Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

TAHİR PAŞA

TAHİR PAŞA
 

 

 

On dokuzuncu asrın sonu ile, İkinci Meşrutiyet yıllarında Musul, Van ve Bitlis'te valilik yapmış olan Tahir Paşa aslen Arnavuttur. İşkodra'nın Pogoritza hâkimi Hacı Ali Efendinin oğlu olarak l847'de doğmuştur.Yugoslavya'nın eski ismi Potgoriça, yeni ismi Titograt olan şehrinde doğan Tahir Paşa ulûfeli valiydi, daha sonra vezir olmuştu.


Hacı Ali Efendinin altı oğlundan biri olan Tahir Paşa, yirmi dokuz yaşında iken devlet hizmetine girmişti.

Uzun yıllar Van'da valilik yapan Tahir Paşa, birçok defa hastalığını ve ihtiyarlığını ileri sürerek vazifesinden ayrılmak istemişse de, Sultan Abdülhamid'in ısrarlarıyla vazifeye devam etmiştir. Sultan Abdülhamid kendisini çok takdir eder ve severdi.

Van'da geçirdiği son yıllarında, guatr hastalığından bir haliyle muztaripti. Ancak bir türlü Van'ı terk edip de tedavi için İstanbul'a gelmiyordu. Hattâ hasta hayille çektirmiş olduğu bir resmini İstanbul'a şgöndermiş ve çare aramıştı. Ancak daha sonra hastalığının iyice ziyadeleşmesi üzerine, emekli olarak İstanbul'a şdönmüş ve bir yıl sonra da l9l3 yılı Kasım ayı içerisinde vefat etmiştir. Kabri Sahra-yı Cedid semtindedir.

Oğlu Cevdet Bey (Belbez) de, bilâhare Van'da valilik yapmıştır. İki hanımından on bir tane evlâdı vardır. Bunlardan Cevdet, Fikriye ve Naima ilk hanımından; mün'ime, Münibe, Mükrime, Necdet, Fikret, Hikmet, Fahrünnisa ve Mihrinnisa ise ikinci hanımı Bedia'dan olmuştu. Kızlarından birisi, yakın tarihimizin adalet bakanlarından Şinasi Devrim'in hanımıdır. Diğer kızı Mün'ime ise, İstiklâl Harbi kumandanlarından Fahreddin Altay Paşanın hanımıdır.



Tahir Paşa Bediüzzaman münasebeti

Tahir Paşa Van ve Bitlis'te bulunduğu yıllarda altmış yaşlarında bulunuyordu. Aynı yıllarda Bediüzzaman da yirmi beş otuz yaşlarında idi. Bediüzzaman'ın ilmini, fazlını ve dehasını ilk önce tesbit ve teşhis eden devlet ricâlinden birisi Tahir Paşa olmuştur.

Bediüzzaman'ın Tahir Paşa ile ilgili hatıraları büyük kardeşi Molla Abdullah'ın oğlu Abdurrahman Nursî'nin yazdığı Bediüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı isimli kitapta tafsilâtlı olarak yer almaktadır.

Tahir Paşa için Bitlis yıllığında "Ûlâ" tabiri geçmektedir. Ûlâ ise, "şan ve şeref sahibi kimse" manâlarına gelmektedir.

İstanbul Başvekâlet Arşivinde Sultan İkinci Abdülhamid'e ait Yıldız evrakında Tahir Paşanın bir mektubu bulunmaktadır.



Valinin Bediüzzaman'la ilgili mektubu padişaha göndermesi

Mektup Bediüzzaman'la ilgili olup, Sultan Abdülhamid Hân'a hitaben yazılmıştır:

"Mârûz-u çâkerânemdir.

"Kürdistan ulemâsı beyninde harika-i zekâ ile müştehir Molla Said Efendi muhtâc-ı tedâvi olduğundan, şefkat ve merhamet-i Hazret-i

Hilâfetpenâhîye iltica ederek bu kerre ol cânib-i âliye azimet eylemiştir.

"Mümâileyh, bu havalide ilimce umumun merci-i hall-i müşkilâtı olduğu halde, yine kendisini talebeden sayarak kıyafetini değiştirmeye şimdiye kadar muvafakat etmemiştir.

"Kendisi Velînimet-i Âzam Hazretlerine hakikaten sadık ve hâlis duacı olmakla beraber, fıtraten edîb ve kanaatkâr ve fikr-i çâkerânemce şimdiye kadar Dersaadet'e gitmek bahtiyarlığına nail olan Kürd ulemâsı içinde gerek ahlâk-ı hasenece, gerek Zât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhiye sadakat ve ubûdiyetçe en ziyade şâyân-ı âtıfet bir zât-ı diyanetşiâr olmasına nazaran, mümâileyhin emr-i tedavi hususunda mazhar-ı teshilât ve nail-i iltifât-ı mahsusa olması umum Kürdistan talebesi hakkında ilelebed unutulmaz bir insâniyet-i âli'l Hazret-i Pâdişâhî telâkkî olunacağının arzına cür'et kılındı.

"Bu babda ve her halde emr ü ferman, Hazreti Men Lehü'l-Emrindir."

3 Teşrinisânî l323
Bitlis Valisi Tahir



"Mâruz-u çâkerânemdir" ifadesi için, lûgatlar kul ve köleye mensup, kul ve köleye lâyık manâlarını kaydetmektedir. Osmanlılarda, zerafet ve nezaket tabiri olarak, konuşan şahıs kendisi için kullanırdı.

Kürdistan ise, o zamanlar Pâkistan, Afganistan ve Türkistan gibi bir çoğrafî manâda kullanılırdı.

Mümâileyh: Adı geçen, yukarıda zikredilen.

Bu babda ve herhalde emr ü ferman, Hazret-i Men Lehü'l Emrindir: Bu mevzuda ve herhalde emir, ferman ve karar, emir ve karar sahibi olan kimsenindir. Eskiden istida ve mektupların sonuna yazılan bir cümleydi.

Bediüzzaman, Tahir Paşanın davetlisi olarak Van'a gelmiş, uzun zaman Tahir Paşanın konağında kalmıştı. Tahir Paşa kendisini çok sever ve sayardı.

Yüksek ilim meclisleri kurarlar, sohbetler tertip ederlerdi. Tahir Paşanın konağı bir ilim ve irfan yuvası olarak, her zaman misafir âlimlerle dolup taşardı.



Bediüzzaman'ın Tahir Paşa ile münakaşası

Bediüzzaman bir gün Tahir Paşa ile ilmî bir münazaraya tutuşmuş, münazara büyümüş ve araları açılmıştı. Orada bulunan "alimler, aralarını yatıştırmaya çalışmışlar ise de muvaffak olamamışlardı.

Bilâhare Bediüzzaman da konağı terk edip medresesine gitmişti. Bir müddet sonra jandarmalar gelerek, genç Said'i tutup Van'dan sürgün etmek istemişlerdi.

Bediüzzaman jandarmalara teslim olmak için iki şart ileri sürdü:

l. Beni medresemde yakalamayınız. Çünkü bu vaziyet medresenin şeref ve haysiyetini ihlâl eder. Ben dışarı, çarşıya çıkayım, orada yakalayınız.

2. Beni Van'dan çıkartırken silâhımla çıkartınız.

Bu şartlar Tahir Paşaya bildirilmişl, Paşa da kabul etmişti.

Kendisini Bitlis'e gönderdiler. Bitlis'ten sonra Hizan'a, oradan da Bulanık taraflarına gidip, her gün bir köyde olmak üzere otuz köyde hocalarla münazara ederek dolaşmıştı.

Sonradan Tahir Paşa kendisini davet ederek gönlünü aldı. Böylece barışmış oldular. Vali konağında tekrar ilmî sohbetler, bütün hararetiyle devam ediyordu. Sohbetler, dinî mevzular yanında, müsbet ilimlerle de alâkalı oluyordu. Bediüzzaman müsbet ilimler sahasında da üstünlüğünü koruyordu. Bilhassa matematikteki üstünlüğü tartışılmaz idi. Bütün problemleri zihnen çözüyor çevresindekileri şaşkınlıktan şaşkınlığa uğratıyordu.



Tahir Paşanın sorusu ve Bediüzzaman'ın münazarayı terketmesi

Bir gün Vali paşa kendisine şöyle bir sual sormuştu:

"Âdem'den (a.s.) şimdiye kadar kaç âşire [saniyenin onda onda biri] geçmiştir?"

Bediüzzaman bu sorunun da cevabını çok kısa bir süre içerisinde vermişti. Buna benzer münâzaralardan zihni çok yorgun düşmüş ve üç sene kadar, hemen hemen hiçbir münazaraya katılmamıştı. Başkalarıyla da ancak zaruret miktarınca konuşuyordu.

Bediüzzaman ayrıca ilk Türkçe mektubunu da, Van'ın Bâşit Dağında Vali Tahir Paşaya yazmıştı
.

 
Son Şahitler'den

yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

PKK ve Hizbullah’a Nurcular set oldu!

PKK ve Hizbullah’a Nurcular set oldu

 

 

 

Din adamı Fevzi Güzelsoy: Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye her yerde Türkleri, Kürtleri, Arapları kucaklaştırarak PKK'nın oyununu bozan nur talebeleri, Hizbullah'ın da önünü kestiler. Bu yüzden herkes çocukları için nur talebelerini bir tahassüngâh olarak görüyor.

 

 

DİYARBAKIR

 

* Doğuda uzun yıllardır devam eden kargaşanın temelinde yatan sebep nedir?

 

 

Gaziantep’te bana, “Doğu insanı dindardır. Nasıl oluyor da dinden uzak bir partiyi, insanları seçiyor” diye soru sordular. Ben de onlara olayları ve sonuçlarını şöyle anlattım: Bu olaylara zemin hazırlandı. Örgüt bu zemini kullandı. Türkiye menfi milliyetçilik üzerine tesis edildiği için başka milletleri kışkırtmak gibi icraatlar yapılıyordu. Turgut Özal zamanına kadar Kürtçe konuşmak yasaktı. Eskiden anlatırlardı. Köyden Diyarbakır’a gidenlere Kürtçe soruyorlarmış “Sofi tu kute” yani “Sofi nereden geliyorsun?” Kürtçe cevap verse birkaç kuruş hemen ceza kesiliyor. Tuzağa düşürmek için Kürtçe soruyor, hem de ceza kesiyor. Ulu Caminin önünde Mevlid-i Şerif, Ahmed-i Hani’nin Nubahar eseri yasaktı. Cezalandırırlar diye gizli okuyordum. Buralardan geldik.

 

 

* Terör örgütü de bunları mı kullandı?

 

 

PKK bir hamle yaptı. Bir taraftan dağ kadrosunu oluşturdu, bir taraftan halkın içinde milislerini tesis ettirdi. Hükümetler aciz kaldı. Halk gece dışarı çıkamaz hale geldi. Birileri “ne yapalım bunu” diye toplandı. “Güneydoğu gidiyor. Halk bile elimizden gitti. Rastgele öldürmek de olmaz, ne yapalım şimdi. Mahkemeye sevk ediyoruz, mahkemede beraat ediyor. Mahkeme yoluyla, demokrasiyle bu çözülmez. Adamları tesbit edelim. Onları evlerinden alalım, sokak infazı yapalım, cenazesini atalım” diye düşündüler. Binlerce kişi bu mantıkla her evden, aileden gitmiş. Benim abim Molla Mensur dünyaya bedel bir âlimdi. Şarkın en büyük âlimlerindendi. Gazetelerde beyanatları çıkmıştı. Çok harika bir ilim ve zekâsı vardı. Hiçbir âlim ilmiyle onun yanında başa çıkamazdı. O da bu yöntemle gitti. Her bir ailenin bir ismi bu yöntemle gitmiş. Aile yaralanmış. Şimdi sizin takdirinize havale ediyorum. Sizin ağabeyiniz, babanız asker, jandarma veyahut başka bir güç tarafından evden çıkarılıp götürülse ve daha sonra cenazesini sokakta görsen sen ve sülâlen tarih boyunca o devlete dost olur musunuz? Dost olmak mümkün değil. Belki dağa çıkamaz, ama her türlü fırsatta meselâ ona rakip olanları destekler. Dünyanın en dinsizlerini de getirseler aday gösterseler o insanlar kazanırlar.

 

 

* Bir nev'î intikam hissi mi taşınıyor?

 

 

Evet. İntikam peşindedirler. “Belediye bize hizmet edecek.” Diyarbakır bunun peşinde değil ki. Yapılsın, yapılmasın umurunda değil. Bir rakip arıyor. Güneydoğu, şark sadece bu gibi felâket ve helâketlere maruz kalmamış. Aynı zamanda maddî bir terakkiyat da onlara verilmemiş. İş imkânları da açılmamış. PKK altınla, gümüşle onları kandırmıyor. Bir adam az bir bahaneyle bile bunları dağa çıkarır. Şu anda geçici olarak kontrol altına alındılar. Bitti denemez. Burada kayboldu mu başka yerlerde kendini gösterir. Türkiye büyük bir devlet olduğu halde bu zihniyet onu ne hale getirdi. Fakat lillahilhamd Nur talebeleri yine şayanı tebrik hareketleriyle, okuma programlarıyla, batıdan doğuya, doğudan batıya, kuzeyden güneye güneyden kuzeye Kürtleri, Türkleri, Arapları birbirine kucaklattırarak, muhabbetle yaklaşmaları PKK’dan yüzde 50 civarında bir insan koparmaya vesile oldular. Dinî hissiyat yine kendini gösterebilir. Fakat sadık olmak lâzım. Samimî olmak lâzım. Gaziantep’teki cemaate böyle söyleyince oradakiler dedi ki, “Vallahi biz şimdi anladık. Hakikat budur. Artık inşallah bunlar aklı selimle çözülür.”

 

 

* Halk ne istiyor?

 

 

Kimse Türkiye’yi bölmek istemez, ancak Türkiye gibi büyük bir devlet, bu millete kucağını açsın. Oyalamakla, aldatmakla değil samimane yapsın. Risâle-i Nur da, bütün bu şartlara rağmen hizmetini sürdürüyor. O da olmasaydı Türkiye’de Irak’ı, Lübnan’ı, Afganistan’ı geride bırakacak derecede bir iç savaş olacaktı. Bu manevî boyutudur. Maddî boyutlar da olması lâzım. Gerçi şu anda GAP projesine hız veriliyor. Bu biterse bir de samimî bir yaklaşım içerisinde olunursa netice alınır. Bir taraftan askerî operasyonlar yapılsın. Fakat o son çare. Esas işi bitiren o değil.

* İntikam hissinde bir azalma olmuyor mu?

Faili meçhul cinayetler bitti. İntikam bitmiyor, o devam ediyor. Çünkü yanlışlar devam ediyor.

 

 

* Ne gibi…

 

 

Birkaç sene evvel köyümüze yakın bir yerde bir cenaze çıktı. O kadar muhtar var “gözaltına alınırım” korkusuyla kimse askere haber veremiyor. Ben çok vicdan azabı çektim. Gittim. Bir petrolün arkasına atılmış, şişmiş cenazeyi gördüm. Karakola haber verdim. Bana “Sen niye bize haber veriyorsun merkeze söyle” dediler. “Burası merkeze bağlı değil, sizin mıntıkanızdadır. Sen gelmek istemiyorsun, o gelmek istemiyor bu cenaze böyle olmaz ki. Bu bir vatandaştır” dedim. Karakol komutanı geldi cenazeyi gördü. Adamın başına kurşun sıkılmış. Komutan küfür etti, bir şeyler söyledi. Askerler de bizim etrafımızda. Güneşin batmasına az kalmış. Komutan neredeyse bana kızacak; “Siz hocalar olarak vazifenizi yapmıyorsunuz. Bu memleket ne hale geldi.”

 

 

* Sizi mi suçladı?

 

 

Evet, beni de suçladı. Ben de durdum biraz. Baktım hissî davranıyor. O anda uzaktan iki kişi geldi. Bana dediler “Hocam ölen filanın oğludur.” “Peki kim öldürmüş” dedim. Komutan da bize bakıyor. “Korucular öldürmüş” dediler. Bu sefer komutan ne kadar hiddet etmiş ise ben hiddet ettim. Komutana döndüm; “Komutanım siz demin bana bir şey söylediniz. ‘Siz hoca olarak görevinizi yapmıyorsunuz’ dediniz. Nasıl görevimi yapacağım? Ben hutbede ‘PKK teröristtir, hep kan döküyor, her türlü terörizm böyledir’ falan diyorum. Bak bu adamın babası benimle birlikte namaz kılıyordu. Bana diyecek ‘hoca efendi böyle saptırıyorsun sen. Her türlü terörizme lânet getirmen lâzım, tek taraflı terörizm olmaz. Bak devletin korucuları tarafından öldürülmüş.’ O zaman ben devlet teröristtir diyebilir miyim? Şimdi beni mazur görün. Hz. Ömer’in adaleti yoktur ki, ona dayanarak konuşalım. Bu çelişki karşısında cami içinde bizi sustururlar. O zaman benim konuşmam beş para etmez. Siz benden beklediğiniz o tesiri de bulamazsınız. İşte biz bu tavır karşısında hayret içerisinde suskunluğumuzu muhafaza etmekten başka çare yok” dedim. Beni dinledikten sonra, “Hocam tebrik ederim, anlıyorum” dedi. Bu sefer o düşünmeye başladı.

 

 

* Emekli genelkurmay başkanlarının açıklamaları nasıl karşılık görüyor?

Halk böyle bir samimiyet görmemiş ve inanmamıştır. Askere güneydoğu değil batı da güvenmiyor. En son cumhurbaşkanlığı seçiminde gördünüz. Asker hangi konuda karşı çıkıyorsa millet tersini yapıyor. Nerede bu memleketin göz bebekleri? Nerede ‘ölürsem şehidim, kalırsam gaziyim’ inancı? Nerede bu kahramanlar? Halk neredeyse başka bir gözle onlara bakar. Onlar kendini toparlasınlar. Yoksa sadece güneydoğu ve şarkın insanları değil batı da onlara güvenmiyor.

 

 

* Askerler bizim içimizden çıkmıyor mu? Niye farklı düşünüyorlar? Onları değiştiren nedir?

Türkiye ve dünyada içimizden çıkıyorsa da başa çıkanlar daima başka mecrada gösteriyorlar. Sadece Türkiye’de değil âlemi İslâmın her tarafında baştakiler halkın ruhunu, hissiyatını temsil etmiyorlar. Yabancı insanlar gibi görünüyorlar. Millet ile baştakiler arasında bir kopma var. Zaten terörizmin ilk ruhu buradan gelir; Devlete güvenmemek. Baştakilere güvenmemek. Kendilerinden biri kabul etmemek. Şu anda şark insanı da, batıdaki de hükümet ile devlet arasında kopukluk görüyor. Yüzde 50 aynı partinin oy alması da beni tasdik ediyor. Köyde yaşıyorum, taziyelere gidiyorum milletin hissiyatı böyledir tahmin ediyorum.

 

 

* Halka neler anlatıyorsunuz?

 

 

Bana sorduklarında onlara, “kardeşlerim Nur talebelerinin hedefi Kürdistan, Türkistan, Arabistan değil. Her bir adam Kürdistan, Türkistan, Arabistan kadar bir baki mülk saltanatı iman karşısında ihzar edilmiştir. Bediüzzaman’ın nazarı, dikkati başka âlemdedir. Dünya savaşı umurunda olmayan bir insan böyle küçük muharebelerle uğraşmaz. İşte Nur talebeleri de böyledir. Biz Türklerin, Kürtlerin, Arapların ebedî hayatlarını kurtarmaya çalışıyoruz. Şefkatimiz budur. Şu anda Risâle-i Nurun orijinalini muhafaza etmeye çalışarak Kürtçeye tercüme etmeye çalışıyorum. Tabirler nasıl Arapçadan muhafaza edilerek Türkçeye çevriliyorsa öyle yapıyorum. Bazı tercümeleri köylerde okudum. Dinlediler, “Bu Kürtçeyi biz de okuyacağız” dediler. Risâle-i Nur yanlış imajları da bu memleketten siler.

 

 

* Bu konuda eğitim aldınız mı?

 

 

İlkokul okumadım. Türkçeyi askere gidince öğrendim. Bir senedir Farsça çalışıyorum. Halk benden tercüme etmemi istiyor. Ben de bunun üzerine çok çalışıyorum. Düşünerek, kelime yakışır mı yakışmaz mı dikkat ediyorum.

 

 

* Güneydoğuda Said Nursî nasıl algılanıyor?

 

 

Şu anda zirveye çıkmış. Artık medreseler de yönlendiler. Bismil’de arkadaşım bir çok âlimi bir arada toplamış. Beni de çağırdı. Gittim. Risâle-i Nur’un Kur’ân’ın icazıyla alâkalı ilmî meselelerini onların yanında okudum. Dersi okuduktan sonra hepsi oybirliği ile Üstad’ı tebrik ettiler. Orada bizi dinleyen çok genç de vardı. Çok faydalı oldu. Nur talebeleri Güneydoğuda yeni bir takdirname kazandı. O da şu: Birkaç sene faili meçhul cinayet oldu. Hizbullah adı altında örgütler çıktı. Ehl-i din ve diyanet hepsi karanlık güçlere teslim olmadı. Bazı bilmeyen kişi arkalarından gitti. Bazı tarikat ve sınıflardan arkalarından giden oldu. Ama tek bir Nur Talebesi aralarında bulunmadı ve bu hareketi de tasvip etmedi. Şu anda herkes kendi çocukları için Risâle-i Nur talebelerini tahassüngâh olarak kabul ederler. Biz korkmadan, çekinmeden her yerde ‘Nur talebesi’ diyebiliriz. Takdir ederler. Millet anladı ki bu memlekete hıyanet niyetleri yoktur. Onun için Nur talebeleri Güneydoğuda çok büyük hizmet ediyor. Sadece burada değil yurt dışında da hizmetler devam ediyor.

 

 

* Örnek verebilir misiniz?

 

 

Risâle-i Nur’un bu memlekete kazandırdığı bir fayda da Türkiye’nin itibarını yükseltme hususudur. Amerika bütçesi gibi bir bütçe olsaydı Risâle-i Nur kadar itibar kazandırmazdı. Mekke’ye, Medine’ye gittim, seyyidler cemaatiyle buluştum. Onlara dedim ki, “Ben Türk değilim. Ana dilim Kürtçedir. 20 yaşına kadar Türkçe bilmezdim. Hayatım Arapçayla devam etmiştir. Bir adam Türkçe kitap verse okuyamıyordum. Fakat Risâle-i Nur’un Türkçesinin öyle harika bir lezzeti var ki bir hususiyet kesbetmiş. Benim şehadetim makbuldür. Çünkü ben Türk değilim.” Böyle söyleyince dediler ki, “Biz Türkçe bilmiyoruz, ama Risâle-i Nur’lar yanımızda Türkçe okunduğu zaman biz de o lezzeti hissediyoruz. Türkçenin içinde bir zevk var.” Büyük oğulları bana, “Türkiye’ye gelirsem ne kadar sürede Türkçe öğrenirim” dedi. “5 ay hiçbir Arap arkadaşın olmayacak. 5 ay sonra bülbül gibi Türkçe konuşur, gidersin” dedim. İşte Araplardan birilerinin gelip burada Türkçe öğrenmek istemesi. Amerikan bütçesi kadar olsa bile itibar kazandıramaz dediğimin delili budur.

 

Bir diğer örnek Nebil Bas. “Risâle-i Nur’u Arap âlemine tanıttıracağım Allahın izniyle” diyen İslâm Bakanlığında bulunan büyük bir zattır. Kaza geçirmişti, hastanede ziyaretine gittim. Araplara şöyle dedi: “Kardeşim ben size bir şey söyleyeyim. Kelâmımı mübalâğa görmeyin. Vaktiyle aktar-ı âlemden herkes Hicaz kıt'asına gelerek dinî mubini öğrenirdi. Kaderi İlâhînin fetvasıyla, Resul-i Ekrem’i (asm) temsilen Türkiye’de Bediüzzaman Said Nursî, Risâle-i Nur var. Bunu kabul etmemiz gerekir. Ne yapalım Resul-i Ekremin vekâletinde olduğu için bunu kabul etmemiz gerekir.”

* Halk yöneticilerde hangi vasıfları arıyor? Gaffar Okkan’ı sevdiren neydi?

 

 

Gaffar Okkan’ın samimiyetini gördüler. Gaffar Okkan sporla çok ilgiliydi. Eğer çok zengin hissiyatlı biri gelirse ne hale gelecek kıyas edilsin. Bir spor sevgisi böyle yapıyorsa diğerlerini anlayın. Tefessüh etmemiş bir Kürt kesinlikle bölünme taraftarı değildir. Çünkü birbiriyle evlenmişler, birbirinin içine girmiş. Bu uhuvvet kopmaz artık. Fakat bu memlekete hem maddî, hem manevî, hem siyasî yönden şefkatkârane el uzatmak lâzım. Bölmemek için her türlü tedbiri alsınlar. Dış mihrakların ve bazı sinsi kişilerin bahanelerine zemin olmasın diye aklı selimle bu insanları kucaklasınlar. Bir daha yanlışlar olmasın. Annelerin ağlamaları olmasın bir daha. Türk arkadaşlarla oturup kalkıyoruz. Hissiyatlarımız birbirinin içine girmiş. Kabili tefrik olamaz.

 

 

Kemal BENEK 'in yazısı iktibas edilmiştir

 

yozgatnur66

 

 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Barla talebelerinin hikâyesi

Barla talebelerinin hikâyesi

Risale-i Nur Külliyatı(Büyük Boy-Vinleks-Envar Neşr.)”Yaz kardeşim” sözüyle başladı Risale-i Nur’un hikâyesi. Ve kalemler yazmaya başladı. Her türlü zorluğa rağmen yazmaktan uzak durmayan kalemler, gece gündüz sessizce yazdı.
Kimi yerde hanımlar mum tuttu, beyler yazdı; kimi yerde de hem kadınlar hem çocuklar, hem yaşlılar hep birden çalıştı. Yazılan Risaleler gizlice dağıtıldı yurdun her köşesine. Göz açtırmayan takip ve baskıya rağmen hiç sekmeyen bir saat gibi çalıştı sistem. Ve Barla’dan yüz binlerce kitap çıktı cihana Nur saçması için.


“Yaz kardeşim” sözüyle başladı Risale-i Nur’un hikâyesi. Ve kalemler yazmaya başladı. Dağda, çayırda, evde, bahçede veya yolda hatta cephede. “Yaz kardeşim” sözü üzerine yazmaya başlayan kalemler hiç durmadı, gece gündüz sessizce yazmaya başladı. Sessizce işleyen matbaalar kuruldu köy, kasaba evlerinde. Yüklüklerin ardında tezgahlar kuruldu. Kimi yerde hanımlar mum tuttu, beyler yazdı, kimi yerde de hanımlı, çocuklu, büyüklü herkes birden çalıştı. Yıllarca çalıştı kalem tutan eller. Yazılan Risaleler gizlice müellifine ulaştırıldı tashih edilmesi için. Sonra inci gibi yazılarla yazılan yüz binlerce Nur Risalesi, gizlice dağıtıldı yurdun her köşesine.

Gün geldi Bediüzzaman’ın tabiriyle ‘bin kalemli kâtipler’ olan teksir makineleri imdada yetişti. Kurulan Nur santralları arasında postacılar dolaştı. Çantalar sırtlarda gece boyu yol tepildi. Kuş uçurtmayan takip ve baskı altında hiç sekmeyen bir saat gibi çalıştı bu sistem. Ve Barla’dan yüz binlerce kitap çıktı cihana Nur saçması için. Onu oraya sürgün hayatına gönderenlere de hayretle sormak kaldı, “Nurcular kâğıdı nerden alıyor?” diye. Bu soruya en güzel cevabı Barla Platformu tarafından Eminönü Rüstem Paşa Medresesi’nde açılan ‘Barla talebelerinin hikâyesi’ sergisi veriyor. Kâğıdın nasıl bulunduğunu, nasıl kullanıldığını. Kâğıdın değeri daha çok anlaşılıyor bulunmadığında. Sigara kâğıtlarından kibrit kutularına, yırtık defterlerden parmak kadar kâğıt atıklarına kadar yazılan Risale-i Nur notları bunun en güzel örneği.

Yıl 1927. Bediüzzaman Said Nursi, Barla’ya sürgüne gönderildi. Bu sürgün Risale-i Nurların filiz vermesi için toprağa atılan tohuma dönüştü. Bediüzzaman Hazretleri’ni unutturma ve insanlardan uzak tutma düşüncesiyle seçilen Barla’da, Üstad’ın çevresinde ışığın etrafındaki kelebekler misali bir avuç insan toplandı. Bediüzzaman’ın ‘Barla Sıddıkları’ olarak dile getirdiği bu insanlar, ‘Nur’un ilk ağabeyleri’ olarak kabul gördü. Bu talebelerin hizmetleri gerek Üstadları tarafından gerekse geriden gelen kardeşleri tarafından hiç unutulmadı, hep hayırla yâd edildi.




Teneke kutularda saklı eserler

Kâğıt kıt, yazmak zahmetli. Denetim ve baskı had safhada. Bin bir güçlükle yazılan Risalelere her an el konulma korkusu var. Aynı zamanda imamlık yapan Hafız Ali, gecesi ve gündüzünü Risalelerin yazılmasına adamış. Üstad’dan gelen eserleri inci gibi el yazısıyla özenerek yazardı. Hedefi eserleri gelecek nesillere ulaştırabilmekti. Sıkıntı ve baskılar Hafız Ali’ye bir çözüm yolu geliştirdi; birer teneke kutu yaptırmak ve eserleri bunlara koyarak duvarlar içine saklamak.

Dediğini yaptı da Hafız Ali. Yaptırdığı teneke kutulara eliyle yazdığı Risaleleri yerleştirerek duvarlara yerleştirdikten sonra kutuların üzerine tekrar duvar ördü. Bir gün gelecek, elbette bu duvarlar yıkılacak, eserler meydana çıkacaktı. Necmettin Şahiner, Hafız Ali’nin evindeki duvarların içinden eserlerin çıkışını şöyle anlatıyor: “Merakla odanın duvarlarını, pencerelerini tıkırtılarla vurmaya başladık. Boşluklar olduğu anlaşılıyordu…Abdullah Kula, ‘durun durun’ diyerek duvardaki tahta kaplamaları ileri geri itmeye uğraştı. İttiği tahtalardan bir bölüm açıldı. Coşkuyla kâğıt parçalarını topluyorduk. Pencerenin altından hususi bölümler çıktı. Yarım asır el sürülmemiş yerler. Yine bir bölüm daha açıldı. Az sonra yeni bir hazine daha bulmuştuk, kâğıt ve kitap hazinesi.”

Risalelerin yazılmasına hanımlar da büyük destek verdi. Onların gösterdiği ihtimam ise daha farklıydı. Yazdıklarını sahip oldukları en değerli kumaşları olan gelinlikleriyle süslüyor, koruma altına alıyorlardı. İşte Ulviye annenin elinden geçen bir risale; gelinlik çeyizinin en değerli kumaşlarıyla ciltlenmiş, gül kokularıyla sarılıp sarmalanarak koruma altına alınmış.


                                                                       *****

Kesekâğıdına yazılan yazılar

Yer Afyon Hapishanesi. Bediüzzaman’ın “Denizli’nin bir aylık eziyeti bir güne denk geliyordu.” dediği yer. Soğuktan şehir kanalizasyonunun donduğu bir kış gününde sobası yanmayan bir hapishane. Günlük yiyecek on kuruşluk yıldız şehriyesinden ibaret bir çorba. Hasta ve yaşlı bir tutuklu bu şartlarda ne yapar? O kimse Bediüzzaman ise yine her zaman yaptığını yapar. Yazar, yazar, yazar… Eline geçen her türlü kâğıda yazar; defter kâğıdı, kesekâğıdı, gazete kâğıdı… Sonra bir vesile ile bu yazdıklarını diğer koğuşlarda bulunan talebelerine ulaştırır, onlar da çoğaltır.

Yazmak için Üstad’a bir kalem, bir kâğıt parçası yeterli: Bir kalem bir parça kâğıt. Elişi kâğıdından birkaç parça da yeter. Mekân ise hiç fark etmez. Dağ başı da olur zindan da. Otuz Birinci Söz’deki “ene” bahsine yazdığı haşiye ile Otuzuncu Söz’ün sonuna eklediği satırlar. Her iki not da, Üstad’ın el yazısıyla yazıldıktan sonra Şamlı Hafız Tevfik tarafından yine elişi kâğıtlarına temize çekilmiş ve Üstad’ın tashihinden geçmiş.


yozgatnur66 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Mümin sadece ahirete karşı hırslı olur

Mümin sadece ahirete karşı hırslı olur
 

Mü'min denge insanıdır. İnanan bir gönül, her mevzûda olduğu gibi rızık peşinde koşarken dinine hizmet etme mevzûunda da ifrat ve tefrite düşmekten kendini korumasını bilmelidir.

Dünyaya dünyada kalacağı müddet kadar, âhirete de yine orada kalacağı müddet kadar ehemmiyet verme dengeyi bulmanın nirengi noktasıdır. Bu sebeple, bizim dünya ile alâkamız, her yerde izzet-i İslâmiye'yi göstermek, temsil etmeye çalıştığımız elmas misali hakikatleri başkalarına da anlatmak, o aydınlık yolu onlara tanıtmak düşüncesine matuftur. Asıl gayemiz bu olunca, gözümüzün bir kenarıyla bazen dünyaya bir "nigâh-ı âşina" kılmamız da yine bu gayeye hizmet edecektir.

Evet biz, "Allah'ın sana verdikleri ile ahiret yurdunun peşinde ol, dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun; yeryüzünde fesad peşinde olma. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez" (Kasas, 28/77) beyanıyla tam mutabakat içerisinde olmak zorundayız. Zira o âyet-i kerimede Kur'ân, "Ahiret yurdunu ara" derken "ibtiğa" fiilini kullanıyor ki, bu "bütün benliğinle ahirete yönel ve ahirete ahiret kadar değer ver" demektir. Bundan da anlaşıldığı üzere, ahiret için bütün imkânlar seferber edilmeli, dünya için de "nasibi unutmama" esasına bağlı kalınmalıdır.

Bu dünyada, Cenâb-ı Hakk'ı tanıma ve başkalarına tanıtma, i'la-yı kelimetullah vazifesini yerine getirme dışındaki her şey ikinci-üçüncü dereceden, tâlî işlerdir. Meslek, maaş, eğitim, evlilik, yurt-yuva... Birinci hedef değil, asıl gayeye yardımcı unsurlardır. Mü'min hayatını bu esasa göre programlamalıdır. Ve demelidir ki; "Benim hayatımın gayesi dinimi neşretmektir. Ama yaşayabilmem için, -varsa- çoluk çocuğumun geçinebilmesi için, şu fânî dünyanın da bir tarafından tutarım. Cenâb-ı Hakk'ın bana ihsan ettiği şeylerle iktifa ederim. Az verirse aza kanaat ederim; çok verirse hem şükür hisleriyle dopdolu olarak hizmette koşturur, hem hizmet yolunda infak ederim; hem de kendi ihtiyaçlarımı karşılar, çoluk çocuğuma bakarım. Dünya adına hırslı davranmam. Hırsımı, sonuna kadar Allah rızasını kazanmaya ve Allah'ın rızasını da i'la-yı kelimetullah vesilesiyle tahsil etmeye sarf ederim. Harîsim ölesiye.. Beni öldürecek kadar bir hırsım var. Ama ben Allah'ın rızasını kazanma hususunda hırslıyım." Evet, mü'min böyle demeli ve hayatını bu istikamette programlamalı; ahiretle alakalı işleri ilk sıraya koymalı, dinlenmek için az kenara çekildiğinde bulduğu boşlukları da dünyevî işlerle doldurmalıdır.

Zaten kabiliyet itibarıyla i'la-yı kelimetullah yapmaya müsait yaratılmış bir insan, Cenâb-ı Hakk'ın kendisini donattığı o güzel istidatları dünyaya ait bir kısım hasis şeyleri kazanmak için sarf ederse; Allah onu maksadının aksiyle tokatlar. Böyle birisi, bütün ömür boyu koşar da bir çuvaldız boyu yol alamaz. Zira, Yüce Yaratıcı bu fevkalade kabiliyetleri dünyaya ait bu hasis şeyleri tahsil etmesi için vermemiştir ona. Bugün, din tahsili yapmış bazı insanların yüzüstü sürüm sürüm olan durumu buna çok önemli bir örnek teşkil eder. Maalesef onlar, dini anlatma dışında başka şeyler düşünmüşler, dünyanın değersiz işleri ardına düşmüşlerdir. Oysa bu dünya düşünmeye değmemektedir. Şu kısacık ömür öyle de geçer böyle de. İnsan daha rahat bir iş bulamazsa, gider bir yerde taş kırar. O olmazsa eline bir kürek alır, işsizlerin beklediği yerde bekler, fırsatını bulup birinin bahçesinde çalışır, öbürünün toprağını atar ve böylece iâşesini temin eder. Helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icra edilen mesleğin türü ya da yapılan iş çok önemli değildir. Bir Müslüman için mutlaka üst seviyeden, aristokrat bir hayat yaşama şartı yoktur. Ama Cenâb-ı Hak fevkalâdeden geniş imkânlar lütuf ve ihsanda bulunursa, şükür duygusu ve tevazu korunarak o imkânlardan istifade edilebilir.

Bazen dünya kapılarının açılması, bol bol nimetler verilmesi insanın aleyhine de olabilir. Kimi zaman bolluk ve refah küstahlaştırır insanı.. geçim kolaylığı şımartır.. lüks felç eder.. şatafatlı ve süslü bir yaşam tarzı öldürür. Oysa ki, Hakk'a hizmet yolunda canlı insana ihtiyaç vardır. Canlı insan, birkaç kuru ekmek parçasıyla doymasını, bir kayanın üzerine başını koyup yatmasını bilen ve "Çok şükür Allah'a doyduk, yatacak bir yer de bulduk." diyen insandır.

İmanlı bir gönül kulluğa kilitlenir

Böyle bir insan, kendi aleyhine cereyan eden hadiselere ve maruz kaldığı sıkıntılara takılmadan yoluna devam eder; ümitsizlik ve atalete düşmeden, yolda kalmayı ve geri dönmeyi aklının ucuna getirmeden. Geçmesi gerekli kapıları zorlar, "açılmaz"ı hiç kabul etmeden. Bir vesileyle arz etmiştim; karınca çeliğin içinde bal olduğunu bilse, gelir onun etrafında altı ay dolaşır. Bir taraftan delik arar, bir yerden tükürük atar, çeliği bile paslandırıp delmeye uğraşır. En olmadık yerlerin kapağını açar bakarsanız, orada da karınca bulabilirsiniz. O hedefe kilitlenmiştir; ne yapar eder hedefine açılan bir kapı bulur.. İmanlı bir gönlün sahibi de kulluk vazifesine kilitlenir ve yapması gerekenleri her hâlükarda yerine getirir..

Bu mevzuda üç husus çok önemlidir. Bir: im'an-ı nazar; yani, bakışı bir noktaya çevirme ve orada fikren yoğunlaşma. İki: im'an-ı nazarın ötesinde iltisak-ı kalb; yani, o meseleyle perçinlenmiş gibi bir kalbî bağlılık.. onu düşünmeden edememe, kalbe yapılan her müracaatta o meseleyi görme. Üçüncüsü de: En ağır şartlar altında dahi engellerden sıyrılıp mutlaka yola devam etme azim ve gayreti.. kurtulma gayreti değil, yola devam etme azmi. Böyle olunca, insan belki birkaç kez tökezler, yüzüstü kapaklanır ama tekrar doğrulup yeniden nihaî menzile yürür. Önündeki bir kapı kapansa, o başka on kapının sürgüsünü zorlar, kilidini açmaya uğraşır. Bir de Hazreti Müfettihu'l-ebvab'a teveccüh etti mi kapanan bir taneye mukabil on kapının kendisine açıldığını görür. Evet, salih bir kula düşen "Ey bütün kilitli kapıların anahtarına sahip, kapıları açan Allah'ım, bize de en hayırlı kapıyı aç! Şüphesiz Sen lütfu ve ihsanı bol, cömertlerden cömert, nimet ve bağışları engin Rabb'imizsin!" deyip O'na iltica etmek ve sonra da kendi üzerine düşen vazifeyi yapmaktır.


yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Değişmeye karar vermek

Değişmeye karar vermek
 


Kur'an okuyan herkes, şöyle düşünmelidir: Allah, bu kitapta bana ne emrediyor? O emirleri anlayıp, hayatına uygulayan Müslüman, mükemmel olur. Çünkü İslamiyet mükemmeldir. İslamiyet'in mükemmelliğinin görünen yüzü nedir?

1) Allah'ın yarattığı her şey mükemmeldir.

2) İslam'a uyanlar mükemmel olmuştur. İslam'a uyduğu için zarar eden, kötü duruma düşen bir tek insan gösterilemez.

Benim bugün iyilik adına neyim varsa, İslamiyet'in malıdır. İslamiyet "oku" dedi, okudum. İslamiyet "çalış" dedi, çalıştım. İslamiyet "kimseye bile bile kötülük etme" dedi, kimseye kötülük etmemeye çalıştım. "Ağaç dik" dedi, ağaç diktim. "Sanat öğren" dedi, sanat öğrendim...

Her asırda İslamiyet, büyük adam yetiştirmiştir. İslamiyet'in en büyük mucizelerinden biri de budur. Her insan kıymetini artırmak zorundadır! Allah o imkânları insana vermiştir. Akif diyor ki:

"İki el bir baş içindir.


Davransana eller de senin baş da senindir.

Mademki yapamaz, edemez, uğraşamazsın

İksir-i beka içsen yaşayamazsın!"

Müslüman, mükemmel olmak zorundadır. Bu iş zannedildiği kadar da zor değildir. Değişmek mümkündür! İnsan önce karar verecek. Değişmenin ilk aşaması, "karar vermektir". Bir insan New York'a bile gitmek istese, yapacağı ilk iş, oturduğu yerden kalkmaktır! Yani önce kendimizde beğenmediğimiz bir yön varsa onu tespit edeceğiz, sonra onu değiştirmenin başlangıcını yapacağız. Mesela adam tespit edecek, "yeter bu cehalet, artık adam gibi yaşayacağım" diyecek, kalkıp herkesin beğendiği bir alimin yanına gidecek. O alimin dersine gidenlerle beraber vakit geçirecek. Mükemmel olmak için değişmeye karar verdikten sonra, ilk kapı insanın kendi kendisini kontrol etmesidir.

"Noksanlarım ve eksiklerim nelerdir?

İnatçıyım, sinirliyim, çok konuşuyorum... Bunlar benim hayatıma zarar veriyor. Mesela inatçılığım... Huylar kökünden kesilip atılmaz, yönleri değiştirilir. Bundan sonra az konuşacağım. Az konuşmakta inat edeceğim."

İşte bu iş, bu kadar kolaydır!

İnsanı kitaplar da değiştirir...


Her kitapta belki, onlarca insanın beyni var. O kitabı okumakla, o insanların beyninden faydalanıyoruz. Baktığımız şeye on insanın gözüyle bakıyoruz. Anlayışımız artıyor. Bazen bir kitap insanın hayatını tümden değiştirir. Bana, "Kitap okumak hayatımızın neresinde olmalı?" diye bir soru sordular. Onlara şu cevabı verdim: "Yemek yemek hayatımızın neresinde olmalı?" Akıllı insan, kendisiyle uğraşır, kendini değiştirmeye gayret eder, başkalarının kusurlarıyla uğraşmayı bir kenara bırakır.

Müslümanlar üç yüz senedir, ahiretteki cennete göz dikmişler. Halbuki evvela dünyamızı cennet edeceğiz.


HEKİMOĞLU İSMAİL'in yazısı iktibas edilmiştir.

yozgatnur66

Yorum (1) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <