara adavet besleyip, onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o Cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan gelen Kur'an nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.
İşte o dindaşlara adavet ise; dolayısıyla İslâmi- yete, Kur'âna dokunur. İslâmiyet ve Kur'âna karşı adavet ise, bütün bu vatandaşların hayât-ı dün- yeviye ve hayât-ı uhreviyesine bir nevi adavettir. Hamiyet nâmına hayât-ı içtimâiyeye hizmet ede- yim diye, iki hayâtın temel taşlarını harap etmek; hamiyet değil, hamakattır!..) (Mektubat shf.343-344)
(İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu vatan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandırdığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak beyan edeceğiz:
Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa'nın büyük devletlerine karşı hayatını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin ordusundaki Nûr-u Kur'ândan gelen şu fikirdir: "Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim." Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek istikbal etmiş. Daima Avrupa'yı titretmiş. Acaba, dünyada basit fikirli, sâfi kalbli olan neferatın ruhunda şöyle ulvî fedakârlığa sebebiyet verecek, hangi şey gösterilebilir? Hangi hamiyet onun yerine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?
İkincisi: Avrupa'nın ejderhaları (büyük devlet- leri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vurmuşlarsa; üçyüz elli milyon İslâmı ağlatmış ve inletmiş. Ve o müstemlekât sahibleri, onları inlet- memek ve sızlatmamak için, elini çekmiş... elini kaldırırken indirmiş. Şu hiçbir cihette istisgar edilmeyecek mânevi ve dâimî bir kuvvetüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet, o azîm manevi kuvvetüzzahrı menfi milliyet ile ve istiğnakârâne hamiyet ile gücendirmemeli!
Rahmet-i İlâhiyeden ümid kesilmez. Çünki Cenab-ı Hak, bin seneden beri Kur'ânın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat ârızalarla inşâallah perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.) Mektubat shf: 347-348)
ŞÛRÂ'NIN EHEMMİYETİ
İttihâd-ı İslâm'ın tahakkuku için gerekli şartlardan ikincisi ise, hakikî ve faziletli şûrâ-yı şer'îdir.
Âlem-i İslâmdaki hakikî ülema ve mürşidlerin içtimaı ile ve şer'î usûle müstenid yapılan şûrâ, bütün müslümanlar için icma-i ümmet manasında meşru' bir merci olur. Şûrâ ve ittihâd-ı İslâm'ın faaliyet ve teşekkülünün kaidelerini tesbit eder. Bu şekilde Kur'ânın kudsî kanun-u esasiyeleri etrafında birleşen İslâm devletleri, Üstad Bediüzzaman'ın tesmiyesiyle "Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye'yi meydana getirirler.Şûrânın ehemmiyetini ve teşekkülünün elzemiyetini devlet ricaline bildiren Bediüzzaman, Osmanlı İmparatorluğu Meşihatında gereken şûrâ heyetinin hususiyetleri hakkında şu izahatı veriyor:
وَاَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ { وَشَاوِرْهُمْ فِى اْلاَمْرِ
Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise, terakki etmiş, ne vakit dinde zaaf göstermiş ise, tedenni etmiştir. Başka dinde, bilakis kuvveti zamanında vahşet, zaafı zamanında temeddün hasıl olmuştur.
Cumhur-u enbiyanın şarkta bi'seti, Kader-i Ezelî'nin bir remzidir ki, şarkın hissiyatına hâkim dindir. Bu gün âlem-i İslâmdaki tezahürat da gösteriyor ki, âlem-i İslâmı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.Hem de sabit oldu ki, bu devlet-i İslâmiyeyi bütün öldürücü müsâdemâta rağmen, yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete malikiz. Onlara kıyas edilemeyiz.
Saltanat ve hilafet gayr-i münfek, müttehid-i bizzattır. Cihet muhteliftir. Binâenaleyh bizim pâdişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i İslâmın bayrağıdır. Saltanat itibariyle otuz milyona nezaret ettiği gibi, Hilafet itibariyle üçyüz milyonun mabeynindeki râbıta-i nurâniyenin ma'kes ve istinâdgâhı ve mededkârı olmak gerektir. Saltanatı sadâret, Hilafeti meşihat temsil eder.Sadaret üç mühim şûrâya bizzat istinad ediyor, yine kifayet etmiyor. Halbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münasebât içinde, içtihadattaki müdhiş fevza, efkâr-ı İslâmiyedeki teşettüt, fâsid medeniyetin tedahülüyle ahlaktaki müdhiş tedenni ile beraber, Meşihât cenâhı bir şahsın içtihadına terkedilmiş. Ferd te'sirât-ı hâriciyeye karşı daha az mukavimdir. Te'sirât-ı hâriciyeye kapılmakla, çok ahkâm-ı diniye feda edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besateti ve taklid ve teslim câri olduğu zamanda, velev ki intizamsız olsun, yine Meşihat bir şûrâya, lâakal Kadıaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinad ederdi. Şimdi iş besatetten çıkmış, taklid ve ittiba gevşemiş olduğu halde, bir şahıs nasıl kifayet eder?
Zaman gösterdi ki, hilafeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin.
Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkıyla ifa edebilsin.
Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve tadil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevidir ki, şûrâlar o ruhu temsil eder.
Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûrâ-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevi olmak gerektir. Ta ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemaatin ferd-i manevisine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki, böyle sönük kalmakla, islâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.
Hattâ diyebiliriz, şimdiki zaaf-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadattaki fevza, Meşihat'ın zaafından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünki hâriçte bir adam re'yini, ferdiyete istinad eden Meşihat'a karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûrâya istinad eden bir Şeyhülislâmın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.
Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihâdı o vakit düstur-ul amel olur ki, bir nevi icma' veya cumhûrun tasdikine iktiran eder. Böyle bir Şeyhülislâm, manen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı Garra'da daima icma' ve rey-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevza-i ârâ' için, böyle bir faysala lüzum-u kat'i vardır. Sadâret, meşihat iki cenahtır. Şu Devlet-i İslâmiyenin bu iki cenahı mütesavi olmazsa ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i fâside için mukaddesatından insilah eder.
İhtiyaç, her işin üstadıdır. Şöyle bir şûrâya ihtiyaç şediddir. Merkez-i hilâfette te'sis olunmazsa, bizzarure başka bir yerde teşekkül edecektir. Bu şûrânın bazı mukaddemâtı olan cemaat-i İslâmiye teşkilatı ve evkafın Meşihat'a ilhakı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münasib ise de; baştan başlansa, sonra mukaddemat ihzar edilse yine maksad hasıl olur. Daire-i intihâbiyeleri hem mahdud, hem muhtelit olan âyân ve meb'usânın vazife-i resmiyeleri itibariyle bilvasıta ve dolayısıyla bu işe te'siri olabilir. Halbuki vasıtasız, doğrudan doğruya bu vazife-i uzmâyı deruhde edecek hâlis İslâm bir şûrâ lâzımdır.Bir şey mâ-vudia-lehinde istihdam edilmezse, atalete uğrar, matlub eseri göstermez. Binaenaleyh mühim bir maksad için te'sis edilen Dâr-ül Hikmet-ül İslâmiyeyi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşihat'taki devairin rüesasıyla beraber şûrânın aza-yı tabiiyesi addetmek ve hariçteki âlem-i İslâmdan, şimdilik onbeş-yirmi kadar, İslâmın dinen, ahlâken itimadını kazanmış müntehab ülemasını celbeylemek, bu mes'ele-i uzmanın esasını teşkil eder. "(Sünuhat Tuluat İşarat shf:3l)
Büyük İslâm Şûrâsı'nın teşekkülü de, İslâm birliğine dayanan Hilâfet-i İslâmiyeye istinad eder. Bediüzzaman, mezkûr şûrâ teklifini yaptığı zaman, Hilâfet ve Meşihat mevcud idi, yani büyük İslâm Şûrâsı için bir temel hazırdı. Ancak âlem-i İslâm genişliğinde tevsi' ve tahkim edilecekti. Şimdi ise ancak, Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye ile tahakkuku gereken ittihâd-ı İslâmın bünyesinde yeniden teşekkül edebilir. Bedîüzzaman Hazretleri başka bir eserinde de şûrânın lüzumunu belirtirken şöyle der:
(Müslümanların hayât-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir. (42:38) وَاَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki "telahuk-u efkâr" ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır. Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı, şûrâdır. Yâni nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz belki dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların kayıdlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak; meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki, o hürriyet-i şer'iye âdâb-ı şer'iye ile süslenip, garb medeniyet-i sefihâ- nesindeki seyyiâtı atmaktır. İmândan gelen hürriyet-i şer'iye, iki esası emreder:
اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَلاَ يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلَّهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ وَلاَيَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ {
نَعَمْ اَلحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمنِ
Yani: İmân bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdâd ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek. Allah'a hakiki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi (Allah'tan başka) kendinize Rab yapmayınız!... Yâni Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iye; Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.) (Hutbe-i Şâmiye shf:60)
Eğer denilse: Neden şûrâya bu kadar ehemmiyet veriyorsun? Ve beşerin, hususan Asya'nın, hususan İslâmiyet'in hayatı ve terakkisi nasıl o şûrâ ile olabilir?
Elcevab: Nur'un Yirmibirinci Lem'a-i İhlasın- da izah edildiği gibi; haklı şûrâ ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüzonbir olduğu gibi, ihlas ve tesânüd-ü hakiki ile üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakiki ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile, bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düş- manları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayât-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine îmanın hakaikından gelen şûrâ-yı şer'î ile yaşıyabilir. O düşmanları durdurur, o hacetlerin teminine yol açar. )
(Hutbe-i Şamiye shf: 62)
İstanbul'un İngiliz işgalinde, İngilizlerin "İrade-i Hilafet, siyasetimin lehinde çıktı" şeklindeki propagandalarına karşı, Bediüzzaman hilafetin temel hususiyetlerini de gösteren şu cevabı veriyor:
(Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır. Ümmet nâmına emin olarak deruhde ettiği emânet-i hilafetten hasıl olan şahsiyet-i maneviyenin iradesi bambaşkadır.
Bu irade, bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takib eder. Aklı ise şûrâ-yı ümmettir, senin vesvesen değil. Kuvveti; müsellah ordusu, hür milletidir.. senin süngülerin değildir. Maslahat da, muhitten merkeze nazar edip, İslâm için faide-i uzmayı tercih etmektir. Yoksa aksine olarak merkezden muhite bakmakla, âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu'ya, Anadolu'yu da İstanbul'a, İstanbul'u hanedan-ı saltanata-taarruz vaktinde-feda etmek gibi hod-en- dişâne fikir ve irade; değil Vahdeddin gibi müte- deyyin bir zat, hattâ en fâcir bir adam da yalnız ism-i hilafeti taşıdığı için ihtiyariyle etmez. Demek, mükrehtir. O halde ona itaat, adem-i itaattır.»