ANARŞİYE VE ÇATIŞMALARA SEBEB OLAN BİR TEHLİKE DE MENFÎ MİLLİYET

RİSALE

50-

ANARŞİYE VE ÇATIŞMALARA SEBEB OLAN BİR TEHLİKE DE MENFÎ MİLLİYET

2015-06-23 23:17:00
ANARŞİYE VE ÇATIŞMALARA SEBEB OLAN BİR TEHLİKE DE MENFÎ MİLLİYETÇİLİKTİR!

50-Beşer tarihinde görülen pek çok hadiselerin mü­him bir kısmının temelinde ırkçılık taassubu ve tarafgirliği bulundu­ğundan bu menfî ırkçılığın sebeb olduğu çok zararlı müca­dele ve zulümlerin önlenmesi için gerekli tedbir­lerin alın­ması lâ­zımdır.

Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri bu mühim mes’e­le­nin de üzerinde durmuş, ikaz ve irşad­larda bulunmuştur. Bir nümune olarak eserle­rinden mevzu ile alâkalı bazı kı­sımları aynen alıyoruz: 

«’Bismillahirrahmanirrahim,

Ya eyyühennasü inna halaknaküm min zekerin ve ünsâ... ilh’([1])

Yani, ‘li teârafû münasebeti... ilh’

Yani, “Sizi taife taife, millet millet, kabile ka­bile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbiri­niz­deki ha­yat-ı içtimaiyeye ait münasebet­lerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı in­kârla yabanî bakası­nız, husumet ve adâvet ede­siniz değildir.”

Şu Mebhas Yedi Meseledir.

BİRİNCİ MESELE

Şu âyet-i kerimenin ifade ettiği hakikat-i âliye hayat-ı içtimaiyeye ait olduğu için, hayat-ı içtima­iye­den çekil­mek isteyen Yeni Said lisanıyla değil, belki İslâmın hayat-ı içtimaiyesiyle münasebettar olan Eski Said lisanıyla, Kur’ân-ı Azîmüşşâna bir hiz­met maksa­dıyla ve haksız hücumlara bir siper teşkil etmek fik­riyle yazmaya mecbur ol­dum.

İKİNCİ MESELE

Şu âyet-i kerimenin işaret ettiği teârüf ve teâvün düsturunun beyanı için deriz ki:

Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alay­lar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edi­lir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddit münase­bâtı ve o münasebâta göre vazifeleri ta­nınsın, bilin­sin—tâ, o ordunun ef­radları, düstur-u teâvün altında hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat‑ı içtima­iyeleri a’­dânın hücumundan ma­sun kalsın. Yoksa, tef­rik ve in­kısam, bir bölük bir bölüğe karşı reka­bet etsin, bir ta­bur bir tabura karşı muhasa­met etsin, bir fırka bir fır­kanın ak­sine hareket etsin değildir.

Aynen öyle de, heyet-i içtimaiye-i İslâmiye bü­yük bir ordudur; kabâil ve tavâife inkısam edilmiş. Fakat bin bir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var: Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıble­leri bir, kitapları bir, vatanları bir—bir, bir, bir, binler kadar bir, bir...

İşte bu kadar bir birler uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktiza ediyorlar. Demek, kabâil ve tavâife inkı­sam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir; tenâkür için değil, tehâsum için değildir.

ÜÇÜNCÜ MESELE

Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir su­rette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsun­lar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gaf­letkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meş­gul olanlara “Fikr-i milliyeti bırakınız” denilmez. Fakat fikr-i mil­li­yet iki kısımdır:

Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Baş­kasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle de­vam eder, mü­teyakkız davranır. Şu ise, muhasa­met ve keş­mekeşe sebeptir. Onun içindir ki, ha­dis-i şerifte ferman etmiş: ‘el İslâmiyyetü habbeti’l asabiyyete’l cahiliyyete’ ([2]) ve Kur’ân da ferman etmiş:

‘İz ceale’l lezîne keferû... ilh’ ([3])

İşte şu hadis-i şerif, şu âyet-i kerime, kat’î bir su­rette menfi bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmi­yorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet mil­liyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri ka­zandırsın?

Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i mil­liyeti siyaset­lerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâket­ler çektiler.

Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şe­âmetli ebedî adâvetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milli­yetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gös­terdi.

Hem bizde, iptida-yı Hürriyette, Babil Kalesinin harabiyeti zamanında “tebelbül-ü akvam” tabir edilen teşâub-u akvam ve o teşâub sebebiyle da­ğılmaları gibi, menfi milliyet fikriyle, başta Rum ve Ermeni olarak pek çok kulüpler namında se­beb-i tefrika-i kulûb, muh­telif mülteciler cemiyet­leri teşekkül etti. Ve onlardan şimdiye kadar ec­nebîlerin boğazına gidenlerin ve peri­şan olanların halleri, menfi milliyetin zararını gösterdi.

Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbi­rin­den mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebî ta­hakkümü altında ezilen anâsır ve  kabâil-i  İslâmi­ye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabanî bak­mak ve birbirini düşman telâkki etmek öyle bir felâket­tir ki, tarif edilmez. Adeta bir sineğin ısır­maması için, müthiş yı­lanlara arka çevi­rip sineğin ısırması­na karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle, bü­yük ejderhalar hük­münde olan Avrupa’nın doy­mak bilmez hırsla­rını, pen­çelerini açtık­ları bir za­manda onlara ehemmiyet ver­meyip, belki mânen onlara yardım edip, menfi unsuri­yet fikriyle şark vilâyetlerindeki vatandaşlara veya ce­nup tarafın­daki dindaşlara adâvet besle­yip onlara karşı cep­he al­mak, çok zararları ve me­hâlikiyle beraber, o cenup ef­radları içinde düşman ola­rak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenuptan gelen Kur’­ân nuru var; İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur. İşte o din­daşlara adâvet ise, dolayısıyla İslâmiyete, Kur’ân’a doku­nur. İslâmiyet ve Kur’ân’a karşı adâ­vet ise, bütün bu vatan­daşların hayat-ı dün­yeviye ve ha­yat-ı uh­reviyesine bir nevi adâvettir. Hamiyet na­mına ha­yat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye iki haya­tın temel taşlarını harap etmek, hamiyet değil, ha­mâ­kattir!

DÖRDÜNCÜ MESELE

Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dahilîsinden ileri geliyor. Teâvüne, tesanüde se­beptir; menfaatli bir kuvvet temin eder, uhuvvet‑i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur. Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hâdim ol­malı, kale ol­malı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin ver­diği uhuvvet içinde bin uhuvvet var; âlem-i bekada ve âlem-i berzahta o uhuvvet bâki kalı­yor. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavî olsa, onun bir per­desi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin için­deki elmas hazi­nesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nev’inden ahmakane bir cinayettir.

İşte, ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün ci­hana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyete kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcü­mâtı def et­tiniz.

‘ye’tîllâhü bikavmin yühıbbühüm’([4])âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avru­pa’nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âye­tin evvelindeki hitaba mâsadak ol­maktan çekin­melisiniz ve korkmalısınız.

CÂ-YI DİKKAT BİR HAL: Türk milleti anâsır-ı İs­lâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müs­lim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etme­miştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çık­mış­lardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsur­larda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kabil-i tef­rik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazi­deki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, ze­min yüzünde hiçbir kuvvetle silin­mediği halde, sen şey­tanların vesveseleriyle, desi­seleriyle o mefâhiri kalbin­den silme.

BEŞİNCİ MESELE

Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukadde­satları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lâ­zım gelir. Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası giydirilmediği gibi,körü kö­rüne taklit dahi çok defa maskaralık olur. Çünkü,

Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gi­der, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.

Hem ekser enbiyanın Asya’da zuhuru, ağleb-i hu­kemanın Avrupa’da gelmesi, kader-i ezelînin bir remzi, bir işa­retidir ki, Asya akvâmını intibâha getirecek, te­rakki ettirecek, idare ettirecek, din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise din ve kalbe yardım etmeli, ye­rine geç­memeli.» (Mektubat sh: 321-325)

“Millet”in tarifinde temel ölçüyü nazara verip, İslâm Milliyetini esas alan Bediüzzaman Hazretleri, bu milliyetin verdiği netice olan şe­caat ve İslâm uhuvveti ve birliğinin düşmanlara karşı yegâne müdafaa kuvveti oldu­ğunu ve İslâm Milliyetinin halkın her sınıfına menfaati bu­lunduğunu izah ederken aynen şöyle der:

«Menfî milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat eden­lere deriz ki:

Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleke­ti­miz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebed­dü­lâta mâ­ruz olmakla beraber; merkez-i hü­kûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvam-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp, tavattun et­mişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa an­cak hakikî unsurlar bir­birin­den tefrik edilebilir. Öyle ise, hakikî unsuriyet fikrine, hareketi ve hamiyeti bina etmek, mâna­sız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfî milliyetçilerin ve unsuriyet-perverlerin reis­le­rinden ve dine karşı pek lâkayd birisi, mecbur olmuş, demiş: “Dil, din bir ise; millet birdir.” Madem öy­le­dir, hakikî unsu­riyete değil; belki dil, din vatan mü­nasebatına bakı­la­cak. Eğer üçü bir ise, zaten kuv­vetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet da­iresine dâ­hildir.

Sâniyen: İslâmiyetin mukaddes milliyeti, bu va­tan evlâdının hayat-ı içtimaiyesine kazandır­dığı yüzer faideden iki faideyi misal olarak be­yan ede­ceğiz:

Birincisi: Şu devlet-i İslâmiye yirmi-otuz milyon iken, bütün Avrupa’nın büyük devletle­rine karşı haya­tını ve mevcudiyetini muhafaza ettiren, şu devletin or­dusundaki nur-u Kur’andan ge­len şu fikirdir: “Ben öl­sem şehidim, öl­dürsem gazi­yim.” Kemal-i şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne güle­rek istikbal etmiş. Daima Avrupa’yı titret­miş. Acaba, dünyada basit fikirli, safi kalbli olan neferatın ru­hunda şöyle ulvî fedakârlığa se­bebiyet verecek, hangi şey gösterile­bilir? Hangi hami­yet onun ye­rine ikame edilebilir? Ve hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda et­tire­bilir?

İkincisi: Avrupa’nın ejderhaları (büyük devlet­leri) her ne vakit şu devlet-i İslâmiyeye bir tokat vur­muş­larsa; üç­yüz elli milyon İslâmı ağlat­mış ve inlet­miş. Ve o müstemlekât sahibleri, onları inletmemek ve sızlat­mamak için, elini çekmiş.. elini kaldırırken in­dirmiş. Şu hiçbir cihette is­tisgar edilmeyecek manevî ve daimî bir kuvve­tüzzahr yerine hangi kuvvet ikame edilebilir? Gösterilsin! Evet, o azîm manevî kuvvetüz­zahrı menfî milliyet ile ve istiğnakârane hamiyet ile gücendirme­meli!..

…Menfî milliyette fazla hamiyetperverlik göste­renlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddi sever­se­niz, onlara şefkat ederseniz; öyle bir hamiyet ta­şı­yınız ki, onların ekserisine şefkat sayılsın. Yoksa, ekserisine merhamet­sizcesine bir tarzda, şefkate muhtaç olmayan bir kısm-ı kalilin mu­vakkat gafletkârâne ha­yat-ı içtimaiyelerine hizmet ise, hamiyet değildir.

Çünki, menfî unsuriyet fikriyle yapılacak hami­yetkârlığın, milletin sekizden ikisine mu­vak­kat faidesi dokuna­bilir. Lâyık olmadıkları o hamiyetin şef­katine mazhar olurlar. O sekizden altısı, ya ihtiyardır, ya has­tadır, ya musi­betze­dedir, ya çocuk­tur, ya çok zaiftir, ya pek ciddi olarak âhireti düşünür müttakidir­ler ki; bun­lar hayat-ı dünye­vi­yeden ziyade, müteveccih olduk­ları hayat-ı ber­zahiyeye ve uhrevi­yeye karşı bir nur, bir te­selli, bir şefkat isterler ve ha­miyetkâr mübarek ellere muhtaçtırlar. Bunların ışık­la­rını söndürmeye ve teselli­lerini kırmağa hangi hami­yet mü­saade eder?

Heyhat! Nerede millete şefkat, nerede millet yo­lunda fedakârlık!



[1]“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarat­tık; sonra da, birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” Hucurat Sûresi, 49:13.

[2]Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey’a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4: 69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403.

[3]  Fetih Sûresi, 48:26.

[4]  Mâide Sûresi, 5:54.

 

Risale-i Nur Araştırma Merkezi

Yozgatnur

3
0
0
Yorum Yaz

Fotoğraf |  görsel 1