Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Atomların müekkel melekleri var mı?

               Atomların müekkel melekleri var mı?

 

 

 

kulliyat1.gif

Melekler, kâinattaki maddi, manevi hemen bütün işlerde görevlidirler. Her varlığın müekkel yani kendisine vekil kılınmış bir melaikesi vardır. Atom, mahiyet itibarıyla güneş sistemini mikro planda temsil etmektedir. güneş için müekkel melek olduğu gibi, atom için de olmak iktiza eder. şu tespit de atomlar için müekkel meleğin varlığını iktiza eder.


  Hiç hatırına gelmesin ki, şu hilkatte câri olan nâmuslar, kanunlar, kâinatın hayattar olmasına kâfi gelir. Çünkü, o cereyan eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, itibârî emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melâike denilen ibâdullah olmazsa, o nâmuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat-i hariciye olamaz. Halbuki, "Hayat, bir hakikat-i hariciyedir; vehmî bir emir, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez (29. söz)


  Yani; Kainattaki tekvini kanunlar, gerçekte harici vücudu olmayan kanunlardır. vehmidirler. Tıpkı ceza yasası kanunları gibidirler. ceza yasası kanunları kendilerini tatbik edemezler. onları tatbik edecek insanlara ihtiyaç vardır. biz onlara savcı ve hakimler diyoruz. Aynen öyle de kainatta ki bu vehmi kanunları da tatbik edecek varlıklara ihtiyaç vardır. onlar ise meleklerdir. atomlarda ki fiziki kanunları da temsil edecek müekkel melekler vardır.

  Diğer sualinize gelince; Ervah-ı tayyibe temiz ruhlar, ervah-ı habise pis ruhlar anlamındadır. Melekler birinciye, şeytanlar ikinciye örnektir. İnsanların da ruhani yönü olduğundan bir kısmı tayyip bir kısmı habistir. Ama bu onların kesblerine terettüp eden bir neticedir, yoksa bidayeten habislik sıfatı verilmiş değildir.

  Bu ruhlar gece ve gündüz kadar birbirlerinden faklıdır. Pislikten zevk alan bazı böcekler olduğu gibi, gülden hoşlanan ve onun üzerinde tatlı terennümlerde bulunan bülbüller de vardır. Benzeri bir durum ruhlarda da söz konusudur.
Her ruh kendine uygun gelen sohbet meclisine gider. Kişi kendi karakterine uygun olanlarla arkadaş olur.


yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Neden okumalıyız?

Neden okumalıyız?


Okurumuz: “Kitaba önem vermenin fazileti nedir? Müslüman neden okumalıdır?”

 

  Kur’ân’ın her emri kâinatın nabzını tutan bir kudrete sahiptir. Hele o ilk emir... Bize âdeta yepyeni dünyaların anahtarlarını sunuyor, yepyeni hazinelerin kapılarını gösteriyor, yepyeni definelerin ambarlarına işaret ediyor: “Oku! Yaradan Rabb’inin adıyla oku. O Rabb’in ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretendir. O insana bilmediğini öğretendir.”1

 

“Oku!” emrine muhatap olan Peygamber Efendimiz (asm), mübarek vücudunu iliklerine kadar sıkan Cebrail Aleyhisselâm’a, “Ben okuma bilmem” demişti. Âdeta insanlığın resmini çizer gibi idi Büyük Peygamber (asm). Her yeni ilme ve irfana karşı bilgisiz olan insanoğlu, okudukça yeni dünyalar keşfedecek, kendisine ve âleme yeni ufuklar açacaktı. Okudukça kendisini ve Rabb’ini tanıyacak, Rabb’ine kul oluşun ayrıcalığını tadacaktı. Okudukça dünyasını ve âhiretini mamur edecek, hiçbir günü bir önceki günle eşit yaşamayacaktı. Okudukça kâinatın sırlarını çözecek; varlıkların hal diliyle Allah’ı göstermelerine şahitlik edecek ve kendisi de ibadet diliyle gösterecekti.

 

Evet, insan önce okumalıydı. Çünkü “cehûl” idi, cahil idi, yani her şeye karşı çok bilgisizdi. Okudukça bilgisizliğini kavrayacak, okudukça hiçliğinin farkına varacak, okudukça Allah’ın büyüklüğü karşısında eğilme ihtiyacı ve isteği ile dolup taşacak, okudukça Allah’ın ilmine, iradesine, kudretine ve Hâlıkiyet’ine teslim oluşun mutluluğunu ruhunun derinliklerinde duyacaktı.

 

Kur’ân’ın, indiği insanın her şeyden önce “aklını doğru kullanmasını” emrettiğini, ilk âyetiyle böylece öğrenmiş bulunuyoruz. Akıl sahibi insanı muhatap alan Yüce Mevlâ’nın, ilk âyetinde insana, “İnan!” ya da “Tasdik et!” veya “İman et!” yahut “İbadet et!” ya da “Kulluk yap!” gibi, aslında insanın yaratılış sebebi olan bir emirle hitap etmeyişi ve bizim çoğu zaman sıradan bir şey olarak gördüğümüz “okumayı” ön plâna alması, hiç şüphesiz okumakla ilgili yapmamız gereken çok şeyler olduğunun tescili hükmündedir.

 

Demek, okumak sıradan bir şey değildir! Okutmak da sıradan bir şey değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in (asm), “Ya öğrenen ol, ya öğreten ol, ya dinleyen ol, ya da onları sevenlerden ol; beşincisi olma. Helâk olursun” hadisi veya “En üstün sadaka, bir Müslümanın edindiği faydalı bilgiyi başkasına öğretmesidir”2 hadisi bu işin ehemmiyetini kulaklarımıza ve gönlümüze âdetâ çelikten harflerle perçinliyor.

 

O halde nasıl okuyalım? Nasıl bilgi sahibi olalım? Faydalı bilgilerimizi nasıl artıralım?

Hemen hepimiz birçok kere, birçok değerli kitabı elimize aldığımızda, içini karıştırdığımızda, sayfalarına göz attığımızda, satır aralarında kendimizi ilgilendiren çok şeyler buluyoruz ve “Bu kitabı mutlaka okuyayım!” diyoruz. Fakat, öyle koşturmaca yaşıyoruz ki...! Neredeyse çoğu zaman yemekten de, ibadetten de oluyoruz! Durup dinlenmeden sürükleniyoruz. Nerede kaldı öyle bir kenara çekilip, saatlerce okumak! Buna çoğu zaman fırsat bulamıyoruz.

 

Oysa hayat ne kadar kısa! Ve bizim, bilgi ve irfan dünyamızı zenginleştiren kitaplardaki bilgileri edinmeye ne kadar ihtiyacımız var! Ve aslında maddî-manevî pek çok hastalıklarımızın, problemlerimizin, çıkmazlarımızın çözümü o altın satırlar arasında gizli. Bizim tarafımızdan keşfedilmeyi bekliyor.

 

Peki, öyleyse, nerede mutlaka okuyacağımız kitaplar? Elimizin altında mı? Hayır! İş yerimizde mi? Değil. Ne var ki, çok koşturduğumuzu söylüyoruz ama aslında yine okumaya iş yerimizde fırsat bulabildiğimizi bilmem hiç fark edebildik mi? İş aralarında, hiç hesapta olmadan, öyle okuma fırsatları doğabiliyor ki, eğer bunların yarısını bir kitabı okumakla değerlendirebilsek, emin olun, her gün sayfalarca kitabı devirmemiz işten bile olmayacak. Böylece iş yorgunluğumuzu atmamız ve yeni çalışma enerjisi kazanmamız da mümkün olacak. Hatta bu okumalar, yolunda gitmeyen tersliklere farklı açılardan yaklaşmamızı ve çözümü için daha makul yollar bulmamızı bile kolaylaştıracak.

 

Sahi... Söz buraya gelmişken, şöyle bir teklif yapmamızda ne sakınca var? İş yerimizde neden bir kütüphane kurmuyoruz? Bir o mu kaldı demeyin! Neden olmasın? Çok detaylı bir kütüphaneden bahsetmiyorum. Duvarın uygun bir köşesine iki raf ve üzerine çok ehemmiyet verdiğimiz kitaplardan bir demet. Hem biz faydalanalım, hem misafirlerimiz istifade etsin. Olmaz mı?

 

Unutmayalım, Müslüman, yitik mal arar gibi, bilgi ve hikmet aramayı sürdürmelidir. Müslüman bunun için okumalıdır. Bilgi ve hikmet arayışını sürdürmek için bir eğitim kurumuna devam ediyor olmak şüphesiz bir ayrıcalıktır. Fakat herkesin böyle bir şansı olmayabilir. Hayat, zahmetli disiplinlerle düzenlenmiş bir fıtrî eğitim kurumu değil mi? Ve biz; hepimiz, bu kurumun tabiî ve sürekli öğrencileri değil miyiz?

 

Öyleyse, imanımızla bağlı bulunduğumuz Mukaddes Kitabımızın ilk emrine dönelim ve mümkün mertebe okuyalım. Okumayı ekmek gibi, su gibi hem en tabiî ihtiyacımız olarak görmek, hem de mümkün mertebe kolaylaştırmak için, sürekli bulunduğumuz ve bir ömür verdiğimiz her yere bir kütüphane kurmamızın, midemiz için bir mutfak kurmak kadar, akıl ve kalp midemizi doyurmaya zemin hazırlayacağı açıktır.

 

Unutmayalım; Allah’ın adıyla okumak, Kur’ân’ın ilk âyetinde emrettiği bir ibadettir.

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Alak Sûresi, 96/1-5
2- Câmiü’s-Sağîr, 1/737

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

İlmin hükmü

 

İlmin hükmü
 

                 


 

Okurumuz: “İlimde farziyet var mıdır? Varsa hangi konulardadır? Hangi ilim farzdır? Hangi ilim farz değildir?”

   Cebrail Aleyhisselâm’ın, Nûr dağında Resûlullah Efendimiz’e (asm) tebliğ buyurduğu beş âyetten müteşekkil Allah’ın ilk vahyini, farz olan ilim açısından değerlendirecek olursak, önemli mesajlar ilk plânda gözümüze çarpar.

 

   Cenâb-ı Hak ilk vahyinde, beşikten mezara kadar beşerden istediği fiilleri zikretmiştir: Bunların özetle; okumak, öğrenmek, talim, terbiye ve tefekkür yapmak ve yazmak olduğunu görüyoruz. Bu emirler, Kur’ân’ın bizden ne istediğini, neyi öğrenmemiz gerektiğini, neyi öğrenmenin bizim için farz olduğunu kâfi oranda anlatacak derecededir.

 

   Bu ilk âyetlerden anlıyoruz ki; bir büyük kitap olan kâinat, Kur’ân’ın tercüme ve tefsiriyle1 mutlak sûrette okunmalıdır. Yani Kur’ân’ın nazarıyla kâinat okunmalıdır. Çünkü öğrenmek için akıl, düşünmek için fikir veren ve istikamet için talim altına alan ve kalemle öğreten bizzat Rabb-i Ekrem’dir. Kâinat kitabının Rabb-i Ekrem’e yaptığı şehâdet, ilimle müşahede edilmelidir. İlim açısından, önce farz olan budur. Günümüzde Risâle-i Nur, böyle bir “şuhûd ve şehâdet” kapısını açtığı için, Alak Sûresi’nde beyan edilen “talim-i İlâhî”nin ihatası içindedir ve farz olan ilimdendir.

 

   Alak Sûresi’nin ilk beş âyetinin kısa bir tahliline girecek olursak: İlk âyet “Oku!” emriyle başlar. İnsan, kendisini yaratan Rabb’inin ismiyle okumaya başlamalıdır. İkinci âyet insanın aşılanmış bir yumurtadan yaratıldığını hatırlatır. Birinci âyetle bağlantı kurduğumuzda bu iki âyet “mutlak ilim ve tefekkürü” önemli bir vecîbe olarak üzerimize yüklemiş olur. Üçüncü âyette “Oku!” emri, “Rabbüke’l-Ekrem” ismiyle birlikte tekrar önemle hatırlatılır. Burada Rubûbiyete yapılan vurgu ile, gerçek mânâda talim ve terbiye edicimizin, kendi Rabb’imiz olduğunu kavramış oluruz. Dördüncü âyet zaten talim mes’elesini hemen gündemine alır. Burada, insanın, Rabb-i Ekrem’i tarafından “kalemle talim” edildiği beyan edilir. Beşinci âyette “talim” mes’elesi gâyet netleştirilir ve Rabb-i Ekrem’in insana tamamen “bilmediğini öğrettiği” açıkça zikredilir.2

 

   İlimde “farz olan” dendiğinde; hiç şüphesiz, Rabb’imize intisabımız açısından zarûrî olan bilgilere dikkat çekilmek istendiği anlaşılmalıdır. Rabb’imizle aramıza bir iman bağı kurmamız ve O’na bağlanmamız zarurîdir. Bunu gerçekleştiren ve takviye eden temel davranışların tümünü, yani “temel iletişim davranışlarını”, yani iman esaslarını, ibadet şekillerini ve ahlâkî kuralları, sebebiyle ve nasılıyla birlikte hüviyetiyle, şekliyle, özüyle, sözüyle öğrenmek doğrudan ve birinci plânda farziyetin içine girer. Çünkü insan önce Allah’a imanı ve O’na nasıl yaklaşacağını bilmek ve öğrenmek zorundadır. Bu açıdan Peygamberlerin getirdikleri bilgiler, öğrenilmesi farz olan bilgi ve esasları muhtevidir.

 

  Dolayısıyla âhirzaman Peygamberinin (asm), bize takdim ve tebliğ buyurduğu “îmân, ibâdet ve ahlâkı” esaslarıyla ve şekilleriyle öğrenmek mutlak sûrette farzdır. Bu çerçevede her Müslüman’ın namaz, oruç, zekât ve hacc konusunda kendisine kâfî ölçüde bilgi edinmesi ve güzel ahlâkı kavraması zarûrî olur, yani farz olur. Bununla beraber bir Müslüman’ın, imanını, ibadetini ve ahlâkını takviye edebilecek her türlü ilâve bilgileri elde etmesi de, imkânları ölçüsünde farz olur.

 

   Bir ilim dalında ihtisaslaşarak insanlığın yararına yeni bilgilere ulaşmak ve ilimde mümkün olan en üst seviyeye, gelebildiği en üstün noktaya gelmeye çalışmak da Kur’ân nazarında ehemmiyetlidir. “İlimde râsih” olmak, yani ilimde uzmanlaşmak Kur’ân’ın önem verdiği sâlih amellerdendir.3 Ancak ilimde râsih olmak herkese nasip olmaz. İlim sonsuz bir ummandır. Bu ummana dalmak, derinleşmek ve yapabildiğimiz ölçüde ilimle insanlara faydalı olmaya çalışmak da üzerimizdeki önemli vecibelerdendir. Faydasız bilgileri kafamıza yığmak ise hamallıktan başka bir şey değildir. Peygamber Efendimiz (asm) faydasız bilgilerden Allah’a sığınmıştır.

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Sözler,
2- Alak Sûresi, 96/1-5.
3- Âl-i İmran, 3/7.

 

yozgatnur66

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Yaralar Nasıl İyileşir?

Yaralar Nasıl İyileşir?
   
"Ben yarayı tanzim ederim, Onu Allah iyileştirir." (Dr. Ambroise Paré)

Günlük hayatımızda oraya buraya çarparız, elimiz kesilir, ayağımıza diken batar yahut ameliyat olur, ya da yanarız. Bütün bunların hepsinin neticesi birdir: Yara. Bir müddet sızlar, kanar, şişer, iltihaplanır, sonra da iyileşir.
Yara iyileşir, ama nasıl?

Bir yarada gelişmekte olan Fizyolojik biokimyasal ve histolojik hâdiseler, neden sağlam bir yerimizde olmaz?

Yaralayıcı âlet yaraladığı organımızda hangi şifreleri çözmekte, hangi kapıları açmakta ki bu muntazam ve muazzam değişmeler vukua gelmektedir. Vücudumuzda bulunan trilyonlarca hücre nasıl bu şekilde kodlanmış ki ayağımızın ucu da, başımızın üstü de yaralanmaya aynı cevabı veriyor.

Bir kol saatinin birkaç marifeti olması karşısında hayretimizi ifade ediyor, bu kadar küçük bir kutuya, bu kadar marifetin yerleştirilmesini takdir edip, teknolojiye hayranlığımızı ifade ediyoruz. Bir milimetrenin yüzde biri kadar çapta olan bir hücreye binlerce marifeti kodlayan, kaydeden, yerleştiren ilim sahibinin, ilmî kudreti ve kuvveti hayret ve hayranlık ifadelerinin ne kadar ötesindedir!?..


Kaza ile ya da cerrahın neşteri ile doku bütünlüğü bozulduğu yani yaralanma meydana geldiği zaman bir seri çarpıcı değişiklikler başlar. Önce kılcal ve daha büyük damarların çapları geçici olarak daralır. Böylece kan kaybı asgarî seviyeye inmiş olur. Sonra bütün o bölgenin damarları alabildiğince genişler. Yara içine kan hücreleri ve serum hücum eder. Yara içerisinde birkaç saat içinde proteinden müteşekkil gevşek bir bağ oluşur. Bu ağın boşluklarını kan serumu alyuvarlar ve akyuvarlar doldurur. Akyuvarlar yara içinde aktif olarak hareket ederler. Yara içindeki ölü doku ve hücreleri, artık ve yabancı maddeleri sarıp yutarlar, parçalarlar. Akyuvarlar, lökosit, monosit, lenfosit v.s. olarak isimlendirilen çeşitli kan hücreleridir. Yara iyileşmesinde bunlardan herbirinin ayrı bir görevi vardır. Ancak bu görevler kısmen bilinmekle birlikte büyük kısmı henüz karanlık kalmaktadır.

Yaralanan bölgedeki diğer değişmeler ise şunlardır: Kılcal damarlar yara içine doğru uzamaya başlarlar ve yaranın karşı duvarından gelen kılcal damarla uçuca birleşirler.

Derinin üst tabakalarında gevşeme meydana gelip deri hücreler hızla bölünmeye ve çoğalmaya başlarlar ve yara üstünü örtecek şekilde yara üzerine doğru göç ederler. Böylece yara üzeri ikinci gün taze deri ile örtülmüş olur.
Yara içinde hücrelerin ilerlemesi rastgele olmayıp “temas yönelimi” ve “temas inhibisyonu” adı verilen kanunlara tâbidir. Göç eden hücreler, yara içindeki protein ağını bir platform olarak kullanırlar.

Yaralanan doku içerisinde bu bahsettiğimiz “yara iyileşmesi mekanizması”nı çalışmaya başlatan ve devamında vazife alan bir sürü kimyasal olaylar ve kimyasal maddelerin rolü olduğu bilinmekte, çoğu ise sır olarak kalmaktadır.

Yara içinde üçüncü gün kollagen adı verilen bir protein görülmeye başlar. Kollagen lifler şeklindedir. Kollagen liflerinin örgüleri ve istikametleri san’atkârane bir intizam gösterirler.

Bundan 300 sene kadar önce yaşamış bir hekim olan Ambroise Paré “Ben yarayı tanzim ederim, onu Allah iyileştirir” demiştir. Günümüzde de 300 sene öncesine göre hiçbir şey değişmemiştir. Bütün cerrahî müdahalelerin temeli, yaranın iki dudağını karşı karşıya getirmek esasına dayanır. Bizim karşı karşıya getirdiğimiz iki yara dudağını birleştirip kaynaştıran Allah’tır.


Eğer Cenâb-ı Hak dokularımıza yarayı tamir edip iyileştirme hassasını vermeseydi bugün cerrahların elinden ne gelirdi acaba? Şurası bir gerçektir ki; kalb nakli ameliyatları ile meşhur Dr. Barnard’ın mahareti ve ilmi herhangi bir iltihap hücresinden fazla değildir.

Bozulan bir arabanın, bir uçağın veya robotun kendi kendini tamir ettiğini henüz duymadık. İnsanlığın ilmi henüz bu seviyeye gelmedi.

Şu kâinatta hiçbir şey başıboş ve tesadüfî değildir. Bir dershanedeki sıraların ardarda dizilmesi, pencerelerin salona değil bahçeye açılması, kara tahtanın ön duvara asılması, lâmbaların tabana değil tavana asılması o dershaneyi akıl sahibi bir elin düzenlediğini gösterir. Elbette vücudumuzdaki düzen ve intizam da o vücudu yaratan Hâlik’ımızı bize işaret eder.


yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Hz. Adem (as) ve Hz. Havva'da aynı kan grubu olduğu halde bugünkü dört kan grubu nasıl oraya çıktı?

Hz. Adem (as) ve Hz. Havva'da aynı kan grubu olduğu halde bugünkü dört kan grubu nasıl oraya çıktı?

     
  Bu soruyu ortaya atan, Hz. Adem ile Havva'da aynı kan grubu olduğunu nereden biliyor? Onların kanını mı tetkik etmiş?Her insanda, her bir karakter bir gen çifti, yani iki gen tarafından kontrol edilir. Bu genlerden birisi anadan, diğeri babadan gelmiştir.

Kan grubunu tayin eden genler; A, B ve O genleridir. Her bir fertte bu genler şu şekillerden biri durumunda bulunabilir: AA, AO, BB, BO, AB ve OO. O geni, A ve B genlerine göre çekinik (resessif) bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla AA genleri A kan grubunu verdiği gibi, AO genleri de A kan grubunu verecektir. Aynı şekilde BB ve BO genleri, B, BB genleri AB ve OO genleri de O kan grubunu hasıl edecektir. Bir başka ifade ile; A kan grubunda olan bir kimsede bu kan grubunu tayin eden genler, ya AA veya AO şeklindedirler. Hz. Adem'de AO ve Hz. Havva'da BO genleri olması halinde aşağıdaki durum ortaya çıkar.



Şemada görüldüğü gibi, Hz. Adem'de A, Hz. Havva'da da B kan grubu heterozigot genetik yapıda olması halinde, günümüzdeki 4 kan grubu da meydana gelebilecektir.

Burada açıklanması gereken husus, Hz. Adem'e ait AO genetik yapıdaki kan grubunun, Hz. Havva'ya BO olarak nasıl geçmiş olduğudur. Dikkat edilirse, gerek Hz. Adem ve gerekse Hz. Havva'nın yaratılışı, normal anne ve babalı üreme kanununa uymamaktadır.Bu yaratılışta bildiğimiz manada anne ve babanın olmayışı, buraya Mendel kanunlarının tatbikini imkansız kılar. Dolayısıyla Hz. Adem'deki A kan grubunun Hz. Havva'ya B kan grubu olarak geçmesinin Mendel kanununa uymayışını normal kabul etmek gerekir. Çünkü burada ilk yaratılış söz konusudur.

Kainatta cereyan eden hadiseleri tesadüf ve tabiatın yaptığı vehmedildiği sürece bu tip soruların ardı arkası kesilmeyecektir. Halbuki olayların meydana gelmesi veya gelmemesine Cenab-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve nihayetsiz ilmi noktasından bakmak gerekir. O zaman, kan gruplarının veya bütün insanlığın ortaya çıkarılmasının bir insan veya kan grubunun yaratılması kadar kolay olduğu görülecektir.


Yorum (0) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us