Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Cesur Kime Denir ?

Cesur Kime Denir ?
 
 


Ahir Zamana Dair bir hadisinde, “Deccal’ın yanında su ve ateş bulunur. Onun ateş dediği su, su dediği ateştir” diye haber verir kudsî nebi.

Bu hadis, ahir zamanda yaşanacak bir aklî ve ahlâkî altüst oluşun habercisidir esasında. Aydınlığa karanlık muamelesi yapılacak, karanlığın yolcuları aydınlık edebiyatı yapacaktır. Doğruya yanlış, yanlışa doğru denilecektir. Gözleri hakikati görebilenlere körlük izafe edilecek, gözleri hakikate körleşmiş olanlar yol göstericilik edası takınacaktır. Şuuru uyanık olanlara gafil denilecek, şuursuzlara uyanık tabir olunacaktır.

Bu altüst oluşun değişik tezahürlerini hepimiz görüyoruz. Dün ‘hayâ’ gibi bir erdemle dolaşan nice insan, bugün ‘sosyofobi’ ile tavsif edilir oldu artık. Hayâsız niceleri ise, ‘kendisiyle barışık.’ ‘Çılgınlar gibi eğlenen’ler akıllılığı kimseye bırakmıyor, çılgınlığa ve eğlenmeye başvurmadan hayattan zevk ve huzur devşirenlere yabanî gözüyle bakılıyor. Ayaklar baş oldu, başlar ayaklar altına alınmak isteniyor.

Ve bir de, ‘cesur’luğu var bu altüst oluşun. Asıl pehlivanı, ‘nefsini yenebilen’ olarak tavsif etmişti kudsî nebi; şimdilerde aklını ve iradesini nefsin eline teslim edenlere ‘kahraman’ pâyesi veriliyor. “Kral çıplak” hikâyesini herkes biliyor da, bu hikâyedeki hınzır terziyi bugünün modacılarına, kralı da mankenlere veya sosyeteye uyarlayana rastlanmıyor. ‘Giyinmek’ derken, ‘soyunmayı’ kastediyor niceleri... Sonra da, bir ‘cesur’ edebiyatı almış başını gidiyor. Arsızlığa tavan yaptıranlara ‘cesur’ deniliyor artık. Birileri için ‘çok cesur’ deniliyorsa, çoğu zaman, “Açıkça ahlâksızlık yapmaktan çekinmiyor” anlamı kastediliyor.

Suya ateş, ateşe su denilir hale gelen şu zamanlarda, ‘cesur’ ünvanının ve ‘cesaret’ sıfatının kullanıldığı bir başka alan daha var. Deccal hadisinin verdiği habere denk düşen, başka bir alan...

Entellektüel alanda da, ‘cesur’ deniliyorsa biri için, biliyorsunuz ki, ‘Allah’ın dini hakkında ağzına geleni söyleyen’ birinden bahsediliyor. Ya da, sırtını küresel muktedirlere, küresel müstekbirlere yaslayıp içinde bulunduğu ülkenin, içinde doğup büyüdüğü toplumun dini, yaşayışı, kültürü hakkında her türlü yergiyi yapabilen birinden... Egemen güçler karşısında en ufak bir entellektüel direnç gösteremeyen, ama kendi yaşadığı ülkenin insanına, inancına, itiyadına demediğini bırakmayan birinden...

Bunun örneklerini dün gördük, bugün de görüyoruz. Bunun çoktan ölmüş gitmiş örnekleri de var, yakın zamanda ‘cesaret’ine dair baygınlık verici bir retorikle toprağa terkedilen örnekleri de, yaşayan örnekleri de...


Yakın zamanda bir taze ölüm vesilesiyle bir kez daha gördük ki, bu ülkede ‘entellektüel bir cesaret’le anılmak istiyorsanız, yapacağınız şey son derece basit... Modern Batının yerleşik değerlerini, bütün dünyanın ve bütün zamanların genelgeçer evrensel değeri olarak görecek; küresel egemen güçlerin alkışlarını baştan garanti bilerek, bütün semavî dinlerin tarif ettiği değerlere savaş ilan edeceksiniz. Zinayı özgürlük, eşine ve evine sadakati esaret diye tarif edeceksiniz. ‘Kadın hakları’ üzerine bıktırıcı bir söyleme sahip olacak, ama “Tesettürümle okumak istiyorum” diyen kızların uğradığı hak ihlaline ya seyirci yahut ihlalciler lehine müdahil olacaksınız. ‘Kariyer sahibi kadınlar’ dilinize pelesenk olacak, tesettürü yüzünden kariyeri mahvedilen kadınların karşısında duracaksınız.

Yazdıklarınız Allah’a karşı, dine karşı, dindara karşı ise, cesursunuz...

Yazdıklarınız Allah için, din adına, dindar lehine; egemen güçler, egemen ideolojiler, egemen yaşam tarzları aleyhine ise, size lâyık görülecek sıfat asla ‘cesaret’ olmayacak.

Cesur yazarlar gelip geçiyor bu ülkede tarih sahnesinden...

Cesur yazarlar yazıp çiziyor bu ülkede...

Ne de cesur yazarlar...


Salman Rüşdi’lerin, Teslime Nesrin’lerin, yalancılığı ayyuka çıkmış Ayan Hırsî’lerin hakaretnâmelerini ‘düşünce özgürlüğü’ adına savunurken pek cesur; ama başörtüsü mağdurları sözkonusu olunca ya sus-pus, yahut egemenlerin avukatı...

İslâm’a karşı lâf söylerken pek cesur, ama bir ay boyu attığı bombalarla 370’i çocuk olmak üzere 1000 Lübnanlı masumu öldüren İsrail karşısında sus-pus.

Güçlünün yanında, zayıfın karşısında...

Güçlünün yanında, haklının karşısında...

Bu oyuna gelmeyeceğiz.

Ateşe ateş, suya su, doğruya doğru, hakka hak, yalana yalan, zinaya haram diyeceğiz...

Ellerinden geleni ardlarına koymayıp, ağızlarına geleni söylemekle bizi korkutsalar da...

Ve’s-selâmu alâ meni’t-tebea’l-hüdâ!

Ve’l-melâmu alâ meni’t-tebea’l-heva!




Metin KARABAŞOĞLU
 
 
 
 
yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ramazan Müslümanlığı mı yoksa?

Ramazan Müslümanlığı mı yoksa?
 
 

Bir hadis-i şerif bize şöyle bir hatırlatmada bulunmaktadır: - Allah için yapılan ibadetlerin en makbulü, (az da olsa) en devamlı olanıdır!..Evet, böyle tarif ediyor Efendimiz (sas) Hazretleri makbul Müslümanlığı.. Az da olsa devamlı olanıdır!..

Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu beş vaktine beş daha ilâve etmiş, sabahlara kadar namaz kılmış, akşamlara kadar da oruç tutmuş.. Elinden tesbihini, başından takkesini düşürmeyen bir sofu insan hâline gelmiş, ama bu titizlik ve dikkat, sadece Ramazan ayına mahsus kalmış, Ramazan'dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî görevler gelecek Ramazan'a bırakılmış. Yani devamlı değil..

İşte bu, Allah yanında makbul olan tutum değildir. Allah'ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, göz, kulak gibi sayısız nimetleri nasıl sadece Ramazan ayına mahsus kalmıyor, ömür boyu kullanılıyorsa, O'na olan ibadet ve itaatimiz de Ramazan ayına mahsus kalmamalı, ömür boyu devam etmeli, son nefese kadar sürmelidir. Hatta insan nasıl havasız, susuz yaşayamazsa, biz de ibadetlerimizi yapmadan yaşayamaz hâle gelmeliyiz.

Yaşadığımız mübarek Ramazan ayı bize bu düşünceyi vermeli, bu alışkanlığı kazandırmış olmalıdır. Bu sebeple de Ramazan ayı sonunda bu konuyu kendi vicdanımızda iyice düşünmeli, Ramazan'da kazandığımız iyilik ve ibadet alışkanlıklarımızı Ramazan'dan sonra da firesiz devam ettirme kararında olmalıyız..


Şayet böyle bir tefekkürümüz olur da Ramazan sonunda böyle kesin bir karar içinde olursak, Ramazan'ın feyzinden tam istifade edenlerden olduğumuzu düşünebiliriz. Çünkü aldığımız bu karar dinî hayatımızı firesiz devam ettirme kararıdır. Hayatımızı değerlendirme adına bundan daha mühim bir karar olamaz Ramazan'dan sonra..

Zaten sorumluluk sahibi insan dindarlığını, Ramazan ayına inhisar ettiremez, Ramazan'dan sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gömleğini giyemez. Belki Ramazan'da kazandığı bu güzel alışkanlıklarını iyice benimser, Ramazan sonrasında da aynen devam ettirme kararını tereddütsüz alır. Böylece ömür boyu dinî hayatını sürdürme niyetini bir daha tazelemiş olur. Hadis-i şerifin tarif ettiği Müslüman halini alır. Ne diyor hadis-i şerif?:

- Allah için yapılan ibadetlerin en makbulü, (az da olsa) en devamlı olanıdır!

Onun için 'Ramazan gitti, dinî hayat bitti' diyemez. Ramazan gider; ama dinî hayat ömür boyu devam eder. Çünkü kimse Ramazan Müslüman'ı durumuna düşmek istemez.

1960'larda görev yaptığım Süleymaniye Camii'nde baş imam Sadık Efendi, Ramazan Müslüman'ını şöyle bir misalle tarif ederdi: Bayram sabahı namazdan sonra kendisine yaklaşan biri, şöyle der:


- Hocam, Ramazan boyunca vaazlar verdiniz, teravihimizi kıldırdınız, bize hakkınız geçti helal edin. Gelecek Ramazan'da yine görüşmek üzere haydi Allah'a ısmarladık!

Bayram namazından sonra camiden böyle helalleşerek ayrılan Ramazan Müslüman'ı başında takkesi, elinde de tesbihi ile evinin yolunu tutar. Kapıya gelince hanıma seslenir:

- Hanım aç kapıyı da al şu takkeyi, tesbihi sandığın en emin yerine sakla. Gelecek Ramazan'da bunlar bana yine lazım olacak. O zaman eksiksiz isteyeceğim senden bunları. İşte bu tip aylık Müslümanlık Allah'ın ve Resulünün istediği Müslümanlık değildir. Hadis bu yanlış anlayışı şöyle tashih etmektedir:

- Efdalü'l a'mali edvemühâ! Amellerin en efdali, en devamlı olanıdır. Ramazan'dan sonra bırakılanı değil.

Gönlümüzün istediği, Ramazan ayında başlattığımız dinî titizliğimizi ömür boyu devam ettirmek, bin aydan hayırlı Kadir Gecesi'nde kazandığımızı, diğer gecelerde kaybetmemektir.. Sizin de böyle düşündüğünüzü düşünüyor, İslamî hayatınızda ebedilikler diliyorum.



AHMED ŞAHİN

 
 
 
 
yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

İşlediğimiz günahların altı saat sonra yazıldığı hakkında bilgi

İşlediğimiz günahların altı saat sonra yazıldığı hakkında bilgi verir misiniz?


Peygamberimizin (s.a.s) açıklamalarından öğrendiğimize göre; bu meleklerden kulun sağ tarafındaki iyilikleri yazar. Sol tarafındaki melek sağ taraftakinin emrindedir. İnsan bir iyilik işlediği vakit, hemen sağ taraftaki melek on sevap yazar. Fakat (hemen helallaşılmayan kul hakları hariç) bir günah işlendiğinde sağ taraftaki melek sol taraftaki meleğe- ki bu yazmak istediği halde- yazmayı bırak, altı saat bekle, belki pişman olur, Allah'a tevbe istiğfar eder; eğer tevbe ve istiğfar etmezse bir günah olarak yaz, diye söyler

Haşiye-Dipnot:
(Suyûtî, Cem'u'l-Cevamı' 6624 nolu hadis, ed-Dürri'l-Mensur, ilgili âyetlerin tefsiri, V, s. 47, Mısır, 1314; Ali el-Muttekî, Kenzu'l Ummâl, 10192, 10212 nolu hadisler, Lakkanî, Şerhu Cevhereti't- Tevhid, Mısır, 1375/1955, s.210).

 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Tarih ve gençlik

Tarih ve Gençlik
 
 Gençlik gelecektir. Gençlik şekillendirir geleceği. Geleceği inşa eden işçi de mimar da gençliktir. İnşaat malzemesini geçmişten alsa bile. Bu nedenle her yenilik ilk önce gençlikten başlar. Her yeni soluk gençliği hedefler. Çünkü gençlik dinamizmdir, harekettir. Bazen fırtına olur yıkar gençlik, bazen sel olur boğar. Bazen de her şeyi yeniden yapar gençlik. Deli deli akar kanı. Çünkü delikanlıdır gençlik.


Akifte Asım, Fikrette Haluktur gençlik. Çünkü o umuttur. Atalarının uğraşıp da ulaşamadıklarının umudu. Umut ise hep bu günden daha güzel ve daha iyidir. Bütün iyilik ve güzellikler umutta saklıdır. Umut hep gençtir, genç ise hep umut. Genç asidir. Otorite ile iyi geçinemez. Otorite bazen babadır, bazen öğretmen, bazen de devlet. Engeller otorite genci. Onu kıskanır. Hem de, genci yine kendinden kıskanır. Genç o kadar büyük bir umuttur ki, onu kendi haline bırakamaz. Kendi haline bırakırsa kime varacağı tahmin edilemez.  Belki de umut olan isyankârlığıdır gencin. Babanın içinde yaşayıp ta kabullenemediği ve değiştiremediği statükoya karşı değişim umududur.

 

Ya sonrası? Evet, asıl olan sonrası. Gelecek elbette bir gün gelecektir. İşte o zaman gence yüklenen umutlar gerçekleşecek midir? Bu meçhul. Bu yüzden gelecek ve umut olan gençliği nasıl ve ne şekilde yetiştireceği problemi her toplum için kafa yorulan bir konu olmuştur. Nasıl yetiştirilmelidir gençlik? Mevcut duruma göre mi yoksa nasıl bir şekil alacağı bilinmeyen geleceğe göre mi? Hangi özelliklere sahip olmalıdır genç? Toplumların yüz yıllar boyunca karar veremediği konu budur. Onun yabancılaşmasını istemez toplum. Gencin yabancılaşması demek, toplumun geleceğinin olmaması demektir? Çünkü bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan değerleridir. Eğer bu değerleri geleceğe taşıyabiliyorsa o toplum gelecekte de var olacaktır.

 

Onu gelecekte yaşatan elbette bu günün gençliği olacaktır. Genç yarındır. Bugün olanlar yarın olmayacaklardır. Bu gün bilenler yarın bilemeyeceklerdir. Bu nedenle yarın yapacak olan da bilecek olanda velhasıl olacak olanda odur. Kabul etmek lazımdır ki, gencin yarının ihtiyaçlarına göre yetişmesi gerekir. Ama yarın gencin neye ihtiyacı olacağı meselesi herkesin kolayca cevap verebileceği bir konu değildir. Ama bugünü inşa edenlerin kılavuzuna bakarak biz de yolumuzu aydınlatabiliriz. İlk akla gelenin çok çalışmak olduğu açıktır. Ancak inşa etmek gibi bir ideali olanın zaten büyük bir azim ile amacı doğrultusunda bir hayat süreceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktur. Zaten ideal sahibi olan bu doğrultuda bir hayat sürer. Canını bile ideali için verenler vardır. Ulubatlı Hasanın surlardan aşağı düşerken yüzündeki gülümseme idealine ulaşmış olan bütün insanların iç huzurunun dışa yansımasından başka bir şey değildir. İdeali şahadettir. Allah Tealanın insanları "onlara ölü demeyin" diye uyardığı şehitlik. Trabzon seferi sırasında günlerce at sırtında sarp yollarda yolculuk yapan Fatih Sultan Mehmede, Trabzon Rum İmparatorunun müttefiki Akkoyunlu hükümdarı "Uzun Hasanın annesi bu kadar sıkıntı bir Trabzona değer mi?" dediğinde Fatihin cevabı, ideali için hayat süren insanlara güzel bir örnektir. "Ana bizim amacımız toprakperestlik değildir, İlayı kelimetullah için bu zahmeti çekmekteyiz." Genç ayran gönüllüdür. Çok sevdiğinden hemen vazgeçer.  Ya da sevdiğini zannettiğinden… Onun vazgeçemeyeceği sevgiler sevgisini bulduğunda neler yapabileceğini anlatmaya kalem yetmez. Bu anlamda gencin öğrenmesi gerekenler içine "aşk"ı da koymak gerekir. Çünkü gence istikamet verecek ya da bastığı yeri anlamlandıracak olan aşktır. İşte o zaman genç ayran gönüllü ve maymun iştahlı olmayı bırakır. Mutlu olmasını o zaman öğrenir genç. Çünkü mutluluk bir şeylere sahip olmak değildir. Mutluluk hem sahip olduklarının kıymetini bilmektir, hem de sahip olma ihtimalidir. Yani "Aşık " tüketildikçe çoğalan "eks aşklar galerisi"nin fettan sahibi olamaz. Zaten tüketilen şey aşk değildir. Günümüzde içi boşaltılan kavramların başında gelir aşk. Çünkü genci istikametinden çıkaracak en önemli argümandır. Sonuçta gence kurulan tuzaklar da çok fazladır. Bu tuzaklara düşen gencin çok olduğu gibi.

 

Genç mazinin aynasıdır biraz da. Geçmişine baktığınız toplumun gencini de tahmin edebilirsiniz. İttihatçıları yetiştiren, o çok eleştirdikleri "İstibdat" deyip aşağıladıkları II. Abdülhamid dönemi değil midir? Ya da İttihatçıları suçlayanlar neden sorgulamazlar onları yetiştirenlerin hatalarını. Kimse kendini kandırmasın. Ne gençler ne de ak şaçlılar. Bakıp bakıp "Bizim zamanımız da böyle miydi canım" diyenler de, "Bu moruk da ne diyor karrrdeşim" diyenlerde. Çünkü geçmişi olmayan ve geçmişten etkilenmeyen genç yoktur. Reddederken de geçmişin etkisindedir genç kabul ederken de. Çünkü o geçmişin doğurduğu ve emzirdiği bir çocuktur.

 

Bu gün reddetse de, emdiği sütün bozuk olup olmadığı onun davranışlarını ve karakterini etkileyecektir. Burada soruyu ak saçlılara sormak gerekir. Gence verdiğin süt nasıl bir süttür?  Bu gün gence bakıp saçını başını mı yolduracak, yoksa arkasından hayır dualar mı okutacak bir süt? Sonuçta geldiğimiz nokta"Gençler düşünebilseydi, yaşlılar yapabilseydi" noktasıdır. İşte bu durumda tarihi bilmek gencin karakterinin oluşmasında çok önemli bir rol oynar. Çoğu zaman tarihten öğrendikleri sayesinde, tekerleği yeniden icat etmez. Bunun için zaman ve enerji harcamaz. Ufku açılır. Neler yapabileceği konusunda kendini kısıtlamaz. Tarih biliminin insanlığa ne verdiğini şöyle formüle edebiliriz. İbret ve şuur. Sobaya elini sürdüğünde yandığını öğrenen çocuk nasıl bir deneyim sahibi olursa, tarih okuyan da elini sürmeden sobanın yakacağını öğrenebilir. Bu aslında bir çocuk için çok küçük bir kazanç gibi gelebilir. Ancak o çocuk Yavuz ise kazancın büyüklüğü zannederim anlaşılabilir.

 

Yıl 1402. Yer Ankara, Çubuk Ovası. Bir tarafta doğunun Sultanı Timur, bir tarafta Batının Sultanı Yıldırım Bayezid. Timurun yanında Anadolu Beyleri vardır. Yıldırımın yanında da karşı tarafta beylerinin olduğunu bilmeyen Anadolu askerleri. Uyarıları dikkate almayan Sultan hemen saldırıya geçmez. Ertesi günü bekler. Bu arada beyler ve askerler birbirinden haberdar olur. Sonuçta Savaş başladığında askerler karşı tarafa geçer. Sonuç malum. Yıl 1514. Yer Van, Çaldıran Ovası. Yavuz Sultan Selim, Çaldırana gelir gelmez derhal bir harp meclisi topladı; askerin istirahati için harbin yirmi dört saat tehiri mi yoksa sabahleyin şafakla beraber harp edilmesi mi muvafık olacağı görüşüldü. Vezirler birinci seçeneğin doğru olduğunu söylediler. Çünkü asker yorgundu. Başdefterdar Pirî Mehmed Çelebi, asker arasında Şah İsmaile taraftar bulunması ve bilhassa akıncıların büyük bir kısmının Alevî olmaları sebebiyle bunların karşı tarafla anlaşmadan evvel harbe girilmesinin daha uygun olduğunu söyledi. Başdefterdarın bu görüşü Yavuzun hoşuna giderek: "İşte yegâne rey sahibi bir adam, yazık ki vezir olmamış" demiş ve sabah şafak sökerken savaşın başlamasına karar verilmiş ve ertesi gün savaş başlamıştır. Yani Yavuz Sultan Selim kendisinde yaklaşık bir asır önceki hataya düşmemiştir.  Tarih bilmekle elde edilen kazancın büyüklüğü burada ortaya çıkıyor. Bugün tarih bilmemekle hangi hataları tekrar ediyoruz. Biliyor muyuz acaba? Ya da bu soruyu şöyle sormak lazım. Bilmek istiyor muyuz? Tarihin gence şuur kazandırdığı meselesine gelince. İdealsiz bir gencin kimlerin işine yaracağını iyi tespit etmek gerekir. İdealsiz insan rotasız gemiye benzer. Ne nereye gideceği bellidir, ne de nereden gideceği. Rotası olmadığı için kendisi için tuzak olabilecek pek çok limandan birisine demir atabilir. Hatta bu liman onun sonu bile olabilir. Bu sebeple gencin bir idealinin olması gerekir. Peki ama bu ideal ne yönde olacaktır? İşte burada tarih bilgisi devreye girer. Abisi okul birincisi olan bir öğrenciden de arkadaşları ve öğretmenleri böyle bir başarı bekler. Ya da kendisi en azında bu başarının öyle imkânsız bir şey olmadığını bilir. Zihnen bu genç diğerlerine göre böyle bir başarıya daha yakındır.

 

Amerikanın bağımsızlığını kazandığı 1776da ABD ticaret gemileri, Atlantik kıyısındaki Avrupa limanlarına geliyordu. 1785 Temmuzunda, İspanyol Limanı Cadizin açıklarında Maria ve Dauphin adlı ABD gemileri, Osmanlının deniz akıncıları tarafından ele geçirildi. ABDli gemiciler, Cezayirde uzun yıllar tamirat ve inşaat işlerinde çalıştırıldılar. 11e yakın ABD gemisi 1793te de içindeki 105 gemiciyle ele geçirilip Cezayire götürülünce, ABD Kongresi, 27 Mart 1794 günündeki oturumunda başkana bir savaş filosu kurması için harcama yetkisi verdi. Ancak daha sonra Amerika Osmanlı ile bir antlaşma yapmak zorunda kaldı. Yani Modern dünyanın süper gücü, Osmanlı İmparatorluğuna bağlı Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı tarafından vergiye bağlanmıştı. Bu antlaşma ABDnin İngilizce dışında bir dilde Türkçe imza attığı ilk ve son anlaşması olmuştur.

 

Burada can alıcı şu soruyu sormak gerekir. Bu tarihi geçmişi bilen genci kim, nasıl tutabilir?

 

Orhan Sancaktaroğlu

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Din konusunda rastgele konuşmamak gerek!

Din konusunda rastgele konuşmamak gerek
 
  
 
   Tesettürü, başörtüsünü başka adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır.

Tesettüre, başörtüsüne bazı mülâhazalarla karşı olabilirsiniz, ama bunun İslâm'da olmadığı gibi iddialar ileri süremezsiniz. Hele hele, en basit meselelerde bile bir uzmanına müracaat ederken, akıl ve ilim bunu böyle yapmayı gerektirirken, Allah'ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda da rastgele konuşamazsınız. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-i aklîliktir, gayr-i ilmîliktir, had bilmemektir. En azından, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet İşleri Teşkilatımız var, ona bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu var, bunlara müracaat edilir ve onların sözü dinlenir.

   Bu, meselenin bir buudu. Diğer buudu, ülkemizde ilme, ilmî, teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Bunu yapanlar, bilimi en öne alan insanlar. Nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkında değiller. Din ile bilimin arası Batı'da uzun süren çatışmalar sonunda ayrılmış; Descartes çıkmış, buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak görülmüştür. Bu sebeple, Batı'da Rönesans'a, ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz var bizim. Bu tarihi dolduran İbn-i Sinalar, Zehravîler, Birunîler, Harizmîler, İbn Heysemler ve daha on binlercesi, tek bir sahada da değil, birkaç sahada birden hem birer büyük ilim adamı idi, hem de çok iyi dindardı, pek çoğu Sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde hiçbir zaman çatışır görülmedi, birbiriyle iç içe yer aldı. Ama Batı'daki çatışmanın neticesinde din ve ilme Kartezyen felsefede iki ayrı yer verildi. Dolayısıyla bir insan, dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hattâ içlerinden bazıları ciddi dindardı. Eddington'u nereye korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütalâa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstan'a da muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz.

kürsü'den iktibastır.

 

yozgatnur66

 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <