Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Sarıkla İlgili Hadisler

                  Sarıkla İlgili Hadisler

 

 

Allah'ın Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Sarıkla kılınan iki rekât namaz, sarıksız olarak kılınan yetmiş rekattan daha hayırlıdır"(1).

Sarık konusunda da hadis kitaplarında birçok haber gelmiştir. Bunların ekserisinde Hz. Peygamber (sav)'in başına sarık sardığı ve bunun değişik renklerde olduğu belirtilir (2).

Bazılarında da bu hadisler pek kuvvetli değildir.

Rükâne (ra) Peygamber (sav) ile görüşmüştür. Rükâne der ki:
"Resûlullah (sav) in şüphesiz bizimle müşrikler arasındaki fark, takkeler üzerindeki sarıklardı, buyurduğunu işittim" (3).


Tirmizî bu hadisin hasen ve garip olduğunu, isnadının kuvvetli olmadığını söyler.
İbn abbas (ra) Resûlullah (sav)'in şöyle buyurduğunu ifade eder:
"Sarık sarınız, vakarınız artar". Taberanî bu hadisin ravilerinden olan Ubeydullah b. Ahmed'in metruk olduğunu söyler (4).


İbn Ömer'den Resûlüllah'ın şöyle buyurduğu rivayet edilir:
"Sarık sarmaya devam ediniz. Çünkü o meleklerin simasıdır. Onları sırtınıza sarkıtınız" (Taberanî). Darekutnî bu hadisin ravilerinden olan İsa b. Yunus'un meçhul olduğunu söylemiştir (5).


Resûlullah (sav): "Şüphesiz sarık İslâm'ın simasıdır. Müslümanlar ile müşrikler arasındaki engeldir" buyurur. İbn Teymiye bu son hadis için şöyle der: "Şüphesiz müslümanlarla müşrikler arasında itikatte ve amelde, sarık olmadan farkın hasıl olmadığını gösterir." Ebû Bekir b. Arabî de: "Şüphesiz sarık peygamberlerin
sünnetindendir" demiştir. Eski Mısır müftülerinden Mahlüf. sarık sarmanın sünnet olduğuna fetva vermiştir (6).

Ahmet el-Farukî, sarığın müslümanlara has bir kıyafet olduğu için şunları söyler: "Zimmi, sarık ve rida gibi ilim ve din ehline mahsus olan kıyafetleri giyemez" (7).

Bu rivayetlerden de anlaşılacağı üzere Peygamberimizin sarık sardığı ve sarıkla kılınan namazın faziletinin daha fazla olduğu anlaşılmaktadır.


1- Deylemi, Taç c. 1 s 169
2- Bkz. İbn Mâce. Libas, 14; Tirmizî. Libas. 11
3-Tirmizî. Libas, 42; Ebû Davud, Libas. 24
4- Mecma'uz-Zevâid, 5/19
5- Mecma'uz-Zevâid, c. 5. s. 20
6- Muhammed Mahlüf, el-Fetavâ eş-Şer'iyye, c. l, s. 248
7- Mektûbât, c. 2, s. 381

Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II.177  

 

yozgatnur66


Yorum (0) Yorum yaz!

BOŞAMA SÖZLERİ ÜZERİNE

               BOŞAMA SÖZLERİ ÜZERİNE

 

Okurumuz:Bir kimse eşi ile tartışırken “artık bıktım, bitsin artık” dese bitirse ve bununla boşanmayı kasdetse bu boşama olur mu? Olursa bain midir yoksa rici mi?


           

    Bir yangın merdiveni ve kurtuluş kapısı olan boşama yetkisi, aile yuvasının korunması için teşri edilmiştir. Huzursuzluk döneminde Hz. Kuran şu  prosedürün takip edilmesini emretmektedir: Önce ikna edici telkin yöntemi kullanılmalı, sonra gece âleminde yalnızlığa mahkûm edilmeli, sonra yarar sağlayacağından emin olmak şartıyla tedip edilmeli, sonra biri koca, diğeri eşinin yakınlarından en az iki şuurlu, becerikli, ikna edici kişilerden oluşan bir araştırma ve barış komitesi devreye sokulmalı, sonra komitenin raporuna göre, yuva cehennem haline dönüşmüş ise, erkeğin her iddet süresi içinde –ki takriben üçer aydır- birer boşama yetkisi kullanılmalıdır. Ve bundan sonra herkes kendine yeni bir yuva kurmaya çalışmalıdır. Çünkü bir oturumda ve hatta bir iddet süresi içinde birden fazla boşama yetkisini kullanmak haramdır.

 

Boşama,  kullanılan söze göre iki kısımdır: Sarih ve kinaye.

 

Kinai lafızlar da üç kısımdır: 1) Niyetle birer  rici talakı ifade eden kinayeler: iddet bekle, rahmini temizle gibi . Bunlar yalnız boşama anlamına gelir ve sarih hükmündedir.

 

2) Niyete bağlı olmadan yaygın olarak  boşamada kullanıldığı için bain talakı ifade eden bazı kinayeler :  Sen bana haramsın ….gibi..

 

3) Niyetle bain talakı ifade eden kinayeler. Sen bainsin, çık, git, yolun açık olsun… gibi

 

Diğer bir kısım tabirler de vardır ki boşamaya niyet edilse de edilmese de talakı ifade etmez.  Seni sevmem, seni istemem, sen bana yaramazsın…gibi lafızlar..(Ö.Nasuhi Bilmen Istılahatı Fıkhiye Kamusu 2/187-188).

 

Soruda ki “artık bıktım bitsin artık” ifadesi de çok kapalı bir ifadedir. Ne bitsin? Ne şeyden bıktım? Diye soruda bir açıklama yoktur. Kanaatimce bu yanlış laf da bu son kısmın kapsamında değerlendirilebilir.  Şayet geçerli bir kinaye olsa rici değil, bain olur. Kinayede neyi niyet ederse o geçerlidir. Hatta üçü niyet ederse üçü de gider. Rici olsaydı iddet süresi içinde tecdidi nikah yapmaksızın ve eşinin rızasını almadan “eşimi geri zevceliğime kabul ettim” gibi sözlü bir ifade ile veya cinsel ilişkiye girmek gibi fiili bir tavırla eşini geri alabilirdi. Bain olsaydı eşinin rızasıyla ve yeni bir nikâhla ancak alabilirdi. 

 

yozgatnur66

 

 

Yorum (0) Yorum yaz!

İhlâs, âhiret saadetinin de vesilesidir

İhlâs, âhiret saadetinin de vesilesidir

 

Okurumuz: “Bir amel, âhirette bana fayda sağlasın düşüncesiyle yapılırsa, ihlâsa aykırı olur mu? Bu düşünceyle yapılan amel âhirette bir fayda sağlar mı?”

 

“İhlâs, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fâide ibâdete illet gösterilse, o ibâdet bâtıldır. Fâideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler; illet olamazlar.”1

 

Risâle-i Nûr’da ihlâs böyle tanımlanır ve Cenâb-ı Hakkın rızâsının ancak ihlâs ile kazanılacağı2 beyan edilir. Demek, ibâdet yalnız emredildiği için yapılmalıdır. Başka bir hikmet ve fayda ibâdetimize “ana sebep” olmamalıdır.

 

Yalnız; hikmet ve faydaların ibâdetimize “müreccih”, yani tercih sebebi olmasında bir zarar söz konusu olmaz. Öyleyse ana sebep saymamak kaydıyla ibâdetimizin âhirette fayda sağlamasını isteyebiliriz. Âhiret yurdu tevhid dâiresi olduğundan, âhiret saadetini düşünerek gayrete gelip ibâdet yapmakta bir sakınca yoktur. Bunda ihlâsa aykırılık aramaya gerek de yoktur.

 

Fakat, âhiret saadeti ibâdetimize ana sebep olur ve Allah rızâsını kazanma niyetinin önüne geçerse, bundan ihlâsımız elbette yara alır. Çünkü biz her şeyden önce Allah’ın kuluyuz, Allah’ın rızâsını kazanmakla mükellefiz. Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle Kur’ân’dan ders alan bir Mü’min, tam bir kuldur. Fakat en büyük mahlûkâta bile boyun eğmeyen ve Cennet gibi en büyük bir menfaati bile ibâdetine gâye kabul etmeyen izzet ve onur sahibi bir kuldur.3

 

Kur’ân-ı Kerîm, “Ey insanlar! Rabbinize ibâdet ediniz!” emriyle insanları ibâdete dâvet ediyor. Bu çağrıya hâl diliyle, “Ne için ibâdet yapalım?” diye sorulan soruyu, yine Kur’ân-ı Kerîm: “Çünkü sizi yaratan Rabbinizdir” diye cevaplandırıyor.4 Böylece bizzat Kur’ân, Rabbimizin bizi yaratmış olmasını Rabbimize ibâdet yapmamız için yeterli sebep sayıyor. Âyetin sonundaki, “Böylece takvâya erişmeniz mümkün olur” cümlesi ise, ibâdetimize bir gâye çiziyor. Bu âyete göre ibâdetimizin gâyesi, Cennete ulaşmak veya âhiretteki tükenmez nimetlere ulaşmak değil; takvâya erişmektir

.

Anlaşılıyor ki, ibâdetimizin gâyesi takvâya erişmektir, Allah korkusuna ulaşmaktır, Allah’a yakın olmayı başarmaktır, Allah için yaşamaya muvaffak olmaktır, Allah için olmayan duruşlardan ve hallerden uzak durmaktır, yalnız Allah’ın sevgisini ve yalnız Allah’ın korkusunu kalbimize yerleştirmektir.

 

Nitekim bir musîbete uğradığımızda söylememiz sünnet olan “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn”5 (Biz Allah için varız ve Allah’a döneceğiz) âyeti de bize ne için yaşıyor olduğumuzun resmini net biçimde çizer. Allah için yaşayan, elbet yalnız Allah için ibâdet yapar.

 

Bu âyetin tefsîrini yapan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, âyette “takvâ”nın ibâdete yeterli bir hedef olarak gösterilmesi üzerinde önemle durur. Bedîüzzaman’a göre, âyetten anlıyoruz ki, ibâdet ancak ihlâs ile ibâdettir. İbâdet, başka bir şeye (Meselâ dünyaya olmadığı gibi, Cennete ve âhiret saadetine dahî) vesîle olması gayesiyle yapılmaz. İbâdet vesîle değil; varılacak gâyedir. İbâdet maksûd-u bizzattır, yani yaratılışımızın ulaşmamız gereken tek maksadıdır. İbâdeti, kendisiyle bir şeye ulaşmak niyetiyle yapmıyoruz. İbâdeti sevap kazanmak ve azaptan sakınmak için yapmıyoruz. İbâdeti, yaratılışımızın bir gâyesi olduğu için yapıyoruz, ulaşmamız gereken bir maksat olduğu için yapıyoruz.6 İbâdeti yaptığımız zaman, yaratılış maksadımıza ulaştığımız için içimizde bir huzur ve hafiflik hissetmemiz bundandır.

 

Çünkü biz, Cennete ulaşmak veya âhirette mutlu olmak için değil; ibâdet edelim diye yaratılmışız! Bu gâyemizi, şu âyet de çok net açıklar: “Ben cinleri ve insanları Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”7

 

Dünya kaygısı ve dünyevî bir karşılık beklentisi ibadette ve kullukta ihlâsa zarar verir. Çünkü dünya imtihan yeridir ve insan dünyada Allah’a, ahiret gününe ve sair iman esaslarına inanmakla ve iman esaslarını yaşayarak kavramakla yükümlüdür.

 

Amel ve ibadetlerinde insan ahirette fayda sağlamasını nazara alabilir, Cennete gireceğini düşünebilir, Cehennemden kurtulacağını umabilir, mahşerde şefaate ereceğini ümid edebilir, Allah’tan af ve mağfiret talep edebilir. Bunlarda hiçbir sakınca yoktur. Bunların hepsini bir anda, bir duâda, bir namazda, bir oturuşta isteyebilir. Çünkü bu alanların hepsi gaybî iman alanlarıdır. Fakat kulun, “Namazımı kıldım; artık Cennete girmeyi hak ettim” demesi doğru olmaz. “Namazımın karşılığında bana cennetini ver!” demesi de doğru olmaz. Bunlar ihlâsa zarar verir. Fakat namazını Allah rızası için kılar; ardından Allah’a el açar ve gerek dünya için, gerek ahiret için ne ihtiyacı varsa ister.

 

Nitekim Üstad Bedîüzzaman Hazretleri ibadetin, gelecek mükâfatların bir ön adımı değil; geçmiş nimetlerin bir neticesi olduğunu bildiriyor. Öyle ki, biz ücretimizi önceden almışız. Öyleyse bugün, bundan önce aldığımız ücreti hak etmek için, hizmetle ve ibadetle mükellefiz.

Bundan önce aldığımız ücretleri Bedîüzzaman şöyle sıralar:

1-Mutlak şer olan yokluktan, mutlak hayır olan varlık alanına çıkışımız başlı başına bir peşin ücrettir.

 

2-Bize iştihalı bir mide veren Cenâb-ı Hakk’ın, Rezzak ismiyle dünyayı bir nimet sofrası biçiminde donatması ve bütün nimetleri önümüze dizmesi ikinci bir büyük peşin ücrettir.

 

3-Sonra Cenâb-ı Hakkın, bize gayet duygulu ve duyarlı bir hayat vermiş olması ve hayat midesinin göz, kulak, dil, burun ve akıl gibi duygu ellerinin önüne de dünya kadar geniş bir istifade sahası açması bir başka büyük peşin ücrettir.

 

4-Sonra Cenâb-ı Hakkın, manevî birçok rızık ve nimet isteyen insanlığı bize vermesi ve insanlığın önüne de varlıkların dış ve iç yüzlerini anlamaya kabiliyetli aklın eli yetişecek derecede mülk âleminden melekût âlemine kadar geniş bir nimet ve istifade sahası açması bir başka yüksek peşin ücrettir.

 

5-Sonra Cenâb-ı Hakkın, hadsiz nimetleri isteyip, hadsiz rahmet meyveleriyle beslenen ve “insaniyet-i kübrâ” olan İslâmiyet’i ve imanı bize göndermesi ve bizi Müslüman kılması, böylece dünya ve âhiret dairesi ile birlikte Allah’ın isimlerini ve mukaddes sıfatlarını da içine alan geniş bir nimet, saadet ve lezzet sofrası bize açmış olması bir diğer yüksek peşin ücrettir.

 

6-Sonra Cenâb-ı Hakkın, imanın bir nûru olan muhabbeti bize vererek, kalbimizin önüne sonsuz bir nimet, saadet ve lezzet sahası açmış olması bir başka yüksek peşin ücrettir.

Demek Cenâb-ı Hak bize; 1-hayatı vermekle bizi küçüklükten bir nevî büyüklüğe, 2-insanlığı vermekle hakîkî büyüklüğe, 3-İslâmiyet’i vermekle ulvî ve nûrânî bir büyüklüğe ve kapsama, 4-Mârifeti ve muhabbeti (Allah’ı bilmeyi ve sevmeyi) vermekle de çok geniş ve her şeyi kuşatan bir nûra bizi çıkarmıştır.

 

Bütün bu nimetler, peşin ve yüksek birer ücret olarak önümüzde durmaktadır. Öyle ise, biz ücretimizi almışız! Bu değeri yüksek ücretlere karşılık, yalnız “ibâdet” gibi lezzetli, onurlu, nîmetli, rahatlı ve gâyet hafif bir hizmetle mükellef tutulmuşuz! Buna da tembellik göstermemiz bizi şüphesiz boşlukta bırakmaktadır!

 

Biz bu niyetlerle, Allah’ın tevfik ve hidayetiyle, inayet ve yardımıyla, sırf Allah rızası için, sırf Allah’ın emrine itaat etmek niyetiyle ibadetimizi yaparız. Ebedî âhiret yurdunda ise Cenâb-ı Hakk’ın Cennetini, rahmetini ve mağfiretini ibadetimizin karşılığı olarak değil, Cenâb-ı Hakk’ın fazlından, lütfundan ve merhametinden bekleriz ve umarız

 

Dünyada ibadet yapmamız ne kadar kulluğumuzun bir gereği ise, âhirette–ibadetimizin karşılığı olarak olmasa da—Cenâb-ı Hakk’ın fazlından ve rahmetinden merhamet ummamız ve Cenneti vermesini beklememiz de bir o kadar kulluğumuzun gereğidir. Kula istemek, O’na vermek yakışır.

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- İşârâtü’l-İ’câz,
2- Lem’alar,
3- Sözler,
4- Bakara Sûresi: 21
5- Bakara Sûresi: 156
6- İşârâtü’l-İ’câz,
7- Zâriyât Sûresi: 56

 

yozgatnur66

Yorum (1) Yorum yaz!

Yemin bozmak

 

Yemin bozmak

 


 

Gaziantep’ten Okurumuz: *“Kur’ân’a el basarak yemin etmek, sonra da bozmak günah mı? Böyle yemin edip bozan birisi nasıl kefaret ödeyecektir?”


En iyisi, dilimizi yemine alıştırmamaktır. Fakat her hâl ve şartta yeminle ilgili dinî hükümleri bilmemizde yarar vardır. Bilmeden yanlış yere yaptığımız yeminleri, sonradan doğrusunu öğrendiğimizde bozarak kefaretini ödemek daha doğrudur. Meselâ falanca kişiyle hiç konuşmayacağım diye yemin eden birisi, öfkenin gayzı ve garazı dindikten sonra mutlaka barıştırılmalı, yaptığı yemin için ise kefaret yolu gösterilmelidir. Çünkü Müslüman’ın Müslüman’a dargın durması gibi bir günaha, yemin yüzünden ölünceye kadar değil, bir gün bile katlanılmaz. Katlanılırsa daha büyük bir günah işlenmiş olur.

 

Gerek geçmişe dönük haberlerle ilgili yalan yere bilerek yapılan yeminler için, gerekse geleceğe dönük akit ve sözleşmelerle ilgili yalan yere bilerek yapılan yeminler için kefaret ödemek Allah’ın emridir, yani farzdır. Bu tür yeminlerle eğer birisine zarar vermişsek ve bir kul hakkını ihlâl etmişsek, yapmamız gereken işler daha da girift haline gelir. Bu durumda:

a) Önce, zararı telâfi etmeli ve kul hakkını ortadan kaldırmalıyız.

b) Sonra, hakkını ihlâl ettiğimiz kişiden helâllik istemeliyiz.

c) Daha sonra yalan yere yemin ettiğimiz için Cenâb-ı Allah’a tövbe ve istiğfar etmeliyiz.

d) Son olarak da, yaptığımız yeminle ilgili söz konusu kefareti ödemeliyiz.

 

Kefaretleri hükme bağlayan âyet şöyledir: “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da kefareti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek yahut onları giydirmek yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin kefareti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riâyet edin). Allah size âyetlerini açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!”1

Âyetin açık ifadesinden de anlaşılacağı üzere; yalan yere yapılan her bir yemin için öncelikle:

1- On fakiri yedirmek,

2- On fakiri giydirmek,

3- Mü’min bir köle âzâd etmek şıklarından herhangi birisi tercih edilir.

Eğer bunları yapmaya imkân bulunamaz veya bunlara güç yetirilemezse, yalan yere yapılan her bir yemin için üç gün oruç tutulur.

 

Bilerek yalan yere yapılan her bir yemin için ayrı ayrı olmak üzere aynı işlemler tekrar edilir ve her birinin kefareti ayrıca verilir. Çünkü her bir yalan yemin ayrı bir suç unsuru taşır ve ayrı bir günah konusunu teşkil eder. Yaptığı yeminin sayısını hatırlayamazsa, galip tahminine göre hareket eder.

 

Her bir yemini için on fakiri doyuran veya giydiren veya köle âzâd eden kimsenin, bundan başka oruç tutmak gibi bir yükümlülüğü yoktur. On fakiri doyurmaya, giydirmeye veya köle âzâd etmeye güç yetiremediği için zorunlu olarak oruç tutmayı tercih eden kimsenin de, “fakir doyurmak veya giydirmek” yükümlülüğü yoktur. Çünkü zaten kendisi de fakirdir.

 

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, yemin eğer bir farzı terk etmeye, Müslümanlar arası barışı bozmaya, Müslümanların zararına, bir musibetin gelmesine veya bir menfaatin engellenmesine sebep olacak şekilde yapılmışsa; yemin bozulur, yani yemine uyulmaz ve yapılan yemin için kefaret verilir.

 

Meselâ, “Seni Pazartesi günü işe almayacağım” diye yemin eden birisi, arkadaşı eğer bu yeminin sonucundan zarar görecekse yeminini bozar, arkadaşının iş düzenini bozmaz, arkadaşını işe alır. Kendisi de yaptığı yeminin kefaretini öder. Böylece hem arkadaşına zarar vermekten kurtulmuş olur, hem de işi ibadete bağlamış olur, ibadet sevabı almış olur. Çünkü yeminin kefaretini ödemek bir tür ibadettir. Nitekim Cenâb-ı Hak: “Allah adına yaptığınız yeminleri iyilik etmenize, günahtan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir”2 buyurmuştur.

 

Haşiye-Dipnot:

 

1- Mâide Sûresi, 5/89

2- Bakara Sûresi, 2/224

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Vücut tüylerinin temizliği

                       Vücut tüylerinin temizliğii

 

 

 

:Etek ve kasık arası tüylerinin temizliği, göbek altından başlayıp avret mahhalindeki kılların alınmasıyla gerçekleşir. Bu temizlikte dübürün yani dışkı yerinin etrafındaki kılların da alınıp alınmayacağı konusu sık sık sorulmaktadır.

İslamî kaynaklarda, etek tıraşı için daha çok "'ânet" kelimesi kullanılmıştır. (Misal olarak bk. Gazalî, İhya, I/146, ) ki, bu tâbirde, "dübür" dâhil değildir.

Nitekim İmam Nevevî, bu konuda şu bilgiyi vermektedir: "Tıraş edilmesi sünnet olan etek bölgesi: Her iki cins için, bilinen avret yerlerinin çevresi ve üst kısmıdır. İbn Sureyc'e nispet edilen "kiştabu'l-Vedâi'" adlı eserde-ki bu kitabın İbn Sureyc'e ait olduğunu zannetmiyorum- dübürün çevresindeki kılların tıraş edilmesinin de sünnet olduğuna dair bir bilgi gördüm. Bu doğru değildir. İtimada şayan hiçbir kaynakta böyle bir şeye rastlamadım. Şayet kirlenmeye sebep olduğu düşünülerek tıraş edilirse, bunda da bir sakınca yoktur." (Nevevî, el-Mecmu, I/289).

İslamî Kaynaklara göre, bu temizleme işi, kişilerin kolayına geldiği şekilde; kılları yolarak, "Kils taşı/kılları söken bir ilaç"la veya tıraş ederek yapılabilir.

Demek ki, "dübürü”ü tıraş etmemekten dolayı herhangi bir günah söz konusu değildir. Ancak dübürün etrafındaki kılları almanın da bir günahı yoktur.

Ancak bacak, kol, omuz, sırt, kalça gibi vücudun diğer yerlerinde bulunan kılları yolmak veya tıraş etmek caiz değildir, dini yönden sakıncalıdır.

Koltuk altlarını ve kasıkları temizlemek ise şöyledir: Koltuk altında ve kasıklarda biten tüyleri 10-15 günde bir, bu mümkün olmuyorsa hiç değilse 40 günü geçirmeden yolmak ve traş etmek, fazla uzamalarına fırsat vermemek müstehabdır.

Kasıklar, en geç kırk gün içerisinde mutlaka tıraş edilmesi gertekir.. Koltuk altlarını yolmak sünnet olmakla beraber tıraş etmekte de bir sakınca yoktur. Tıraş edilen, yolunan ve kesilen kılları gömmek mendup, hela ve hamama atmak mekruhdur. Bunun hastalığa sebep olabileceği söylenmiştir (Kurtubî, el-Camiu lî-Ahkâmi'l-Kuran, II,105; Alâuddîn Abidîn, el-Hediyyetu'l-Alâiyye, s. 335).

Bu temizlik, bütün peygamberlerin şeriatlarında var olagelen bir temizliktir. Bu temizliğin cünüp iken yapılması mekruhtur. Uygun olanı, kişiye gusül farz olmadan bu temizliklerin yapılmasıdır. Bedenden ayrılan her parça temizken ayrılmalıdır.

Beden temizliğinde kullanılan malzemenin ve âletlerin ayrı bir yerde, özel kaplar içerisinde, mikrop kapmıyacak şekilde muhafaza edilmesinde zaruret vardır. Çoğu zaman temizlik sırasında kesilmeler, kanamalar görülebilir. Temiz olmayan makine ve malzemedeki mikroplar da bu kanla bedene karışabilir, küçük bir ihmalden büyük bir rahatsızlık durumu ortaya çıkabilir.

Ayrıca bu kılları tüy giderici maddelerle gidermek de mümkündür.

yozgatnur66

Yorum (1) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us