Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Sermaye işçilik ortaklığı!

Sermaye işçilik ortaklığı!
 


Okurumuz: “Ticaret yapıyorum. Miami’nin bir başka kentinde sermayesi benden, işçiliği iki arkadaştan olmak üzere yeni bir iş yeri açmak istiyorum. Bunun şartları nelerdir? Bu iki arkadaş yıldan yıla kârın üçte ikisini mi alırlar, yoksa yarısını mı alırlar?”

 

Kurmayı planladığınız ortaklık; sizin sermayeniz ile karşı tarafın emeğini bir araya getiren ve kârda ve zararda ortaklıkla sonuçlanan mudârabe ortaklığıdır. Buna sermaye-işçilik ortaklığı demek de mümkündür. Peygamber Efendimiz (asm) bu tür ortaklığı övmüştür. Şöyle buyurmuştur: “Üç şeyde bereket vardır: Ticaret yapmak, mukârada (mudârabe) yapmak ve evde yemek için buğdayı arpaya katmak.”1  

Mukârada veya mudârabe türü ortaklıkta iki temel taraf vardır: “A” tarafı parayı verir; “B” tarafı emeği ve işçiliği üstlenir. “A” tarafı maliyeti karşılar, “B” tarafı bunu işletir ve çalıştırır. Ve sonuçta iş yerinin gelirine iki taraf da elli elli ortak olur.

Şüphesiz “A” tarafı birden fazla olabileceği gibi, “B” tarafı da birden fazla olabilir. Bu durumda her iki taraf, kendi içinde paylaşım sahibidir. Sorunuzla örneklendirecek olursak, sizin malınıza, işletmecilik ve işçilikleriyle ortak olan iki arkadaşınız iş yerinin gelirinin yüzde ellisini kendi aralarında paylaşırlar. Yani gelirin üçte ikisine değil, yarısına hak kazanırlar. Köylerimizde çiftçiler arasında bu ortaklık türü meşru bir biçimde uygulanmaktadır. Bir taraf tarlayı ve tohumu karşılamakta; diğer taraf emeği ve işçiliği üstlenmekte; böylece ortaklık kurulmakta ve sonunda ürün yarı yarıya paylaşılmaktadır. Bu ortaklık türüne İslâm Hukukunda “Mukârada”, “Kırâd” veya “Mudârabe” denmektedir. 

Hazret-i Ömer’in (ra) oğulları Abdullah ile Ubeydullah Irak seferinden dönerlerken Basra Vâlisi Ebû Mûsâ el-Eş’ârî’ye (ra) uğramışlardı. Ebû Mûsâ el-Eş’ârî (ra) onlara:

Yanımda hazineye ait biraz mal var. Onu Emîre’l-Mü’minîn’e göndermek istiyorum. Bu malı size borç olarak vereyim. Siz onunla Irak’tan biraz mal alır, Medine’de satarsınız. Anaparayı Halife’ye teslim edersiniz, elde ettiğiniz kâr da ikinize kalır.” Dedi. Onlar da kabul ettiler, aldıkları malı Medine’de sattılar ve anaparayı Hz. Ömer’e verdiler. Hz. Ömer (ra):

“Hem malı, hem de kârı teslim ediniz.” Dedi. Ubeydullah:

“Ya Emîre’l-Mü’minîn, bu kâr sana ait değil. Çünkü mal elimizde bir emanetti (onu biz Irak’tan Medine’ye kadar taşıdık ve koruduk), eksilseydi veya helâk olsaydı onu biz ödeyecektik.” Dedi.

Hz. Ömer (ra) kârın ödenmesinde ısrar etti. Bu defa, mecliste bulunanlardan biri:

“Ya Emîre’l-Mü’minîn, o malı mudârabe yapsanız olur.” Dedi. Hazret-i Ömer de (ra):

“Mudârabe yaptım.” Dedi.

Böylece Hazret-i Ömer (ra) ana malı aldığı gibi, kârın yarısını da aldı. Kârın diğer yarısını da Abdullah ile Ubeydullah paylaştılar.2

Mudârabe ortaklığında başlıca şartlar şunlardır:

1-Her iki taraf da rüşt ve ehliyet sahibi olmalıdırlar, yani vekâlet almaya ve vermeye ehil olmalıdırlar. Çünkü “B” tarafı, “A” tarafının malında, onun izni ile tasarruf yapmaktadır.

2-Sermaye, değerini koruyan belirli bir para olmalı ve bir akit/anlaşma yapılarak çalıştıracak kimseye teslim edilmelidir.  

3-Bu anlaşma mümkünse noter veya en azından şahitler huzurunda yapılmalıdır.

4-Çalışan ve çalıştıran “B” tarafı, malı kendi uhdesine “emanet” almış demektir. Eğer, kendi hatası veya tedbirsizliği yüzünden malı telef ederse, mal sahibine, yani “A” tarafına malın bedelini öder. Eğer mal kendi hatası olmaksızın, işin gereği veya deprem ve sair gibi başka bir haricî sebeple telef olursa, bu zarar “A” tarafınındır.   

5-Allah kazancınıza bereket versin. Âmîn!


 

Haşiye-Dipnot:

1-İbn-i Mâce, 2289

2- İmam-ı Mâlik, Muvatta, 2/687   

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Faiz ve İçkinin yasaklanması!

Faiz ve İçkinin yasaklanması!

 

Faizin de içki gibi kademeli olarak yasaklandığını biliyoruz. Bu safhaları açıklar mısınız?

 
İslam’dan önce faiz, Araplar arasında son derece yaygındı. Mekke’de, Taif’te, Medine’de faizcilik yaparak çalışmadan kazanan, halkın sırtından geçinen bankerler vardı. Bunlar, belirli süre sonunda verdikleri ana paraya ilave olarak belli bir fazlalığı da almak üzere ihtiyaç sahiplerine borç verirlerdi. Borçlu o belirli süre sonunda borcunu ödeyemezse vade uzatılır, buna karşılık faiz miktarı da artırılırdı. Böylece borçlu çoğu zaman aldığının kat kat fazlasını ödemek zorunda kalırdı. Bu uygulama o derece yerleşmiş ve kökleşmiş ti ki, Kuran’ın da ifade buyurduğu gibi, “...alış veriş de faiz gibidir...” (Bakara Sûresi, 275) deniliyor; faiz de tıpkı alışveriş gibi meşru sayılıyordu.

Toplumda faizin son derece yaygınlaşmış olması sebebiyle faizin yasaklanması tedricen yani kademeli olarak gerçekleşmiştir.

Bu konuda ilk hüküm Rum Sûresinin 39. ayetidir. Mekke devrinde nazil olmuştur:

“İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Fakat Allah rızasını dileyerek verdiğiniz herhangi bir sadaka böyle değildir. İşte onlar sevaplarını kat kat artıranlardır.”



Bu ayet-i kerimede faiz yasaklanmamış, fakat faiz kazancında bereket olmayacağı beyan edilmiştir.

Medine devrinde nazil olan Nisa Sûresinin 160-161. Ayetlerinde ise şöyle buyurulmuştur:

“Yahudilerin haksız davranışları, çoklarını Allah yolundan çevirmeleri, kendilerine yasaklandığı halde faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden dolayı, kendilerine helal kılınmış olan temiz şeyleri onlara haram kıldık. Onlardan inkar edenlere elem verici bir azap hazırladık.”



Bu ayetlerde faizin Müslümanlara yasaklandığına dair açık bir hüküm olmamakla beraber, Yahudilerin kendilerine haram kılındığı halde faiz aldıkları, böylece ilahî azabı hak ettikleri beyan edilmiştir. Bu ifade ile, faiz almanın son derece kötü ve uzak kalınması gereken bir şey olduğuna işaret olunmuştur.

Faizin Müslümanlara ilk haram kılınışı, Âl-i imran Sûresinin 130. ayeti ile olmuştur:

“Ey iman edenler, faizi kat kat alarak yemeyiniz. Allah’tan sakının ki başarıya ulaşasınız.”


Bu ayetle, o devirde en çok uygulanan ve fakiri en çok ezen fahiş riba, yani bileşik faiz yasaklanmıştır. Basit faizin haram olduğu hakkında henüz kesin bir hüküm inmemiştir. Bu, tıpkı içkinin içilmesinin haram kılınmayıp sarhoş halde namaza yaklaşılmasının yasaklanması safhasına benzemektedir. İslam önce, fakirin belini iyice kıran kat kat faiz şeklini yasaklamış oluyordu.

Daha sonra nazil olan Bakara Sûresinin 275-281. ayetleriyle her türlü faiz kesinlikle haram kılınacaktır. Faizi kesinlikle yasaklayan bu ayetlerin mealleri şöyledir:


Faiz yiyenler, mahşerde ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların ‘alış-veriş de faiz gibidir’ demelerindendir. Oysa, Allah alış-verişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Artık kime Rabbından bir öğüt gelir de faizcilikten vazgeçerse, geçmişi, kendisinedir, onun işi (bağışlanması) Allah’a aittir. Kim de faizciliğe dönerse, işte onlar cehennemliktir ve orada ebedi kalacaklardır.”

“Allah, faiz kazancını eksiltir, sadakaları ise bereketlendirir. Allah nankörlük eden hiçbir günahkarı sevmez.”

“Ey inananlar, Allah’tan korkun; eğer inanıyorsanız, faizden arta kalan kısmı bırakın. Şayet böyle yapmayacak olursanız, bunun Allah ve resulüne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tövbe eder de (faizden vazgeçerseniz) sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.”

“Borçlu darda ise, eli genişleyinceye kadar, ona mühlet verin. Eğer bağışlarsanız, bilesiniz bu sizin için ne kadar hayırlıdır.”


Faizle ilgili en son nazil olan ayetler bunlardır ve bu ayetlerle her türlü faiz kesinlikle haram kılınmıştır.

Peygamber Efendimiz, faiz yiyenlerin ahiretteki acıklı halini şu şekilde anlatmıştır:


Miraç gecesi, bir insan topluluğuna rastladım. Bunların mideleri, dışarıdan bakıldığında içi görülen ve yılanlarla dolu olan bir eve benziyordu. Bunlar kim? diye sordum. Cibril, bunlar faiz yiyenlerdir, diye cevap verdi.”


Yine hadis-i şeriflerde, “Peygamber efendimizin faizi alana, verene, faiz senedi yazana ve iki tarafın şahitlerine lanet ettiği” de bildirilmektedir.

Bu yasağın, “Ancak müminler birbirinin kardeşidirler.” ayet-i kerimesiyle ve Komşusu aç iken kendi tok olan bizden değildir.” hadis-i şerifiyle de yakın ilgisi vardır. (hadiste geçen, “bizden değildir” sözünden maksat,kâmil imanın zevkine erememiştir” demektir.)

Madem ki, Kur’an, mü’minleri kardeş yapmış, zenginlere zekâtı farz kılmış ve sadakayı teşvik etmiştir; o halde zengin bir mü’min, sadaka verdiği bir kardeşinin kendisinden borç para istemesi hâlinde, onun ihtiyacını görecek ve böylece âhireti namına büyük bir kazanç elde edecektir. “Karz-ı hasen” diye adlandırılan bu çok sevaplı ibadeti yapmak yerine, “Ben sana borç veririm, ama aldığımda fazlasıyla alırım.” şeklinde bir teklifte bulunmak İslâm kardeşliğiyle bağdaştırılamaz.


Yorum (1) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Peşin fiyat ve vadeli fiyat arasında uygulanan fark faiz midir?

Peşin fiyat ve vadeli fiyat arasında uygulanan fark faiz midir?


Okurumuz: “Ben mobilya satışı yapıyorum. Yalnız peşin fiyatını ve vadeli fiyatını farklı fiyatlar olarak müşteriye sunuyoruz. Aradaki bu fark faiz olarak mı geçiyor?”

Allah alış verişi helâl kılmıştır”1 âyet-i celîlesi hükmünce, ister peşin, ister vâdeli olsun; alış-veriş helâldir.

İmam Malik’in mümtaz talebelerinden İbn-i Kasım ile öğrencisi Kadı Sehnûn arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

Kadı Sehnûn, hocasına:

“Yanında bir mal bulunan birisine gelsem ve kaça sattığını sorsam, o da; ‘Peşin elliye, veresiye yüze!’ dese, ben malı veresiye yüze veya peşin elliye almak istesem; bu, İmam Malik’e göre caiz midir?” diye sorunca, hocası İbn-i Kasım:

“İmam Malik’in dediği şudur: ‘Eğer satıcı isterse satar, isterse satmaz; alıcı da isterse alır, isterse almaz durumda olurlarsa caizdir”2 diye cevap verir.

Bir malı, peşin fiatına göre farklı bir fiat isteyerek vadeli satmak veya farkını ödemeyi kabul ederek vadeli almak dört mezhebe göre caizdir.

Vâdeli satışlarda önemli olan; malı satarken peşin şu fiata, veya vâdeli bu fiâta olmak üzere “bir fiat” üzerinde anlaşmaktır, anlaşırken net olmaktır ve bu şarttır. Eğer “bir fiât” üzere anlaşma olmaz; fiât meçhul kalırsa, bu caiz değildir. Meselâ, “Ödeme günün geldiğinde bir bakarız” gibi bir sözle satış da, alış da yapılmaz.

Sonuç olarak; vadeli satışlarda, makul bir oranda vade farkı istemekte bir sakınca yoktur. Burada esas olan, enflasyon veya başka sebeplerle bu vadeden dolayı satıcının zarar görmemesidir. Alıcının da bu makul farkı kabul etmesidir.

Haşiye-Dipnot:
1- Bakara Sûresi, Âyet:275
2- Hayrettin Karaman, Günün Meseleleri, C.2, S.142

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Içki veya faiz´e bulaşmak

Içki veya faiz´e bulaşmak


okurumuz: “Komşunun kazancı faiz veya içki satılan yerden ise, onun ikramı bile bile yenir mi? Evine gidilir mi? Veya bu kişi akrabadan biriyse tavrımız nasıl olmalıdır?”

Komşunun kazancının yüzde elliden fazlası helâl bir işten veya helâl mal satışından geliyorsa, ikramı yenilir. Evine gidilir. Bu kişi akrabadan olsa, yine ikramı yenilir ve evine gidilir. Böyle kişilere içki satmamasının daha doğru olacağı aksülamel yapmayacak şekilde söylenirse, tebliğ vazifesi yapılmış olur. Başka bir tavır göstermek doğru olmaz.


Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Satıcının mülkiyet hakkı

Satıcının mülkiyet hakkı


 okuyucumuz: “Bir Müslümanın almakta zorunlu olduğu bir mal var. Ama o malı o yerde sadece bir kişi satıyor. Satıcı bu malı sadece ben satıyorum diye istediği kadar kâr payı koyabilir mi? Bunun bir oranı var mı? İslâmiyet’te bu konu ile ilgili bir hüküm var mı?”

İslâmiyet’te kâr payının yüzde ile sınırlandırılmış bir oranı yoktur. Malın kâr payını piyasadaki rayici, alım bedeli, maliyet bedeli, risk durumu, stok durumu… vs. gibi unsurlar belirler. Genel olarak imkânlar dâhilinde ve piyasa şartlarında uygun fiyat uygulanması, fırsatçılık yapılarak fahiş fiyat uygulanmaması yeterlidir.

Bir mal alacağımız zaman malın satış bedeli üzerinden pazarlık teklif edebiliriz. Malın bize pahalı gelmesi halinde malı almama ve başka alternatifleri değerlendirme hakkımız saklıdır. Fakat satıcıya düşük fiyat uygulaması için icbar kullanmak, malın fahiş fiyatla satıldığı ithamında bulunmak, tartışmak, suçlamak doğru değildir. Çünkü mal satıcının mülkiyetindedir. Satıcının da mülkiyet hakkı saklıdır.


Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <