Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Mehmet Akif Ersoy (1873 - 1936)

Mehmet Akif Ersoy (1873 - 1936)

 

   

 

 

Mehmet Akif Ersoy (1873 - 1936)Türk, şair. İstiklal Marşı'nı yazmış, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. İstanbul'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebced hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk'un Şuşise köyündendir, annesi ise aslen Buharalı'dır.

   Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başladı. Maarif Nezareti'ne bağlı iptidaîyi ve Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirdi. Bunun yanı sıra Arapça ve İslami bilgiler alanında babası tarafından yetiştirildi. Rüştiye'de "hürriyetçi" öğretmenlerinden etkilendi. Fatih camii'nde İran edebiyatının klasik yapıtlarını okutan Esad Dede'nin derslerini izledi. Türkçe, Arapça, Farsça, veFransızca bilgisiyle dikkati çekti. Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde okurken şiirle uğraştı. Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşıladı. Babasının ölümü ve evlerinin yanması üzerine mezunlarına memuriyet verilen bir yüksek okul seçmek zorunda kaldı.

   1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 1908'de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.

   1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde sürekli yazılar yazmaya, şiirler ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yayımlamaya başladı. 1913'te Mısır'a iki aylık bir gezi yaptı. Dönüşte Medine'ye uğradı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin maddi donatım ve düşünce düzeyi bakımından Batı karşısındaki zayıflıkları konusundaki görüşleri pekişti. Aynı yılın sonlarında Umur-u Baytariye müdür muavini iken memuriyetten istifa etti. Bununla birlikte Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdiyse de cemiyetin bütün emirlerine değil, sadece olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içti. I. Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Berlin'e gönderildi. Burada Almanlar'ın eline esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Çanakkale Savaşı'nın akışını Berlin'e ulaşan haberlerden izledi. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu derinden etkiledi. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın bir görevlisi olarak çöl yoluyla Necid'e ve savaşın son yılında profesör İsmail Hakkı İzmirli'yle birlikte Lübnan'a gitti. Dönüşünde yeni kurulan Dâr-ül -Hikmetül İslâmiye adlı kuruluşun başkâtipliğine getirildi. Savaş sonrasında Anadolu'da başlayan ulusal direniş hareketini desteklemek üzere Balıkesir'de etkili bir konuşma yaptı. Bunun üzerine 1920'de Dâr-ül Hikmet'deki görevinden alındı. İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başladı ve Mehmed Âkif bu vilayette halkın kurtuluş hareketine katkısını hızlandıran çalışmalarını sürdürdü. Nasrullah Camii'nde verdiği hutbelerden biri Diyarbakır'da çoğaltılarak bütün ülkeye dağıtıldı.

    Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamayınca maarif vekilinin isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edildi. Sakarya zaferinden sonra kışları Mısır'da geçiren Mehmed Âkif, laik bir Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine Mısır'da sürekli olarak yaşamaya karar verdi. 1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yaptı. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı ve hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye döndü ve İstanbul'da öldü.

   Mehmed Âkif'in 1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı Safahat bağımsız bir edebi kişiliğin ürünüdür. Bununla birlikte kitabın Tevfik Fikret'ten izler taşıdığı görülür. Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren "manzum hikâye" biçimini kendisi için en geçerli yazı olarak seçmiştir. Ancak, sahip olduğu köklü edebiyat kaygusu onun yalınkat bir manzumeci değil, bilinçle işlenmiş ve gelişmeye açık bir şiir türünün öncüsü olmasını sağlamıştır. Mehmed Âkif'in düşünsel gelişiminde en belirleyici öğe onun çağdaş bir İslamcı oluşudur. Çağdaş İslamcılık, Batı burjuva uygarlığının temel değerlerinin İslam kaynaklarına uyarlı olarak yeniden gözden geçirilmesini, Batı'nın toplumsal ve düşünsel oluşumuyla özde bağdaşık, ama yerel özelliklerini koruyan güçlü bir toplum yapısına varmayı öngörür.

 

Bu görüşe koşut olarak Mehmed Âkif'in şiir anlayışı Batılı, hatta o dönemde Batı'da bile örneklerine az rastlanacak ölçüde gerçekçidir. Kafiyenin geleneksel Osmanlı şiirinde bir bela olduğunu savunan, resim yapmanın yasak sayılmasının, somut konumların betimlenmesini aksattığı ve bu yüzden şiirin olumsuz etkiler altında kaldığı görüşünü ileri süren Mehmed Âkif, Fuzuli'nin Leylâ vü Mecnûn adlı yapıtının plansız olduğu için yeterince başarılı olamadığını dile getirecek ölçüde çağdaş yaklaşımlara eğilimlidir. Konuşma diline yaslandığı için kolayca yazılıvermiş izlenimi veren şiirleri biçime ilişkin titiz bir tutumun örnekleridir. Hem aruzdan doğan bağların üstesinden gelmiş, hem de şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek somutlukla ortaya koymuştur. Mehmed Âkif geleneksel edebiyatın olduğu kadar, Batı kültürünün değerleriyle etkileşimi kabul eder, ancak Doğu'ya ya da Batı'ya öykülenmeye şiddetle karşı çıkar. Çünkü her edebiyatın doğduğu toprağa bağlı olmakla canlılık kazanabileceği ve belli bir işlevi yerine getirmedikçe değer taşımayacağı görüşündedir.

 

Gerçekle uyum içinde olmayı herşeyin üstünde tutar. Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanır. İçinde yaşanılan toplumun özellikleri göz önüne alınmadan Batılı yeniliklere öykünmenin doğrudan doğruya edebiyata zarar vereceği, "edebsizliğin başladığı yerde edebiyatın biteceği" anlayışına bağlı kalarak "sanat sanat içindir" görüşüne karşı çıkmış, "libas hizmetini, gıda vazifesini" gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden toplumsal ve ideolojik konuları şiir ile ve şiir içinde tartışma ve sergileme yolunu seçmiştir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği göstermekteki amacı okuyucusunu insanların sorunlarına yöneltmektir. Bu kaygıların sonucu olarak yoksul insanların gerçek çehreleriyle yer aldığı şiirler Türk edebiyatında ilk kez Mehmed Âkif tarafından yazılmıştır. Mehmed Âkif şiirinin yaşadığı dönemde ve sonrasında önemini sağlayan gerçekçi tutumudur. Bu şiirde düş gücünün parıltısı yerini gözle görülür, elle tutulur bir yapıya bırakmıştır. Şairin nazım diline bu dilin özgül niteliğini bozmaksızın elverişli olduğu gelişmeyi kazandırması, aruz veznini yumuşatmayı, başarmasıyla mümkün olmuştur. Bu aynı zamanda Türkçe'nin şiir söylemedeki olanaklarının ne ölçüde geniş olduğunu göstermesi demektir. Söz konusu dönemde her şairin dili kişisel bir dil kurma adına dar bir vadiye sıkışmak zorunda kalmıştı. Mehmed Âkif dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır. Yenilikçi bir şair olarak, yaşadığı dönemde görülen ölçüsüz yenilik eğiliminin bozucu etkilerine, ölçüsü işleviyle bağlantılı bir şiir kurmak suretiyle sınır çekmeye çalışmıştır.

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ahmet Hamdi Akseki

 

                  Ahmet Hamdi Akseki

 

  

 

Ahmet Hamdi Akseki ( ....  - 1951)Türkiye Cumhuriyetinin üçüncü Diyanet İşleri Başkanı olan, yazdığı değerli eserleri ve yaptığı hizmetleri ile yüzyılımızın İslâm alimleri arasında önemli bir yeri olan Ahmet Hamdi AKSEKİ, Antalya ili Akseki ilçesi Güzelsu Beldesinde doğdu. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim öğrenmeğe, 7 yaşında da camide mukabele okumaya başladı. Önce babası Mahmut Efendi'den sonra da Mecidiye Medresesinde Müderris Abdurrahman Efendi'den okudu. 14 yaşında babasıyla Ödemiş'e giden A.Hamdi AKSEKİ, ailesinin fakir olması sebebiyle, tahsil parasını temin için pamuk tarlalarında çalıştı.

Karamanlı Süleyman Efendi'nin medresesinde tahsiline devam etti. Daha sonra İstanbul'a geldi ve Dersiâm Bayındırlı Muhammed Şükrü Efendi'den icazet aldı. Medresetü'l Mütehassisin'de 3 sene okudu, doktora imtihanını vererek birincilikle mezun oldu. Henüz 32 yaşında iken 3 fakülteyi tamamladı.

 

Hamdi AKSEKİ, hocası İsmail Hakkı Bey'in delâleti ile, Heybeliada Mekteb-i Bahriye-i ŞÃ¢hane Akaid-i Dini'ye muallimliğine tayin edildi. Burada okuttuğu dersler, "Dini Dersler", adı ile üç cilt olarak Sebilürreşad Kütüphanesi tarafından bastırıldı. Heybeliada'daki görevine ek olarak Aksaray Pertevniyal Valide Sultan Camii Şerifi Kürsi şeyhliğine tayin olunan AKSEKİ, İstanbul'daki medreselerde müderrislik yaptı. Umur-u Şeriyye ve Evkaf Vekaleti Tedrisat Umum Müdürlüğü görevinde iken medreselerin müfredat programlarını ıslah etti.

 

1924 yılında Diyanet işleri Başkanlığı Müşavere Heyeti Ã?zâlığına getirildi. 1939 yılında Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına tayin oldu. A.Hamdi AKSEKİ, M.Şerafeddin YALTKAYA'nın vefatından sonra Diyanet İşleri Başkanı oldu.

Merhum Ahmet Hamdi AKSEKİ, resmi hizmeti yanında, ilmi çalışmalarını da ihmal etmedi ve 70 kadar eser yazdı. İslâm Dini (İtikat, ibadet ve Ahlak)

9 Ocak 1951'de vefat eden Ahmet Hamdi AKSEKİ Arapça, Farsça ve İngilizce bilmekteydi.

 

 

 

Bunları biliyor muydunuz?

  • Ahmet Hamdi Akseki'nin, Kuran-ı Kerim mealini Atatürk'ün isteği ile yazdığını (Cemal Kutay, Rönesans Dergisi, Şubat 1991, s.20)
  • Ahmet Hamdi Akseki'nin, Askere Din Kitabı isimli eserini Fevzi Çakmak'ın talebi üzerine Atatürk'ün isteğiyle yazdığını ...
  • Ahmet Hamdi Akseki'nin, amazon.com, ideefixe.com.tr gibi Dünya'nın ve Türkiye'nin önde gelen Internet kitapevlerinde bilgileri bulunan "Bulgaristan Mektupları" isimli tarih/hatırat türü bir kitabı olduğunu ...
  • 4-6 Kasım 1994 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi tarafından Ahmet Hamdi Akseki sempozyumu düzenlendiğini ...
  • Bu sempozyumda, Selçuk Ünv. İlahiyat Fak. İlahiyat Fak. Kurucu Dekanlığını yapan merhum Doç. Dr. Osman Cilacı'nın "Ahmet Hamdi Akseki'nin Dinler Tarihi'ne Bakış Tarzı" adlı bir bildiri yayınladığını ...
  • Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi İlhan Yıldız'ın 1997 senesinde "Ahmet Hamdi Akseki ve Din Eğitimindeki Yeri" isimli bir doktora tezi yaptığını ...
  • Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Türkan Keşkek'in 2003 senesinde "Ahmet Hamdi Akseki ve Fıkhi Görüşleri" isimli bir yüksek lisans tezi yaptığını ...
  • Ahmet Hamdi Akseki'nin, Necip Fazıl Kısakürek'in lise öğretmeni olduğunu ...
  • 18 yaşlarındayken İstiklal marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy'dan Arap Edebiyatı dersi aldığını ...
  • 1946 senesinde Bülent-Rahşan Ecevit çiftinin nikahını kıydığını ...


Ahmet Hamdi Akseki'nin Eserleri:
Namaz Sürelerinin Türkçe Tercüme ve Tefsiri
Ahlak Dersleri
İslam Dini/İtikat, İbadet ve Ahlak
Askere Din Dersleri
Öğretmen Ve Öğrencilere Yardımcı Açıklamalı Din Dersleri
Ülema-yı İslamiyeye Bir Sual ve Abdullah Gemilyan Efendinin Cevabı
Dini Dersler (3 Kitap)
Hatemü'l-Enbiya Hakkında En Çirkin Bir İsnadın Reddiyesi
Vel-Asr Tefsiri
Bulgaristan Mektupları
Yavrularımıza Din Dersleri
İslam Fıtri Tabii ve Umumi Bir Dindir
Namaz Sürelerinin Türkçe Tercüme ve Tefsiri
Ahlak İlmi ve İslam Ahlakı
Yeni Hutbelerim
Köylüye Din Dersleri
Peygamberimiz Hz. Muhammed ve Müslümanlık


Ahmet Hamdi Akseki Biyografileri:

Ahmed Hamdi Akseki/Hayatı-Eserleri-Tesiri, Üçdal Neşriyat, 1966
Ahmed Hamdi Akseki, Veli Ertan, Kültür Ve Turizm Bakanlığı, 1988

 

Diyenet işleri sayfasından iktibastır.

 

   yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

İmam-ı Azamın fıkıh akademisi

İmam-ı Azamın fıkıh akademisi

 


                      okurumuz: *“İmam-ı Azam’ı tanıtır mısınız?”

 

 



    İmam-ı Azam Ebû Hanife, yaklaşık 1239 yıl evvel; hicrî 150 yılı Şaban ayında; milâdî olarak da 767 yılının bir Mayıs sabahında, Abbasî Halifelerinden Halife Mansur’un siyasî hışmına uğrayarak Abbasî hapishanelerinin birinde zehirlenen ve bir yıldız gibi dünyadan kayıp, âlemi bekaya irtihal eden bir fıkıh otoritesidir. Hanefî Mezhebi Kurucusudur.

 

   Asıl adı Numan bin Sabit olan İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri (ra), hicretin 80. yılında (Milâdî 699’da) Kûfe’de zengin ve muttaki bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Daha doğmadan evvel Hazret-i Ali’nin (ra) duâsına mazhar oldu. Küçük yaştan itibaren kendisini ulema arasında bulan Ebû Hanife (ra), Enes bin Malik (ra) gibi birkaç sahabe ile görüşme imkânı buldu ve hadis rivayet etti. Gençliğinde ilimle beraber bir süre ticaretle de uğraştı; ancak daha sonra kendisini tamamen fıkıh ilmine verdi. Dört bine yakın âlimden hadis dinledi. Fıkıh ilminde Hazret-i Ali, Hazret-i Ömer ve Abdullah ibn-i Mes’ud’un re’y ve içtihad metodlarından etkilendi ve bu kol üzerine fıkıh sistemini kurdu. Hocası Hammâd bin Süleyman’ın (ra) dizleri dibinde 28 yıl fıkıh ilminde yoğruldu. Hocası vefat ettiğinde artık fıkıh ilminde ehliyet ve içtihat sahibi olduğundan talebe arkadaşlarının ve halkın ısrarı üzerine, kırk yaşlarında, ders halkasının başına geçti.

 

İmam-ı Azam’ın (ra) ders halkası eşsiz bir fıkıh akademisi gibi çalıştı. Irak, Horasan, Harezm, Türkistan, İran, Yemen ve muhtelif bölgelerden gelen talebelerle ders halkası doldu taştı. Karşılıklı soru-cevap tarzında ders işlerler; derslerinde en müşkül mes’elelere bile İslâmın temel kaynaklarından çözümler bulurlardı. Ders halkasında beş yüz bini aşkın mes’ele üzerinde çözümler üretildiği rivayet edilir. Talebeleri arasından pek çok İslâm hukukçusu yetişti. Bunların en meşhurlarından İmam-ı Ebû Yusuf, İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Züfer, İslâm fıkhının tedvin ve tasnifi için büyük gayret sarf ettiler ve Hanefî mezhebinin olgunlaşmasında eşsiz hizmetlerde bulundular.

 

İmam-ı Azam, fıkıh ilmiyle beraber tefsir, hadis, kelâm ve diğer İslâmî ilimler bakımından da zirvedeydi. Münâzâra yoluyla hak yoldan sapmış fırkalarla mücadele etti. Mu’tezilîler, Haricîler, Kaderiler, Şiîler ve İnkârcılarla birçok münâzarâalara katıldı ve mağlûp etti.

 

Bediüzzaman Hazretlerinin (ra), Sahabelerden ve Mehdî’den sonra en efdal dört İmam arasında saydığı İmam-ı Azam Ebû Hanife1, vak'arı, tevazuu, takvası ve ilmi ile temayüz etmişti. Hediye kabul etmezdi. Bir gün Halife Mansur’un kendisine on bin dirhem hediye göndereceğini söylediler; buna razı olmadı. Hediyenin geleceği gün kimse ile görüşmedi. Halifenin adamı hediyeyi bir beze sararak evinin köşesine koymuştu. Ebû Hanife (ra) vefatı öncesinde oğluna yazdığı vasiyette, o bez içindeki hediyenin Halifenin adamına iade edilmesini istedi.

Halife Mansur kendisini baş kadılığa tayin etmek istedi ve bunda ısrar etti. Ancak Ebû Hanife baş kadılığın siyasî bir makam olduğu ve bunun da ilmî çalışmalara engel olacağı endişesiyle kabul etmedi. Halife kendisine niçin baş kadılığı kabul etmediğini sorduğunda ise:

 

“Ben baş kadılığa salâhiyetli değilim! Senin de bu vazifeyi bana vermen doğru olmaz!” dedi. Halife tekrar: “Neden?” diye sordu.

 

İmam-ı Azam (ra):

“Eğer doğru bir adam isem bu vazife bana yaramaz! Eğer yalancı isem, yalancılar kadı olamaz!” dedi.2

 

Ancak Halife Mansur emrinde ısrarlıydı. İmam-ı Azam’ın nüfuzunun siyasî olduğunu zannetmiş, bunu kırmak için pasif bir göreve çekmek istemişti. Ancak Büyük İmam bu görevi reddedince zor kullanmaya başlamıştı. Hiçbir zorlamayla da yılmayan ve hiçbir dünyevî makam ve mevkiyi kabul etmeyen İmam-ı Azam Ebû Hanife’yi, ne yazık ki Abbasî Halifesi daha sonra, ömrünü verdiği o ilim merkezinden ayırdı, hapse attırdı ve kırbaçlatmaya başladı. Hapiste zehirlendiği de rivayet edilir. Nihayet sağlığı bozulunca hapisten çıkarıldı; ancak Büyük İmam artık fazla yaşamadı ve fıkıh ilminin tedvin ve tasnif çalışmalarını talebelerine emanet ederek, yetmiş yaşında hayata gözlerini yumdu. Şimdi; bin yılı aşkın süredir İslâm fıkhına yaptığı hizmet ile onun adı dillerden, gönüllerden ve duâlardan düşmezken; ona zulmedenler kabirde azap çekiyorlar!

Allah ondan razı olsun! Rahmetullâhi Aleyh! Âmin.

 

Haşiye-Dipnot:

 

1- Bedîüzzaman, Mektûbât,

2- Gazâlî, İhyâ, c. 1, s.74


yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Mevlana CELALEDDİN-İ RUMİ ( RA )

Mevlana CELALEDDİN-İ RUMİ ( RA )

 

 

Okurumuz:Hz. Mevlana hakkında bilgi verir misiniz?

 

 

Mevlâna CELALEDDİN-İ RUMİ ( RA ) 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

Her türlü kemale erişi aşkta gören Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Zira aşk hayatin aslidir, özüdür. Kainatın yaratılış sebebi aşktır. 'Sen olmasaydın bu gökleri yaratmazdım.' Kudsi hadisiyle ; varlık alemlerinin yaratılmasındaki yegane maksadın, Cenab-i Hakkin Hazreti Peygambere duyduğu sevgi olduğu belirtilir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlana bu düşünceden hareketle , binlerce beyitte ilahi aşkı söylemiştir. Onun aşka dair düşüncelerini dört grupta toplamak mümkündür. Akil ve aşk mukayesesi, aşkın üstünlüğü ve değeri, fanilere duyulan aşkın geçersizliği, aşktan nasibi olmayanların zavallılığı ...

Mana Padişahı Mevlana'ya göre akıl ve ilim, gayb aleminin gerçeklerini kavramada yetersizdir. Bunlar insanı bir noktaya kadar götürür, ancak hedefe ulaştıramaz. Fakat insan aşktan kanatlara sahipse , ilim ve aşkın hayal edemeyeceği kadar yücelir. Tıpkı miraç gecesi olduğu gibi. O kutlu gecede Hazreti Peygamber ve Cebrail gök katlarında yükselirken , Sidre-i Müntehaya gelince ; Cebrail "Bir parmak ucu daha ilerlersem , yanarım." diyerek kalmış, Hazret-i Peygamber ise Sidre'yi geçerek Cenab- Hakka yakınlığın son derecesine ulaşmıştır.Sidre-i Münteha denen yer ; gerek melek gerekse peygamber, bütün varlıkların ulaşabildiği son noktadır. Bir başka deyişle emr-i İlahiden başka her şeyin son bulduğu yerdir. Mutasavvıflar buradan hareketle , Cebrail'i beşer idrakin , ilim ve aklın sembolü , Hazret-i Peygamber'i ise gönül ve aşkın timsali olarak görürler.

Hazret-i Mevlana bu hususa işaret eder :

"Gerçi başlangıçta akil muallimdi. Sonra akil üstatken ona talebe olur.
Akıl, Cebrail gibi ; ' Bir adım daha gitsem; bu kol, kanat yanar.
Sen bana bakma , yürü, geç ! Benim için daha ileri yer yok.' der. (Mesnevi,I/ 1112-14)

Bu yüzden Mevlana ; aşkı, her sufinin yaşaması gerekli bir hal olarak görür. Ona göre ancak aşkla sevgiliye, Hakk'a bağlanan gönül muteberdir. (Mesnevi,I / 1853). Cebrail gibi, akıl ile insan Allah'a ulaşamaz; yarı yolda kalır. İnsanla , Allah arası bir deniz mesafesi ise ; akıl bu denizde bir yüzücü, aşk ise bir gemidir. Yüzmek güzeldir ama uzun bir yolculuk için yeterli değildir. İnsan yüzerken yorulabilir, boğulabilir. Ama gemiye binen hedefine ulaşır. (Mesnevi IV/ 1423-27)

Bu aşkın mahiyeti ise sözle anlatılmaz, satırlara sığmaz . Ancak tadanlar bilir:

Birisi sordu : 'Aşıklık nedir ?' Dedim ki : " Benim gibi olursan bilirsin !" (Mecalis-i Sab'a, 82)

Yüce Sultanın "Ben ol da bil!" sözü Cenab-ı Hakka ulaşma yolundaki , "bilmek, bulmak, olmak merhalelerinin son derecesinin aşk ile gerçekleştiğini ifade eder. İlim ve akıl ise sadece bilmeyi sağlar. Yine Mesnevide :

"Aşk ; her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte insan dilsiz kalır.
Kalem, gerçi her şeyi yazar ama , aşka gelince başı döner.
Akıl, aşkı anlatmada çamura batmış eşek gibidir. Aşkı ve aşıklığı yine aşk izah eder.
Güneşe delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa, güneşten yüzünü çevirme." (Mesnevi, I/ 117-121) beyitleriyle aşkın tarife sığmadığı söylenilirken , aklin acizliği bir kere daha dile getirilir.

Aşk yüzünden elbisesi yırtılanın , hırstan ve ayıptan temizlendiğini, aşkın bütün hastalıkların hekimi, kibir ve azametin ilacı olduğunu, topraktan yaratılan bedenin aşkla yüceldiğini (Mesnevi, I/22-25) söyleyen Mevlana; insanların hırs, tamah, kibir, kıskançlık ve kin gibi kötü huylardan ancak İlahi aşk ile arındığını belirtmek ister. Toplumda İlahi sevgi ile manevi alemi tanıyanlar çoğunlukta olursa aksaklıklar düzelir, huzur hakim olur. Diğer yandan insanın dünyadaki geçimi için bir sanat öğrendiği gibi , ahireti kazanmak için de bir sanat öğrenmesi , bu din sanatının , kazancının da aşk olduğu öğütlenir. (Mesnevi, II/2618-27)

Mevlana ;
"Anam aşk, babam aşk,
Peygamberim aşk, Allahım aşk,
Ben bir aşk çocuğuyum,
Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim."

Buradan anlaşılan şudur ki , yalnızca dinin kurallarına uymakla yetinenler, dinin özünü tanımayıp , kabukta kalanlardır. Asil olan insanin ibadetlerine Allah aşkını katması, tam bir ihlas ve samimiyetle kulluk etmesidir.

Hazret-i Mevlana, Allah aşkının dışındaki sevgilere aşk denemez ;

"Aşk , renge ve kokuya bağlı olursa, o aşk değildir, kişiye bir utançtır." (Mesnevi,I/224)

"Faniye olan aşk ebedi değildir. Çünkü insan bu düzenin hükmüne , ebediliğe müsait değildir.

Her an gönüle feyizler veren , goncadan daha taze olan , gözün ve ruhun safası olan İlahi aşk bakidir.

Daima diri ve ebedi olana aşık ol, Sırrını o nura kavuştur.

Onun aşkını iste, Çünkü bütün peygamberler, veliler bu aşkı , iksirin ta kendisi bildiler.

"Bu aşka bende kabiliyet yok' deme. Kerem sahibinin ihsan etmediği bir nesne yoktur. (Mesnevi I /226-230)

"Külle aşık olanlar , cüz' e itibar etmez. Cüz' e meyleden , küllün isteyicisi değildir" (Mesnevi,I/ 2903) beytiyle Mevlana , Allah aşıklarının Cenab-ı Hak dışında , başka hiçbir şeye değer vermediğini, sevgisini fani unsurlara yöneltenin ise Allah aşkından yoksun olduğunu belirtir. Ancak bazen istisnai durumlar olabilir. İnsan faniye duyduğu aşkta kararlı, vefalı ve sadık ise , bu mecazi aşk onu gerçek sevgiye, ilahi aşka götürebilir :

"Vehme, hevese aşık olan sadıksa ; bu mecaz onu hakikate götürür." (Mesnevi , I /2861)

Mecnun, Leyla'nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla'nın aşkına ulaşmıştır.

Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana , bunlara sert bir dille çatar:

"Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın , yüz rengin var, yüz alacan...
Mademki kafatasında aşk şarabı yok,
Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala..."
(Rubailer,126)

"Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız kuş gibidir." (Mesnevi,I/31)

Yaradılışın özünü ve insanın fani benliğinden yükselişini aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömür saymaz:

"Baht sana yar olur, yaver kesilirse;
Aşk, seninle işe güce girişir.
Aşksız ömrü hesaba sayma;
O sayıdan dışarda kalacaktır çünkü..."

(Mecali-i Saba 43)

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ömer Nasuhi Bilmen ve Yüksek İslam Ahlakı

Ömer Nasuhi Bilmen ve Yüksek İslam Ahlakı
 


Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, büyük hukukçulardan biriydi. Hayatını İslami ilimlere vermiş, yaşadığı devrin en büyük İslam âlimlerindendi. Müslümanlar akın akın onun huzuruna gider fetva isterlerdi.

Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri hastalanmıştı. Onu ziyarete gittim. Yere serili bir yatağın üzerinde yorganı sırtına almış, hocam oturuyor... Buyurdu ki, "Şu tefsiri bitirip ölmeyi diliyorum Allah'tan..." Gerçekten Allah onun duasını kabul etti. On ciltlik tefsirini tamamladı ve vefat etti.


O fakihti, müfessirdi, muhaddisti, siyer âlimiydi. Onun mezarını ziyaret ettiğimde diyorum ki, "Burada büyük bir kütüphane yatıyor." Nasuhi Efendi ayaklı kütüphaneydi. Allah rahmet etsin. Bizi de onun şefaatine nail etsin.

Ömer Nasuhi Bilmen Hocamın "Yüksek İslam Ahlakı" kitabını okumanızı tavsiye ederim. Hoca, Darüşşafaka Lisesi'nde 20 yıla yakın bir süre ahlak dersleri okutmuştu. Yüksek İslam Ahlakı bir başucu kitabıdır. İslam ahlakını çok iyi anlatır.

İman sayesinde oluşan ahlak, hayatımızda adeta bir bekçi gibidir. Yanlış bir şey yapmak istediğimiz zaman, "Hayır yapma! Bu doğru değil!" der. Fakat Allah'a iman etmeyen bir insanın ahlakı sadece toplum içindeyken kendini gösterir. O kişi yalnız kalınca "Ne de olsa kimse görmüyor" deyip, istediği gibi hareket eder. İmanlı kişi ise herkesten önce kendini Allah'a beğendirmeye uğraşır.

Cemaatlere kuvvet veren de ahlaktır. Ahlaksız insanın hizmeti olamaz. Aileler, şirketler, cemaatler ve millet; bunların hepsi ahlakla yaşar, ahlaksızlıkla da ölürler.


Allah, yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de sıkıntılar karşısında sabretmeyi, insanlara karşı hoşgörülü olmayı, fedakârlığı, itaati, doğruluğu, vefayı, adaleti, sadakati, alçakgönüllülüğü, merhameti, şefkati, öfkeyi yenmeyi ve daha birçok ahlakî özelliklere uymamızı emreder. Çünkü bu emirlere uymak, insanın hem dünyasını hem ahiretini cennet eder.

Vicdan gizli bir terazidir. İnsanın her davranışını tartar. Mesela kediye tekme atan adamın içi kararır. Kediye yiyecek veren adamın ise içi rahat eder. Vicdan elle tutulup gözle görülemez; ama insanın hareketlerinde çok etkili bir manevi organımızdır...


Akif diyor ki:

"Kanayan bir yara gördüm mü, yanar ta ciğerim..." İşte burada yanan vicdandır. Vicdanı iyi anlamak için vicdansızlara dikkat etmek lazım.

Şehirlerde yaşayan vicdansızlar, ormandaki vahşi hayvanlardan daha çok zarar verir.

Dikkatinizi çekmek istediğim diğer bir husus da şudur: Ahlaki kuralları Allah koyar!..


Bu sebepten ahlaki kurallar zamana göre değişemez. Onlar öyle kurallardır ki, her daim geçerlidir. Yemek, içmek insani bir kuraldır. Bu kural zamana göre değişmez. Manevi değerler de zamana göre değişmez ve her zaman geçerlidir. Ve her zaman kurtarıcıdır.

Ahlakta güçlü irade, insana en başta lazım olan şeydir.

Mesela sahabedeki şuura dikkat edelim...

Ömer Nasuhi Hocam mum gibiydi... O yandı bizi de aydınlatır inşallah... Allah rahmet etsin. Bizi de onun şefaatine nail etsin.

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <