Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Ailecek cemaatle Namaz Kılınabilir mi?

Ailecek cemaatle namaz kılınabilir mi?



Beş vakit namazı Cemaatle kılmak mü’min erkekler için vacibe yakın müekked sünnettir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bütün namazlarını cemaatle kıldığı gibi, birçok hadislerinde de namazı cemaatle kılmanın faziletini dile getirmiş, cemaat sevabından mahrum kalınmamasını tavsiye etmiştir.

Namazın cemaatle kılınması kadınlar için müekked sünnet olmamakla beraber, onlar da imkân nisbetinde bu sevaptan nasiplerini alabilirler
.

İmamlıkta aranan bir şart da imamın erkek olmasıdır. Bunun için kadın erkeğe imam olamaz. Kadının kadına imamlığı ve namaz sahihse de mekruhtur. Şayet kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa imamlığa geçecek kadın ortada, aralarında durur, önlerine geçmez. İmam olan kadının biraz önde durması mekruhtur. En iyisve efdal olanı, kadınların cemaat yapmayın namazlarını tek başlarına kılmalarıdır.

Evde ailece cemaatle namaz kılınabilir. Aile fertleri şu düzene göre dururlar:

Baba imam olur, erkek çocuklar onun arkasına, anne bir saf gerisine, kız çocukları da onun bir saf gerisine dururlar. Fakat yer müsait değilse, bunlar birer ayak boyu geri dururlar. Hep beraber cemaatle namazlarını eda ederler
.

Evde sadece karı-koca varsa, bu durumda erkek imam olur, kadın da cemaat olur. Kadın imamdan bir saf boyu geride durur. Fakat yer müsait değilse, kadın imamın topuk hızasını geçmeyecek şekilde yanında durabilir. Tam hizasında durursa namaz bozulur.

Namazı bu şekilde cemaatle kılmak sünnettir, kılanlar cemaat sevabını alırlar. Bu namazın, cemaatle kılınan diğer namazlardan farkı sadece yukarıda sözünü ettiğimiz hususlardır.

Kadın erkeklerin olduğu yerde müezzinlik yapamaz. Ancak eşi ve çocuklarının yanında müezzinlik yapmasının bir sakıncası yoktur.

Bu arada şu durumu da hatırlatalım:

Karı-koca aynı namazın farzını cemaatle değil de, ayrı olarak kılacak olsalar bir hizada durmalarında mahzur yoktur.

Evde kılınan cemaatle namaza, erkeğin kendisine nikâhı düşen veya düşmeyen kadın akrabaları da katılabilirler. Erkek yakınları varsa, yukarıda tarif ettiğimiz saf tertibine göre cemaat olurlar.

Namazın evde cemaatle kılınması, evde mânevî bir havanın teşekkülüne sebep olması açısından önemlidir. Böylece namaz kılma çağına gelmemiş olan çocuklar bile cemaate iştirak etme sevinciyle ruhlarında namazın zevkini yaşarlar.

Bu vesileyle ayrıca evde namazın vaktinde kılınması gerçekleştirilmiş olur.


yozgatnur66 

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Namaz borcu hiç unutulmamalı

Namaz borcu hiç unutulmamalı


 

Okuyucumun hayatının başından beri devam edip gelen ibadet ihmallerini düşünerek daha fazla gecikmeyip namazlarını kaza etme azmine girmesi dikkatimi çekti.Geçmişin sorumluluğunu olanca ağırlığıyla duyarak yaptığı bu nefis muhasebesi sonunda sorusunu şöyle soruyor:

- Gençliğimizde dalgın devreler yaşadık. İbadetlerimizdeki ihmal ve tembelliklerimizin farkına bile varmadık. Hayatımızın büyük bir kısmı maalesef muhakeme ve muhasebesiz şekilde geçti. Şimdi ise geç de olsa şükürler olsun bir ölçüde aklımız başımıza geldi. İhmallerimizi düşünmeye başladık. Baliğ olduğumuz on beş yaşımızdan itibaren namaz borçlusu olduğumuzun farkına vardık. Baştan beri kılamadığımız bunca namazlarımızın borcundan artık bir an evvel kurtulmalıyız diye düşündüğümüz sırada, bazı sorumsuz kimselerin, kılınamayan geçmiş namazların kazası yoktur, şeklindeki sözleri geldi kulağımıza. Niyetimizden vazgeçiremedi ise de hızımızı keser gibi oldu. Bizlere geçmişte kılamadığımız namazların kazası gerektiği konusunda bilgi verirseniz yanlış söylentilerin tesirinden kurtulacak, belki de namaz borçlarımızı ödeme konusunda aldığımız kararımızı hemen uygulamamıza sebep olacaksınız. Yeter ki kaza namazı konusunda bizi şüphelerden kurtaracak kesin bilgiler verin, uyulması gereken ölçüleri sunun.

                                                            ***

Okuyucumun hassasiyetini çok yerinde buluyor, zararın neresinden dönersen kârdır, gerçeğini hatırlayarak bu konuda temel ölçüyü arz ediyorum.

Rabb'imiz bize sayılamayacak kadar çok nimetler ihsan etmiştir. Bu nimetlerin hepsini de hayatımız boyunca peşin olarak kullanmışızdır. Ancak nimetlerin şükrü manasına da gelen ibadetlerimizi peşin olarak eda etmeyip onları veresiye bırakanlarımız da olmuştur. Halbuki insan her vaktin girişinde üzerine farz olan namazlarını asla ihmal etmeyip mutlaka kılma titizliği göstermeli, tehir etme günahını asla göze almamalı, lütfedilen nimetlerin şükrünü de böylece bir ölçüde peşin olarak eda etmiş olmalıdır.

Şurası unutulmamalı ki, namaz borcundan kurtulmanın tek çaresi, vaktinde kılmaktır. Vaktinde kılınamayıp da borç olarak kalanları da bulunan ilk fırsatta kaza ederek tehir etme günahına son vermektir. Namaz borcuyla bekleyenlerin önce dikkate alacakları temel ölçü budur.

Hemen kılmaya başlamak, kılmadıklarını da kaza ederek bir an önce borçtan kurtulmaya yönelmek.

24 saat içinde üç kerahet vakti dışında tüm vakitlerde kılınabilecek bu kaza namazlarına niyet etmek öyle karışık ve zor da değildir:

- Niyet ettim en son kılamadığım sabah namazının farzını kaza etmeye. Ya da 'en son öğlenin farzını, ikindinin, akşamın, yatsının farzını kaza etmeye' diyerek niyet etmek yeterli olabilir.

Zaten niyetin özü, "hangi namazı kıldığının bilincinde" olmaktır. Dille söylemese de, sadece kalbinde kıldığı namazın hangi namaz olduğunu bilse, bu bilgi farz olan niyetin kendisi sayılır. Yeter ki geçmişini düşünmeye başlayan bu bahtiyar insan, ümitsizliğe kapılmadan bulduğu fırsatları kaza namazı kılarak değerlendirmekten geri kalmasın, hayatının en hayırlı kararını uygulamakta şüphe ve tereddütlere düşmesin.

Şurası da unutulmasın ki, namaz başka ibadetlere benzemez. Kılınması halinde sevabı, kılınmaması halinde vebali çok ağır şekilde kayda geçer. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri'ne 'Sevabı en çok ibadet hangisidir?' diye sorulduğunda cevabı şöyle olmuştur:

- Sevabı en çok ibadet, önce vaktinde kılınan namaz, sonra ana-babaya yapılan hizmettir!

Öyle ise sevabı ve vebali en çok olan bu ihmale gelmez ibadetin farkında olunmalı, daha fazla ihmal ve tehir günahını sürdürmeden namazı mutlaka vaktinde kılmalı, kılınmamış borçları da bir an önce ödemeye yönelmelidir. Çünkü (hastalık gibi özürden değil de) ihmalden dolayı oluşan namaz borçları ancak kılınarak ödenir, başka türlü ödeme şekli yoktur. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz savaşta kılma imkânı bulamadığı namazını bulduğu ilk fırsatta asla tehir etmeden hemen kaza ederek bizlere böyle örneklik etmiştir.


AHMED ŞAHİN
yozgatnur66

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Son teşehhütte Hz. Peygamber (a.s.)'e ve âline salavat getirmek

Son teşehhütte Hz. Peygamber (a.s.)'e ve âline salavat getirmek

Okurumuz:Peygamber efendimiz (sas) kendisi namazda salli- barik dualarını okur muydu? Kendi adını soyler miydi?


Hanefîlere göre (1): Hz. Peygamber (a.s.)'e İbrahîmî salavat getirmek sünnettir. Bunun gibi Malikilere göre (2), son teşehhütten sonra Hz. Peygamber (a.s.)'e salavat getirmek de sünnettir. Bunun gibi, yani ister ilk teşehhüt olsun ister son teşehhüt, her teşehhüt kendi başına bir sünnettir.


Şafiî ve Hanbelilere göre(3): Son teşehhütte Hz. Peygamber (a.s.)'e salavat getirmek vaciptir. Hz. Peygamberin âline salavat getirmek ise Şâfıîlere göre sünnet, Hanbelîlere göre vaciptir.


Hanbelilere göre, vacip olmasının dayandığı delil, daha önce geçmiş bulunan Kâ'b b. Ucre'nin rivayetidir: "Hz. Peygamber (a.s.) bizim yanımıza geldi. Biz dedik ki: "Yâ Resulallah! Allah bize, sana nasıl selâm getireceğimizi bildirdi. Sen de bize sana nasıl salavat getireceğimizi öğret." Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurdu: (4)


"Ey Allafıım! Peygamberimiz Muhammed'e ve onun ailesine salat et, onların şerefte kadrini yücelt; Hz. ibrahim ve ailesine salat ettiğin gibi. ve yine Hz. Muhammed Efendimizi ve ailesini mübarek kıl, onların feyiz ve bereketlerini daima arttır; Hz. İbrahim ve ailesini mübarek kıldığın gibi. Şüphe yok ki sen Hamîdsin, Mecidsin."


Esrem'in Faddale b. Ubeyd'den rivayet ettiğine göre: "Hz. Peygamber (a.s.) namazında dua edip Rabbini temcid etmeyen (övmeyen) ve Hz. Peygamber (a.s.)'e salavat getirmeyen birini duydu ve: "Bu adam acele etti."buyurduktan sonra onu huzuruna çağırtıp şöyle buyurdu: "Sizden biri namaz kılınca önce Rabbini övmekle başlasın, sonra Peygamber'ine salavat getirsin, sonra da dilediği gibi duada bulunsun." Bu hadisteki emir vücubu gerektirir. Hz. Peygamber (a.s.)'e salavat getirmenin şekli Hz. Kâb'ın rivayet ettiği hadiste zikredilen şekildedir.


Şâfiîler, Hz. Peygamber (a.s.)'e salavat getirmenin vacip olduğuna Kur'an'ın emrini delil getirmektedirler. Bu emirde: "Ey iman edenler! Hz. Peygamber'e salavat getirip selâm verin." (Ahzab, 56) ayeti ile daha önce geçen hadis, bu manada Darekutnide ve İbni Hıbban'ın Sahihi ile Hâkim'in Müstedrek'inde zikredilen ve Müslim'in şartına bağlı olarak sahih olduğu söylenen hadis ile Ahmed, Müslim Nesaî ve Tirmizinin rivayet ettiği ve Tirmizinin sahih dediği hadise dayanmaktadır. Hz. Peygamber (a.s.)'e ve aline salavat getirmenin asgarî ölçüsü "Allahumme salli alâ Muhammedin ve âlihî" ifadesidir. "Mecid"e kadarki ilâveler ise sünnettir.


Hz. Peygamber'in âline salavat getirmenin sünnet olması, Ebu Zür'a'nın rivayet ettiği hadise dayanmaktadır: "Hz. Peygamber'e salavat getirmek bir emirdir. Bu emri terk edenlerin namazlarını yeniden kılmaları gerekir. "(5) Bu hadiste Hz. Peygamber'in âline salavat getirmeyi zikretmemiştir.


Hanefî ve Malikîlerin Hz. Peygamber'e salavat getirmenin mutlak olarak sünnet olduğu görüşlerinin dayandığı delil şudur: Hadislerdcki mezkur emirler bize salavatın keyfiyetini öğretiyor. Bu durum salavatın vacip olmasını gerektirmez. Şevkânî bu konuda şöyle demiştir: (6) Salavat getirmenin vacip olduğuna hükmedenlerin dayandıkları deliller bana göre sabit değildir. Sabit olduğunu farz etsek bile, namazını kötü bir şekilde kılan bedeviye Hz. Peygamber'in bunu öğretmeyi terk etmesi, özellikle: "Bunları yaptığın zaman namazın tamdır." sözü, salavat ge­tirmenin mendup olduğuna delâlet eden bir karinedir. Hz. Peygamber'in teşehhüdü öğrettikten sonra İbni Mes'ud'a: "Bunu söylediğin zaman yahut bunu bitirdiğin zaman namazını bitirmiş olursun. Eğer kalkmak istersen kalk, oturmak istersen otur. (7) buyurmuştur.


Namaz Dışında Hz. Peygamber (a.s.)'e Salavat Getirmek: Namaz dışında Hz Peygamber (a.s.)'e salavat getirmek vacip olmayıp menduptur. Taberî, ayetin hükmünün mendupluk manasına hamledildiği hususunda icma bulunduğunu bildirmiştir. Hanefilere göre (8)kişinin ömründe bir kere Hz. Peygamber (a.s.)'e salavat getirmesi farzdır. Mezhebe göre, Hz. Peygamberin ismi bir mecliste zikredildikçe salavatın tekrarlanması müstahaptır. Fetva da bunun üzerinedir.


Muhammed (a.s.) Lafzının Başında "Seyyidina" İfadesini Kullanmak: Hanefî ve Şâfiîlere göre (9), İbrahîmi salavatların okunduğu namazlarda Muhammed lafzından önce "seyyidina" lafzını kullanmak menduptur. Bunu yapmak yapmamaktan daha faziletlidir. "Beni namazda seyyidlik ile vasıflandırmayın" tarzında rivayet edilen hadis ise uydurmadır. (10)


Haşiye-Dipnot:
1- ed-Dürru'l-Muhtâr, 1,478.
2- eş-Şerhu's-Sağir, 1,319.
3- Mugni'l-Muhtaç, 1,173 vd. el-Muğnî: I, 541.
4- Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir.
5- Neylü'l-Evtâr, II, 284.
6-Neylü'l-Evtâr, II,288.
7- Bu hadisi Ahmed, Ebu Dâvud, Tirmizî ve Darekutni rivayet etmişlerdir.
8- ed-Dürrü'l-Muhtâr, 1,480; Tebyînü'l-Hakâyık, I, 108.
9- ed'-Dürrü'l-Muhtar. 1,479; Haşiyetü'l-Bacuri, I,162; Şerhu'l-Hadramiyye, 478.
10- Esne'l-metalib, 253.

İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli


Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Namaz kılmaya ve büyük günahlardan kaçınmaya dair. Sabır, tevekkül, şükür, kanaat nedir? Allah´tan korkmak nasıl olur?

Namaz kılmaya ve büyük günahlardan kaçınmaya dair. Sabır, tevekkül, şükür, kanaat nedir? Allah´tan korkmak nasıl olur? 



 
                                   Yedinci Söz 

  Şu kâinatın tılsım-ı muğlâkını açan ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden, ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkülküşâ olduğunu; ve sabır ile Hàlıkına tevekkül ve ilticâ ve şükür ile Rezzâkından suâl ve duâ, ne kadar nâfi ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyâd etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:


Bir zaman, bir asker, meydan-ı harb ve imtihanda, kâr ve zarar deverânında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki:


Sağ ve sol iki tarafından dehşetli derin iki yara ile yaralı ve arkasında cesîm bir aslan ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş. Bütün sevdiklerini asıp mahvediyor. Onu da bekliyor. Hem, bu hali ile beraber, uzun bir yolculuğu var, nefyediliyor.
O bîçare, şu dehşet içinde me’yusâne düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhâh, nurânî bir zât peydâ olur, ona der:


"Me’yus olma! Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimâl etsen, o aslan sana musahhar bir at olur. Hem, o darağacı sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem, sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimâl etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu gül-ü Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem, sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et. Tâ doğru olduğunu anlayasın."


Hakikaten bir parça tecrübe etti. Doğru olduğunu tasdik etti.
Evet, ben, yani şu bîçare Said dahi bunu tasdik ederim. Çünkü, biraz tecrübe ettim, pek doğru gördüm.


Bundan sonra birden gördü ki, sol cihetinden şeytan gibi dessas, ayyaş, aldatıcı bir adam çok zînetler, süslü sûretler, fantâziyeler, müskirler beraber olduğu halde geldi. Karşısında durdu. Ona dedi:

 

Allah’ın varlığına, birliğine ve âhret gününe imân ettim.
Hey arkadaş! Gel, gel. Beraber işret edip keyfedelim. Şu güzel kız sûretlerine bakalım. Şu hoş şarkıları dinleyelim. Şu tatlı yemekleri yiyelim."
"Hâ, hâ, nedir ağzında gizli okuyorsun?"
"Bir tılsım."
"Bırak şu anlaşılmaz işi. Hazır keyfimizi bozmayalım. Hâ, şu ellerindeki nedir?"
"Bir ilâç."
"At şunu. Sağlamsın. Neyin var? Alkış zamanıdır. Hâ, şu beş nişanlı kâğıt nedir?"
"Bir bilet. Bir tâyinât senedi."


"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım" der. Her bir desîse ile onu iknâa çalışır. Hattâ o bîçare ona biraz meyleder. Evet, insan aldanır. Ben de öyle bir dessasa aldandım.


Birden sağ cihetinden, ra’d gibi bir ses gelir. Der:


"Sakın aldanma! Ve o dessasa de ki: Eğer arkamdaki aslanı öldürüp, önümdeki darağacını kaldırıp, sağ ve solumdaki yaraları def’ edip peşimdeki yolculuğu men edecek bir çare sende varsa, bulursan; haydi yap, göster, görelim. Sonra de, ’Gel keyfedelim.’ Yoksa sus, hey sersem!’ Tâ Hızır gibi bu zât-ı semâvî dediğini desin."


İşte ey gençliğinde gülmüş, şimdi güldüğüne ağlayan nefsim! Bil:


O bîçare asker ise, sensin ve insandır.
Ve o aslan ise eceldir.
Ve o darağacı ise, ölüm ve zevâl ve firâktır ki; gece gündüzün dönmesinde her dost vedâ eder, kaybolur.


Ve o iki yara ise; birisi, müz’ic ve hadsiz bir acz-i beşerî, diğeri elîm, nihayetsiz bir fakr-ı insanîdir. Ve o nefy ve yolculuk ise, âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, Sırattan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.


Ve o iki tılsım ise, Cenâb-ı Hakka imân ve âhirete imândır. Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinâna, huzur-u Rahmâna götüren bir musahhar at ve burak sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.


Hem zevâl ve firâk, memat ve vefât ve darağacı olan mürûr-u zaman, o imân tılsımı ile, Sâni-i Zülcelâlin taze taze, renk renk, çeşit çeşit mu’cizât-ı nakşını, havârik-ı kudretini, tecelliyât-ı rahmetini, kemâl-i lezzetle seyr ve temâşâya vâsıta sûretini alır. Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren aynaların tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder.


 

Ve o iki ilâç ise, biri sabır ile tevekküldür. Hàlıkının kudretine istinad, hikmetine itimaddır. Öyle mi? Evet, emr-i ’e mâlik bir Sultan-ı Cihâna acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîrâ, en müthiş bir musîbet karşısında, deyip, itminân-ı kalb ile Rabb-i Rahîmine itimad eder. Evet, ârif-i billâh aczden, mehâfetullahtan telezzüz eder. Evet, havfda lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatlı hâletin nedir?" Belki diyecek:


"Aczimi, zaafımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak, yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir."


Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecellî-i Rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar.
Diğer ilâç ise, şükür ve kanaat ile talep ve duâ ve Rezzâk-ı Rahîmin rahmetine itimaddır. Öyle mi? Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i ni’met eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevâd-ı Kerîmin misafirine, fakr ve ihtiyaç nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştihâ sûretini alır. İştiha gibi, fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki, kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler. Sakın yanlış anlama, Allah’a karşı fakrını hissedip, yalvarmak demektir. Yoksa, fakrını halka gösterip, dilencilik vaziyetini almak demek değildir.


Ve o bilet, senet ise, başta namaz olarak, edâ-i ferâiz ve terk-i kebâirdir. Öyle mi? Evet, bütün ehl-i ihtisas ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla, o uzun ve karanlıklı ebedü’l-âbâd yolunda zâd ve zahîre, ışık ve burak ancak Kur’ân’ın evâmirini imtisâl ve nevâhîsinden içtinâb ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san’at ve hikmet o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.


İşte ey tenbel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terk etmek ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve fâidesi ne kadar çok, mühim ve büyük olduğunu aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefâhete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin:
"Eğer ölümü öldürüp, zevâli dünyadan izâle etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle; dinleyelim. Yoksa sus! Kâinat mescid-i kebîrinde, Kur’ân, kâinatı okuyor. Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım.


 

Hidâyetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zebân edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Haktan gelip, Hak diyen ve hakikati gösteren ve nurânî hikmeti neşreden odur."











MEALİ:Allah’ım, kalplerimizi imân ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Allah’ım, bizi Sana muhtaç olduğumuzun şuuruyla zenginleştir; Senden müstağnî durma fakirliğine düşürme. Kendi güç ve kuvvetimizden teberrî ediyor, Senin havl ve kuvvetine sığınıyoruz. Bizi Sana tevekkül edenlerden kıl. Bizi nefsimizin eline bırakma. Bizi, koruyuculuğunla muhâfaza eyle. Bize ve erkek, kadın bütün müminlere merhamet et. Kulun, peygamberin, seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, masnuâtının melîki ve sultanı, inâyetinin gözbebeği, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisânı, rahmetinin timsâli, mahlûkatının nuru, mevcudâtının şerefi, mahlûkatının çokluğu içinde birliğinin kandili, kâinat tılsımının keşşâfı, rubûbiyet saltanatının dellâlı, hoşnut olduğun şeylerin tebliğ edicisi, gizli isimlerinin tanıtıcısı, kullarının muallimi, âyetlerinin tercümânı, rubûbiyet güzelliğinin aynası, şuhud ve işhâdının medârı, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin habîbin ve resûlün olan Efendimiz Muhammed’e, onun bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan diğer peygamber ve resûllere, melâike-i mukarrebîne ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. âmin.

yozgatnur66

Yorum (1) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Dünya işleri namaza engel olabilir mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur, ne zaman ibadete engel teşkil eder?

Dünya işleri namaza engel olabilir mi? Rızk için çalışmak ne zaman ibadet olur, ne zaman ibadete engel teşkil eder? 


 


 
                                   Beşinci Söz 

                                      
                            


Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Şüphesiz ki Allah takvâya sarılanlarla, iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlarla beraberdir. (Nahl Sûresi: 128.)
     Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek ne derece hakiki bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münâsip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
     Seferberlikte, bir taburda, biri muallem vazifeperver, diğeri acemi nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer tâlime ve cihâda dikkat eder, erzak ve tâyinâtını hiç düşünmezdi. Çünkü anlamış ki, onu beslemek ve cihazâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hattâ indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi tâlim ve cihaddır. Fakat, bâzı erzak ve cihazât işlerinde işler: Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. 


     Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?"
     "Devletin angaryasını çekiyorum," der. Demiyor, "Nafakam için çalışıyorum."
 


     Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, tâlime ve harbe dikkat etmezdi. "O devlet işidir. Bana ne!" derdi. Dâim nafakasını düşünüp, onun peşinde dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alış veriş ederdi. 


   
  Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi: 


     "Birâder, asıl vazifen tâlim ve muharebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimat et. O seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin, her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana, ’âsidir’ der, ceza verirler. 


     "Evet, iki vazife peşimizde görünüyor: Biri padişahın vazifesidir, bâzan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir; diğeri bizim vazifemizdir, padişah bize teshîlât ile yardım eder ki, tâlim ve harptir." 


     
Acaba o serseri nefer, o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır, anlarsın!
     İşte, ey tenbel nefsim! 


     
O dalgalı meydan-ı harb, bu dağdağalı dünya hayatıdır.
     O taburlara taksim edilen ordu ise cemiyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise şu asrın cemaat-i İslâmiyesidir. 


     O iki nefer ise, biri ferâiz-i diniyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücâhede eden müttakî Müslümandır. Diğeri, Rezzâk-ı Hakikiyi ittiham etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp, ferâizi terk ve maîşet yolunda rast gelen günahları işleyen fâsık-ı hasîrdir.


     
Ve o tâlim ve tâlimât ise-başta namaz-ibâdettir. 


     Ve o harb ise; nefis ve hevâ, cin ve ins şeytanlarına karşı mücâhede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezîleden, kalb ve ruhunu, helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. 


     Ve o iki vazife ise; birisi hayatı verip beslemektir, diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır, Ona tevekkül edip emniyet etmektir. 


     Evet, en parlak bir mu’cize-i san’at-ı Samedâniye ve bir hârika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz! 


     Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan en iyi beslenir-meyve kurtları ve balıklar gibi. En âciz, en nâzik mahlûk, en iyi rızkı o yer-çocuklar ve yavrular gibi. 


     Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfidir. Demek, derd-i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki, tâlimi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra, Cenâb-ı Rezzâk-ı Kerîmin matbaha-i rahmetinden tâyinâtını aramak; başkalara bâr olmamak için bizzat gitmek güzeldir, mertliktir. O dahi bir ibâdettir. 


     Hem, insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazât-ı mâneviyesi gösteriyor. Zîrâ, hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat, hayat-ı mâneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikàr ile tazarrû ve ibâdet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir. 


     Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gàye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gàye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesîle ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakkın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. 


     İşte sana iki yol. İstediğini intihab edebilirsin. Hidâyet ve tevfîkı Erhamü’r-Râhimînden iste.

yozgatnur66

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <