Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Çocuklarımıza orucu, birçok ilginç etkinlikle sevdirebiliriz

Çocuklarımıza orucu, birçok ilginç etkinlikle sevdirebiliriz
 


 
 

Ramazan ayında çocuklarınızın arkadaşlarına çocuk iftarı düzenleyebilir, evde Ramazan panosu, albümü ve yardım kutusu hazırlayabilirsiniz.

Ramazan'da yeme içme, yatma kalkma düzeninin değişmesi, misafirliklerin ve misafirlerin yoğunlaşması, camilerin daha sık ve uzun süreli ziyaret edilmesi çocuklarda merakla karışık bir heyecanı beraberinde getirmektedir. İşte bu merakla karışık heyecan çocuklara ahlaki değerler kazandırmak, içinde yaşadığı toplumun kültürünü anlatmak ve benimsetmek, din ve dinî yaşayış hakkındaki algısını derinleştirmek anlamında anne-babalar için bulunmaz bir fırsat olmalı ve mutlaka bu kıymetli zaman dilimi değerlendirilmelidir. Peki bu konuda neler yapabiliriz?

1- İyi hazırlanalım: Ramazan bize bir mesajla gelmektedir ve bu mesaj yeme içmenin ötesinde ruhi bir gelişim ve olgunlaşma mesajıdır.

2- Evimizi süsleyelim: Evimizi süsleyebilir, Ramazan'ın kaçıncı gününde olduğumuzu gösteren bir takvim hazırlayabiliriz.

3- Yaşayarak anlatalım: Çocuklar duyduklarından çok gördüklerini taklit ederler; yani kötü alışkanlıklarından mümkün olduğunca arınmış ve farklılaşmış bir birey olarak çocuklarımıza örneklik oluşturmalıyız.

4- Orucu teşvik edelim: Yaşlarına göre oruç tutmalarını güzel sözlerle ya da küçük hediyelerle teşvik edelim. Küçük yaştakiler birkaç saat da olsa oruç tutabilirler.


5- Huzuru hissetsinler: Oruçlu iken anne-babalarının daha anlayışlı ve kimseyi incitmeme konusunda hassas olduğunu gören çocuklar, terbiye eğitimini aktif olarak alacaklardır.

6- Ziyaretleri unutmayalım: Çocuklarımızla beraber akrabalarımızı, hasta ve muhtaçları ziyaret ederek sosyal yardımlaşmanın ve sıla-i rahimin sadece sözde kalmaması gerektiğini göstermiş oluruz.

7- İftar ve sahurları ailece yapalım: Oruç tutmasalar da iftar ve sahurlarda ailece sofraya oturmaya çalışalım. Sesli olarak dua etmeyi düzenli hale getirebilirsiniz.

8- Camilere götürelim: Bakın edebiyatçı Halit Fahri Ozansoy, babasının kendisini çocukluğunda Sultanahmet Camii'ne götürdüğü bir Kadir Gecesi'ni anlatıyor: "Çocuklukta böyle geceler, din duygusunun, Allah ve Peygamber duygusunun ruha derinlemesine işlediği gecelerdir. Babalar bunu bugün de düşünüyorlar mı? Ben, Kur'an'ın nâzil olduğu her Kadir Gecesi'nde o küçük yaşımın, o hayranlık ve iman dolu gecesini hatırlarım. Babam, bana bıraktığı bu kutsal hatıra ile mezarında daha rahat uyuyabilir."


9- Çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızı ev sahibi yapalım: Oruçlulara iftar vermenin önemini ve sevabını çocuğumuza anlatarak, kendi akranlarını çağıracakları çocuk iftarları düzenleyelim ve çocuklarımızın daveti sahiplenerek misafirleri çağırmasını, sofrayı ve ikramları organize etmede sorumluluk almasını sağlayalım.

10- Yardım kutusu hazırlayalım: Bir yardım kutusunu çocuklarımızla beraberce hazırlayalım ve çocuklarımızdan birine yardım kutusunun sorumluluğunu vererek Ramazan boyu hem aile fertlerinin hem de misafirlerin yardım kutusuna katkıda bulunmasını sağlayalım.

11- Pano hazırlayalım: Evimizin güzel bir köşesine Ramazan'la ilgili bilgilerin, hatıraların, güzel söz ve yazıların yer alabileceği günlük yenilenen bir Ramazan panosu hazırlayalım ve sorumluluğunu çocuklarımız arasında paylaştıralım.

12- Albüm hazırlayalım: Ramazan boyunca yaşadığımız hatıralarımızın, resimlerimizin, okuduklarımızın vs. yer alacağı bir Ramazan albümü hazırlayalım.


Mehmet Dinç
 

 yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Yoksula ekmek veren eli kıran babanın akıbeti!

Yoksula ekmek veren eli kıran babanın akıbeti!
 


 
 

Bağdat'ı kıtlık kasıp kavuruyordu. En çok etkilenenler de hamallardı. Günlerdir eli ekmek görmeyen bir hamal, halini arz ettiği bir evden verilen ekmeği alınca sevinçle evine doğru hızlandığı sırada karşıdan gelen öfkeli bir adamın 'Bu ekmekleri hangi evden adın?' sorusuna muhatap olunca, geriye dönüp parmağıyla ekmek aldığı evi işaretledi.

Bunun üzerine hızla yürüyen adam, öfkeyle geldiği evinde, 'Ekmeği kim verdi hamala?' diye bağırdı. Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya acıyacağı kızına tepki göstermeyeceğini düşünüyordu. Ancak elindeki sopayla kızının ekmek veren eline öyle bir darbe indirdi ki cimri baba, bilek kemiğinin çat diye kırılmasına bile aldırmayarak söylendi: "Ben her isteyene ekmek verseydim bu evde ekmek kalır mıydı şimdiye kadar?"

Halbuki Rabb'imiz, "Verdiğim nimete şükrederseniz nimeti çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır, şükür edene veririm. Size de azabım şiddetli olur!" buyuruyordu. Nitekim bu şükürsüzlüğün sonu da öyle olacaktı. Kısa zamanda şükürsüz adamın işleri bozuldu. Çarşının en işlek yerindeki dükkânını satması dahi kurtarmadı cimri adamı. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek bile alamaz duruma düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağıza da acı haberi vermişti: "Bugün ekmek alacak kadar da para kazanamadım. Çarşıya in, tanıdığımız birinden ekmek parası iste!"

Kızcağız çarşıya inmiş, sattıkları dükkânın karşısında bir köşeye utana sıkıla büzülerek para isteyeceği bir tanıdık beklemeye başlamıştı. Bu sırada karşıdaki dükkândan kendini seyreden bir genç yaklaştı. "Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada?" diye ısrarla sordu. O da mecburen anlattı durumu.

-'Hiç paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek için bekliyorum burada!' deyince elini cebine sokan genç hatırı sayılır miktarda bir parayı uzattı. Ancak, kızcağız elinin birini arkasına saklayarak tek elle parayı almak isteyince gencin dikkatini çekti. "Elini neden saklıyorsun, bir yara bere varsa tedavi ettireyim, saklama. Allah bana imkân ihsan etti, şükrünü yapmalı, iyilik etmeliyim. Yoksa verdiği nimetini alır elimden." diye ısrar edince kızcağız durumunu açıklamaya mecbur kaldı: - Ben, dedi, bir yoksula ekmek vermiştim, yolda rastladığı babam sormuş, yoksul da ekmek aldığı evimizi gösterip bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayı ekmek veren elime öylesine bir indirdi ki, elim çarpık kaldı, kimseye göstermekten utanır oldum. Onun için saklıyorum elimi!

Bu açıklamayı dinleyen genç bağırmaya başladı:

-"Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, işte karşımda, siz de şahit olun.." diyerek toplananlara başladı gerçeği anlatmaya:

- Ekmeği isteyen yoksul genç bendim. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım, hem de seni bu halle baş başa bırakayım, buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu hissettim, bana ekmek veren kızcağıza ne kadar da benziyor, diye düşündüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkânını elinden alıp bana nasip etti. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi. Ben de aynı şükürsüzlüğe düşersem benden de alır bir başka şükredene verir. Haydi gel, nikâhımızı yaptırıp ekmek götürelim şükürsüz babana.

Birlikte yürüdüler ekmek veren eli kıran şükürsüz babaya doğru.



AHMED ŞAHİN
 

 
yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Geleceği düşünmek

Geleceği düşünmek
 


Geleceğini hiç düşünmeyen, umursamaz, vurdumduymaz bir insan gördünüz mü? Gördünüzse hayatının nasıl perişan, sıkıntı içinde gittiğine de şahit olmuşsunuzdur.

Aklı başında olan hiçbir insan hayat-memat meselesi olan böylesine önemli bir hususta boş ver anlayışı içine giremez.

Ya gerçek istikbal, yani gelecek olan kabir ve sonrası için umursamazlığa, vurdumduymazlığa, görmezden, duymazdan gelmeye, boşver havası içine girmeye ne dersiniz?

Kabir hadis-i şerifte bildirildiğine göre ya Cennet bahçesi, ya da Cehennem çukuru olabiliyorsa, bir iki gün, bir iki sene değil, hatta yüz sene değil yerine göre yüzyıllar, asırlar sürebilecek bir kabir hayatını Cennet bahçesi hâline çevirmek için var güçle çalışmayı akıllı bir insanın göz ardı etmesi hiç mümkün mü?

Resûl-i Ekrem (asm) Allah’ı, peygamberi tanımayan veya içten tanımadığı halde dıştan tanıyormuş gibi gözüken kimseler için kabrin bir Cehennem çukuru hâline geleceğini, Cehennem elbiseleri giyeceğini, kabrinden Cehenneme bir kapı açılacağını, Cehennem ateşinin sıcaklığı ve kavurucu rüzgârının sürekli vuracağını, kabrinin kemikleri birbirine geçecek şekilde daraltılacağını bildiriyor.

Allah’a ve Resûlüne bütün gönlüyle inanmış ve inandığı gibi yaşamaya çalışan bir mü’minin ise imanı sayesinde dünyasının olduğu gibi kabrinin de Cennet bahçesine döndüğünü biliyoruz. Onun için ise kabirde bir Cennet bahçesi hazırlanır, Cennet elbiseleri giydirilir ve kabrine Cennetten bir kapı açılır. Kabrinde Cennet meltemleri eser ve her tarafa güzel kokuları yayılır.1

Evet, kabri Cennet bahçesine çevirmek hayat kadar önemli bir meselesi insanın. Ölüm kalım meselesi. Bu ihmalin telâfisi mümkün değil. Geriye dönüşü olmayan bir yol ve yere gidiyor insan.

Öyleyse akıllı insan böylesine gelmesi kaçınılmaz bir hayat için gerekli hazırlığı yapan insandır. Ne güzel buyurmuştur Allah Resûlü (asm): “Akıllı; kendini bilen, söz ve hareketlerini kontrol altına alan ve ölümden sonrası için hazırlık yapan insandır. Ahmak ise nefsin arzularına uyup sonra da Allah’tan olur olmaz şeyleri istiyen insandır.” 2

Haşiyeler-Dipnotlar:

1- Buhârî, Cenâiz: 67. 2- Müslim, Cennet: 71; Ebû Davud, Sünnet: 24.


Şaban DÖĞEN

 yozgatnur66                           YOZGATNUR


Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Evham - takıntı durumlarından nasıl kurtulurum? (Obsesyon - komp

Evham - takıntı durumlarından nasıl kurtulurum? (Obsesyon - kompulsif)

 

Okurumuz:Allahın rahmeti üzerinize olsun. öncelikle böyle bir hizmetle karşılaşmış olmamın heycanını duyduğumu belirtmek istiyorum. benim bir takıntı hastalığım mevcut bununla ilgili olarak tıp çok yetersiz. "Rabbi inni messeniyyeş şeytani" diye bir dua okuyorum çok faydalı. ama özellikle beni saplantılarımdan tabela mezar taşı okuma, aynı hareketleri tekrar tekrar yapma, düz çizgi üzerinde yürüme vb zorunluluğu düşünce ve davranış işkencesinden kurtaracak dua veya başka bir öneriniz varmı?

 

Obsesyonunuz kompulsif bir yapı kazanmış... yani davranış boyutunda bir tür tedbir ile obsesyonunuzun sizde yarattığı gerginlikten kurtulmaya çalışıyorsunuz...

Öncelikle sizi tatmin edecekse şunu söyleyeyim;

Orada mikrop falan kalmamıştır... Veya o oranda bir mikrop olmayan yer yok zaten...

İkinci olarak;bu kadar hassasiyeti din adına taşımanız dinin başka rükünlerinde gösterdiğiniz bir eksiklik veya kompleks sebebi ile olabilir...

Taşıdığınız bu oranda bir hassasiyetin dinde yeri olmadığını bilmenizi isterim...


Eğer orada tıbben bir mikrop olmadığı veya bunun bir zarar vermediği bilgisi sizi rahatlatıyorsa ne ala...

Ama siz bence oranın temiz olup olmadığı sorunundansa neden böyle bir meselenin sizde takıntı haline geldiği üzerinde yoğunlaşın.

İç dünyanızda bir temizlenme isteği veya geçmiş yaşantınızda size temizlikle alakalı bir eleştiri sebebi ilede bu tür bir tepki yoluna gitmiş olabilirsiniz...

Her ne sebeple olursa olsun ibadet hayatınızın veya günlük hayatınızın zorlaşmasına müsaade etmeyin...

Bu tür takıntılar genelde kamil insan olmanıza engel olmak için kullanılmaktadır...

Ve unutmayın Allah size şüpheyi tedbir almanız için vermiştir...eğer şüphenizden şüphe ederseniz alacağınız hiç bir tedbir sizi rahatlatmayacaktır...


Çünkü siz sınırı aşmışsınızdır artık...şüphe edin...ama şüpheden şüphe etmeyin...


 

 

 

yozgatnur66

 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Strese Mahkûm muyuz?

Strese Mahkûm muyuz?

 

Gün boyu yoğun bir iş temposu yaşayan Ahmet Bey’in, akşam saatlerinde yetişmek için acele ettiği önemli bir toplantısı vardı. Toplantı saati yaklaşmıştı. Ahmet Bey, hazırlığını yapıp yola çıktığında trafiğin oldukça yoğun olduğunu gördü. Her şey hazırlanmış, salondakiler onun konuşmasını bekliyordu! Böyle önemli bir toplantıya geç kalırsa ne olacaktı? Davetlilere karşı mahcup düşmeyecek miydi? Bunları düşünürken yol bir türlü açılmıyor, trafik ilerlemiyordu. Dakikalar geçmesine rağmen, durumda bir değişiklik yoktu. Bu sırada midesinin şiddetli şekilde ağrımaya başladığını fark eden Ahmet Bey, yolculuğun ilerleyen zamanlarında sırtının ter içinde kaldığını, el ve ayaklarının kıpır kıpır olduğunu, ensesinden kafasına doğru bir ağrının yayıldığını hissetti. Ahmet Bey’i, fizyolojisini bozacak kadar tesiri altına alan şey neydi?

‘Gerginlik, huzursuzluk, endişe, baskı, tehlike’ gibi mânâları hâvî stres, kişinin içinde bulunduğu menfî ruh hâlini yansıtan bir tâbirdir. Stres ile kaygı genellikle bir arada bulunur. Herhangi bir konuda tedirginlik ve endişe hissetmek, stresi artırır. Hissedilen baskı artmaya başladığında, akut ve kronik dönemde bazı belirtiler ortaya çıkar. Kişi baskı altına girdiğini hemen fark etmeyebilir.

Ahmet Bey misâlinde, her şey yolunda giderken âniden sıra dışı, tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştır. Gün içinde yaşanan yoğun iş temposunun getirdiği strese, ‘toplantıya geç kalma’, ‘işlerin aksaması’, ‘insanlara karşı mahcup olma’, ‘başarısız olma’ endişeleri de eklenince tehlikeli bir durum gelişmiştir. Kronik baskı ve bunun üzerine binen akut stres, ciddi problemlere de yol açabilir. Ahmet Bey’in başlangıçta yoğunluk sebebiyle ortaya çıktığını düşündüğü bu hâdise, ‘toplantıyı kaçırma’ düşüncesiyle birleşince büyümüştür. Beynin vazifeli olduğu tehlike sinyalinin başlatılması, vücudun sempatik sisteminin harekete geçirilmesini sağlar. Kan şekeri artırılarak, korunma veya kaçma cevabı üretilir.

Sempatik uyarılma ve faaliyet sırasında kana, kalb atışlarının ve kan dolaşımının artırılmasında vazifeli adrenalin, noradrenalin, glukagon gibi hormonların salınması emredilir. Bunu mide salgısının artırılması, terleme, nefes alıp vermede hızlanma ve hareket sisteminin uyarılması takip gelir. Kadîr-i Zü’l-Celâl’in mükemmel bir şekilde yarattığı bu sistem sayesinde, vücut gereken cevabı vermeye teknik olarak hazırdır. Ancak bu tehlike hissi uzadığında kaslar güçsüzleşir, kasılmaya başlar; baş ağrısı, yorgunluk, irkilme, tedirginlik, huzursuzluk ve gerilim artarak devam eder.

Sürekli ‘tehlike içinde olma hissi’, vücudu gerilime iterek bazı organlara zarar verir. Stres altındaki kişilerde bilhassa baş ağrısı, kas gerginliği, çabuk yorulma, bitkinlik ve hâlsizlik gibi emarelerin yanısıra bağışıklık sistemi ile kalb-damar hastalıkları da ortaya çıkabilir. Stresin azaltılması, bu yüzden mide asidinin aşırı salgılanmasına bağlı ülserlerin tedavisinde mühimdir. Ayrıca sindirim sistemi problemleri, mantar gibi değişik enfeksiyon hastalıkları da vücudun baskı altında kalmasıyla artış gösterir. Kişinin tehlikeden korunması için bazı organları fazla çalıştırılırken, rahatlık döneminde gerekli olan bazı sistemleri de dinlenmeye alınır.

Aşırı tahammülsüzlük, çabuk sinirlenme, âni tepkiler verme, öfke kontrolünde güçlük, aşırı uyuma veya uyku bozuklukları, bunalma hissi, ölüm korkusu gibi psikolojik durumların yanısıra, çarpıntı, ellerin sürekli terlemesi, baş dönmesi, baş ve mide ağrısı, gaz şikâyetleri, hazımsızlık, nefes alıp vermede sıkıntı, göz kararması, hipertansiyon, iştahsızlık veya aşırı iştah, bulantı, kusma gibi fizikî emareler de aşırı endişe ve stresin neticeleridir. Ayrıca âni kalb krizleri, gerilim ve huzursuzluğun sebep olduğu hipertansiyon ve felçler, âni bayılmalar aşırı stres ve endişe neticesi karşılaşılabilecek önemli problemlerdendir.

Keskin sirke küpüne zarar’ atasözünü burada hatırlamakta fayda var. Gerilim, endişe, tedirginlik ve stres gibi hoş olmayan durumların uzun süre devam etmesi mutsuzluk, karamsarlık, her şeyin tehlikeli ve kötü olduğu hissinin kişide kalıcı hâle gelmesine sebep olabilir. Uzun gerilim dönemlerinin sebep olduğu uzun mutsuzluk dönemleri beraberinde kaygı problemini getirir. Vücudun genel sistemlerine tesir eden problemlerin ortaya çıktığı kaygı ve mutsuzlukta, immün sistemde, dolaşım, sinir, sindirim ve üreme sistemlerinde bazı fonksiyonel problemler görülebilir.

Kaygı ve mutsuzluğun zihne tesirleri
İnsan psikolojisine menfî tesir eden tedirginlik, kaygı ve üzüntü gibi durumlar detaylı şekilde incelenmektedir. Depresyondaki kişiler buna misâl verilebilir. Depresyon, kişide yoğun üzüntüye sebep olan bir hastalıktır. Depresyondaki kişiler sık sık unutkanlıktan yakınırlar. Bunun sebebi, zihnin hatırlama ve kavrama fonksiyonlarının bu dönemde yavaşlamasıdır. Kişi her gün bir defada okuyup anladığı köşe yazısını depresyona girdikten sonra ancak birkaç defa okumakla anlayabilir. Ayrıca yemeği ocakta, eşyalarını gittiği yerlerde unutma, her zaman hatırladığı telefon numaralarını hatırlayamama depresyondaki kişilerde sık görülen durumlardır. Bu kişilere, hatırlamak, öğrenmek, dikkatini toplamak, bir şeyler söylemek, konuşmak çok zor ve yorucu gelir.

Aynı şekilde kaygı da, kişinin hatırlama ve yorumlama sürecine menfî yönde tesir eder. Bu duruma, panik ve aşırı kaygı hâlindeki birinin söyleyeceği her şeyi unutması, tahtaya kalkan aşırı heyecanlı bir talebenin bildiği şeyleri dahi söyleyememesi misâl verilebilir. Yukarıdaki hikâyecikte belirli bir süreç içinde yaşadıkları anlatılan Ahmet Bey’in, toplantıya yetişse bile, bu kadar stres altında iken verimli bir toplantı yapması hayli zordur. Zihnî faaliyetler; anlama, konsantrasyon, kaydetme (hafızaya alma), kaydedilen bilgiyi çağırma (hatırlama) ve kullanma, yeni ve eski bilgileri bir araya getirip netice çıkarma, plânlama, organize olma şeklinde sıralanabilir. Beyin hücreleri (neuron) arasında irtibat ve haberleşme için yerleştirilmiş onlarca sinir iletim molekülü (neurotransmitter) vardır. Dopamin, serotonin ve noradrenalin bunlara misâl verilebilir. Bugünkü bilgilere göre bunlar, Allah’ın beynin işleyişine vesile olmaya yönelik vazifelendirdiği harika moleküllerdir. Akılsız ve şuursuz moleküllerin böyle önemli vazifeleri kendi kendilerine yapmalarının mümkün olmadığını biliyoruz. Maalesef pozitivist anlayışa sahip bazı uzmanlar, üzüntü ve kaygı durumlarında bu sinir ileticilerinin miktar ve dağılımının değiştiğini görünce, kişinin zihnî faaliyetlerinin bozulmasını tamamen bu moleküllere bağlamaktadır. Hâlbuki bu maddelerin eksikliği veya fazlalığı gibi hususları sadece organik sebeplere bağlamak yerine, kalbî, ruhî, nefsî ve diğer birçok mânevî lâtifeyle birlikte değerlendirmek insanı anlama açısından daha faydalı olacak ve rahatsızlıkların tedavisine yönelik müspet neticeler verecektir. Son zamanlarda dikkatler leptin adı verilen maddeye çevrilmiş, stres durumunda yağ hücrelerinden daha fazla salınan bu maddenin iştaha tesir ettiği görülmüştür. Tıbbî bilgiler arttıkça, insanın bütün hücrelerinde muazzam bir yaratılış mu’cizesinin her an tecelli ettiği görülmektedir. Mikro seviyedeki bu şuursuz varlıkların kendi başlarına, bir Hakîm-i Ezelî olmadan hareket etmeleri düşünülemez.

İmtihanlarda stres yaşayan kişilerde değişik fizikî ve ruhî şikâyetler, kaygı belirtileri olabilmektedir. Bilhassa mâneviyata açık kişilerde telkin, konuşma, teselli ve tevekkülle stresin azaltılması, endişe ve sıkıntıların giderilmesi mümkündür. Öğrenme ve eğitim sürecinde aşırı kaygı ve stres taşıyan faaliyetlerin beyne menfî tesiri vardır. Şiddet ihtiva eden oyunlar ve gerilime yol açan tv programları beynin öğrenmeye hazır hâle gelmesini engeller. Şiddet sahneleri ile dolu bir oyun oynadıktan veya program seyrettikten sonra müdafaa ve mücadele konumuna girmiş olan sinir sisteminin, öğrenmenin olacağı daha rahat bir vaziyete geçmesi uzun zaman alır. Bu sebepten ders çalışmadan hemen önce ve sonra bu tür faaliyetlerin kısıtlanması gerekir. Kaygı ve baskı altındaki öğrenme ortamları, ders çalışma süreçleri, uzun dönemde başarıya menfî tesir eder. Bu tür durumlarda, problem kendini göstermeden tedbir almaya çalışmak gerekir.

Bu tür hislerin Rabb’imiz tarafından insanlara verilmesinin bir hikmetinin olduğu düşünüldüğünde, hafif seviyedeki gerilimin insanı çalışmaya sevk edici, vazife ve mesuliyetlerin yerine getirilmesinde teşvik edici olduğu söylenebilir. Kişinin vicdanın sesini dinlemesinde, haram ve helâle dikkat etmesinde, ahlâkî kaidelere uymasında, hassasiyetinden ve vazife şuurundan doğan belli bir miktar gerilim önemlidir. Ancak stresin genellikle menfî mânâlar taşıdığı düşünüldüğünde, bunun bir stres olmadığı, vicdanî muhasebe neticesi ortaya çıkan bir hassasiyet olduğu ortadadır.

İbadetlerin hikmetlerinden biri
Kılınan namazların, alınan abdestlerin, insanın mânevî yanına dönük desteğin, sıkıntıyı paylaşmanın, istişarenin, tevekkül ve hizmet düşüncesi ile yapılan işlerin, dünya işlerine aşırı ehemmiyet vermemenin, stresten korunmada büyük faydaları vardır. Fânîliği ve âcizliği kabullenerek hayata bakış açısını kulluk şuuruyla şekillendirmek, stres ve kaygıdan uzak kalmada rahatlatıcı tesirler sağlar. Dua ve inancın kişinin mânevî dünyasına getirdiği huzur, fizikî yapısına da müspet tesir eder.

Fıtrata zıt yönlendirmeler ve aşırı şekilde telkin edilen ferdiyetçik günümüz insanının stresini artırmaktadır. Hayatın bir imtihan olduğu hakikatinden hareketle dünyada karşılaşılan bazı zorlukları kader veçhesinden değerlendirmek faydalıdır. Yalnızlıktan mümkün olduğunca uzak durarak insanlarla diyalog hâlinde bulunmak, kişiyi hayli rahatlatacaktır. Ancak bazı insanlar yapı olarak stres ve kaygıya müsaittir. Rekabetçi, aceleci, sabırsız ve öfkeli kişiler, mükemmeliyetçi mizaca sahip olanlar, kaygı bozukluğu ve psikolojik travma yaşayanlar buna misâl verilebilir. Bu kişilerin biyolojik yapılarından mütevellit sıkıntılarını psikolojik olarak tedavi ettirirken, mânevî dinamiklerinin takviye edilmesi mühimdir.

Günümüz insanının ciddi problemlerinden biri hâline gelen kaygı ve stresin içtimaî yönü de bulunmaktadır. Gerek basın ve yayın yoluyla gerekse sosyo-ekonomik problemler sebebiyle devamlı kaygı ve stresin pompalandığı bir içtimaî yapıda, kişilerin psikolojik durumu daha kolay bozulur ve toplumun dinamiklerini temelinden sarsan bir süreç yaşanır. Günümüzde yaşanan bu tür içtimaî problemleri sebep ve neticeleriyle değerlendirdiğimizde, insanlığın mânevî dinamiklere olan ihtiyacını bir kez daha net şekilde görmekteyiz.

Dr. Hasan AYDINLI 'nın yazısı iktiba edilmiştir!

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <