Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

ŞÜKRÜ ŞAHİNLER

ŞÜKRÜ ŞAHİNLER
 

 

"Bir Nur talebesinin gözünü muayene eden göz doktorunu da hapse koydular"

Şükrü Şahinler hatıralarını şöyle anlatıyor:


"Bir ticari iş dolayısiyle Milas'ta H.ibrahim Çöllüoğlu ile tanışmıştım. Daha sonra bana bir mektup göndermiş ve cevap istemişti. Bu gönderdiğimiz cevap, bizi de Nur talebelerine katıp, Esktişehir hapishanesine yollamaya kâfi geldi. Bediüzzaman'ın böylece Eskişehir'de görüp ziyaret etmek nasip olmuştu.


"Aydın'da göz doktoru Şevket Gözaçan vardı. Bu adamcağız Bediüzzaman'ın bir talebesini tedavi ettiği için Üstad üç beş satırlık bir teşekkür mektubu yazmış. Bu sebepten Şevket Bey'i de Eskişehir hapishanesine getirdiler.

"Yine Bediüzzaman'ın talebelerinden Ahmed Feyzi Kul, Barla'ya bir mektup yazmış, mektubun altına da 'Aydın Müftüsü' diye imza atmış, Eskişehir hapsi olayı patlayınca, tabiî Aydın Müftüsünü de, bir alâkası olmadığı halde Eskişehir'e getirdiler."

"Müftü Mustafa Efendi de bizimle birlikte aylarca yattı. Eskişehir hapsi, böyle garipliklerin ve karışıklıkların biraraya geldiği yerdi."

Son Şahitler'den

yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

TAHSİN AYDIN

TAHSİN AYDIN
 

 

1917'de Siirt'in Tillo nahiyesinde doğdu.

Peygamber Efendimizin amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen Fakirullah'ın torunudur. Sultan Memduh'un oğlu Nur Hamza dedesidir. Babası eski Siirt meb'usu Şeyh Nasreddin'in oğlu Şeyh Tevfik'tir. Şark sürgünlerinden olarak Kastamonu'da bulunurken, Bediüzzaman'ı tanıyıp hizmetinde bulunmuştu.

Kastamonu Lâhikası'nın l8. sayfasında ismi geçmektedir. l98l'de Urfa'da vefat etmiştir. Görüşmemiz mülakat tarzında oldu.


Marifetnâme'nin yazarı İbrahim Hakkı'nın müridi. Tillo'da medfun Fakirullah Hazretlerinin evlâtlarından oluyorsunuz. Tillo'dan Kastamonu'ya niçin gitmiştiniz?

Aile ve akrabalarımızla bizi l938 yılında Kastamonu'ya sürgün olarak göndermişlerdi.

Kastamonu'nun hangi mahalle ve semtinde kalıyordunuz?

Kastamonu'nun Hepkebirler Mahallesinde oturduk.

Üstad Bediüzzaman'la nerede tanıştınız?

Evine ziyaretine gitmiştim. Elini öpmek şerefine erdikten sonra, her gün yanına hizmetine koştum.

Üstad Bediüzzaman nerede ve nasıl bir yerde oturuyordu?

Kira ile, karakolun karşısındaki bir evde oturuyordu. Bizim gibi o da göz altında bulunduruluyordu. Hemen her gün ikindi namazından evvel gider, beraber namaz kılardık. Akşama kadar kalırdım. Bazan yemek yediğim de olurdu. Bir kere ikindi namzından sonra kalkmıştım. Feyzi ve Emin de vardı. Oturmamızı söyledi. Bize ikramlarda bulundu. Bize terayağı çıkarttı. Kastamonu'nun kabağı meşhurdur. Kabak çıkarttı. Somun ekmeği getirdi. Yemeği üçe böldü, bir tahta masanın üzerinde Kur'a çekti. 'Haydi başlayın' dedi. Birlikte yedik. Baktık, kapı çalındı. Emin'e 'Git kapıyı aç dedi.birisi, elinde iki ekmek, biraz kabak,birazda tereyağı ile geldi. Üstad bize, Bakın, işte sizin burada rızkınız var. Bunlar size geliyor" dedi. "Siz Nur hizmetinde bulunduğunuz için buradan istihkak geldi" diye buyurdu.


Hizmetinde bulunan talebelerden isimler verir misiniz?

Mehmed Feyzi, Emin Hilmi ve Taşköprülü Sadık. Ayrıca civardan gelenler de olurdu. İnebolu'dan bir çok kimseler, bu arada baba-oğul Çelebi'ler vardı: Selâhaddin ve Nazif Çelebi.

Üstadın hizmetinde bulunurken risale de yazdınız mı?

Çok yazı yazdık. Bazan tashih işlerinde çalışırdım. Bazan kendi söyler, biz de yazardık. Çalışırken bize çay ikram ederdi. Üstadın evi tahtaydı. Bazan evindeki bir deliğin ağzına fare gelirdi. "Bak, yemek istiyor" diye, ne yiyorsa, ondan bir parça da farenin deliğinin yanına kordu, fare onları yerdi. Ne yerse fareye de illâ ikram ederdi, "Bu bana ders veriyor" derdi.


Üstada gittiğiniz zaman bir şeyler görüyor muydunuz? İkramda bulunuyor muydunuz?

Üstad hiç hediye kabul etmiyordu. Bir defasında biraz rahatsız olmuştu. Evde memleketimizin meşhur yemeklerinden perdeli pilav yaptırdım. Gördüğümde "Bu nedir? Sen benim hiç hediye kabul etmediğimi bilmiyor musun?" deyince, "Efendim, bu Fakirullah Hazretlerinin hediyesidir" diye cevap verdim. O zaman "Keçeli, keçeli" diyerek yemeği kabul etmişti. "Fakirullah olunca ben geri çeviremem" dimişti. Bu yemekten bir hafta sonra bana: "Yahu, bu yemek çok hoştur, bir hafta kadar bana yetti" demişti.


Kastamonu Belediye Reisi sık sık Üstadı ziyaret ediyordu. Vali Mithat Altıok da Üstadla görüşmek istemişti. Fakat Üstad onu kabul etmedi, 'Ben validen birşey istemiyorum' diyordu.

Belediye Reisiyle sık sık görüşürdü. Belediye Reisi Nur talebelerini de severdi.

Üstadın yanına gelen, şapkayla içeri girmezdi. Biz de usûlen külâhla giderdik. Bir gün külâhımı evde unutmuştum. Yanına başı açık girmiştim. Yedek bir sarığı vardı, onu başıma koydu ve öylece birlikte namazı kıldık. Bir kere de Mevlânâ Halid Hazretlerinin cübbesini bana giydirdi. "Bunu bana hapishane müdürünün hanımı Asiye hediye etti" diyordu. Kastamonu hapishanesinin müdürü Tahir Bey, Mevlâna Halid'in talebelerinden Küçük Âşık Mehmed'in torunlarından Asiye Hanım'ın kocasıydı.

Kastamonu'da Üstad Bediüzzaman'ın kaldığı evin az ilerisinde, İstiklâl Harbi kahramanlarından, Yunan kumandanını esir alan, Kurmay Albay Dadaylı Halid Beyin (Akmansü) evi vardı. Halid Beyin kızı ise fabrikatör Hamdi Beyin hanımıydı. Bu hanım yanında bir başka hanımla birlikte Üstadın ziyaretine gelmişlerdi. Halid Beyin kızı da Üstada bir tabak muhallebi getirmişti. Ayrıca bir zarfın içinde babasının gönderdiği bir miktar para vardı. Paranın miktarını bilmiyorum. Üstad bana hitaben, "Benim dişlerim düşmüş, iyice anlatamıyorum, sen arada vasıta ol ve anlat" demişti.

Halid Beyin kızı, "Talebelerine vermek üzere bir miktar para ayırmışım" dedi. Üstad ise, "Hanım kızım, evet, Halid Bey benim ahiret kardeşimdir, kahraman askerlerdendir. Fakat para almak bizim âdetimiz değildir. Bizim bu âdetimiz bozulmasın, buna sen sebep olma!" diyerek, paraları almadı ve kabul etmedi. Halid Beyin kızı çok ısrar etti. Bunun üzerine Üstad, "Bak hanım kızım, Halid Beyin hatırı için bu tatlıyı kabul ediyorum. Fakat parayı kabul edemem. Bu âdetim değildir. Bu âdetimizi bozmaya sen sebep olma" diyerek Halid Beye tekrar tekrar selâm gönderdi.



Şevket Bey ve Ahmed Hamdi Akseki

Kastamonu'da Üstadın komşusu Şevket isminde bir zat vardı. Bu zat Üstadın komşusu olmakla beraber, hiç Üstadın ziyaretine gelmemişti. Kendisi tüccardı. Görüşmemizde şunları anlattı:


"İstanbul'a iş için gittiğim zanan, tatil için Yalova'ya da gitmiştim. Yalova'daki bir otelde çok kalabalık ziyaretçilerin gelip gittikleri bir oda dikkatimi çekmişti. Sorduğumda bana Aksekili Ahmed Hamdi Efendi olduğunu söylemişlerdi. Ben de ziyaretine gittim. Elini öptüğümde nereli olduğumu sordu. Ben de 'Kastamonuluyum' dedim. Bana hemen yer göstererek oturttu. Ziyaretçiler azalınca bana, 'Kastamonu'da bir zat vardır, seni onunla hiç görüştün mü?' deyince hiç görüşmediğimi söyledim. Komşumuz olduğunu, fakat hiç görüşmediğimi söyledim. Hamdi Efendi bana 'Hata etmişsin, hata etmişsin' diye sitemler etti. Benim, Bediüzzaman'ın komşusu olduğum halde hiç ziyaretine gitmediğime teessüfler ederek, Üstadı çok medh ü sena etmişti. Ben Aksekili'den bu dersi alınca, Kastamonu'da doğru Tahsin Aydın'a gittim ve beni Bediüzzaman'a hemen götürmesini rica etmiştim."

***

Tahsin Aydın, tüccar Şevket Beyi alıp Üstadın evine götürmüş, ziyaret etmişler, ellerini öpmüşler.

Tahsin Aydın, Üstadın ziyaretine gelenler arasında Ayasofya Camiinde Üstadın vaazını dinlemiş olan Nusret isimli bir zâtın da bulunduğunu anlatıyordu. Bu zat da Ayasofya Camiinde Bediüzzaman'ın yaptığı konuşmanın çok muhteşem olduğunu söylemişti.

 
Son Şahitler'den

yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

TEVFİK DEMİROĞLU

TEVFİK DEMİROĞLU
 

"Bediüzzaman'la Beyazid Camiinde buluşurduk"

"Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerini, Doğu Anadoluda yapmak istediği Medresetü'z-Zehra (İslâm Üniversitesi) zamanından duymuştum. Zaten o zaman şöhreti büyük, her yerde bilinir ve tanınırdı. Fakat ilk görüşmemiz Eyüp'teki Sokullu Medresesinde oldu. O zaman Şeyh Şefik Efendi vardı. Büyük bir adamdı. Esasen benim bir dayım vardı. Seyyid Tahâ Efendi. Uzun zaman Van Mebusluğu yaptı. Üstad ile o birbirlerini çok severlerdi. Bu sebeple bir ay mütemadiyen geldi ve bizde beraber yatarlardı. Bir ay Sokullu Medresesinde oturduk. Sonra İdrisî Köşkünde oturmaya başladık. Çok müzeyyen, ahşap, şenlikli bir şeydi. Tâ Çamlıca'ya kadar her yeri görürdü. Aslı Yavuz Sultan Selim zamanında yapılmış, III. Sultan Selim de bu binayı tamir ettirmiştir. Uzun zaman bu köşkte kaldı. Bilahare aşağıda, türbenin yanındaki odada kaldı.

"Daha sonra Dâr-ül-Hikmet'ül-İslâmiye azası olduğu zamanlar Reşadiye Otelinde kaldı. Sonra Vezneciler'de bir eve geçti. Biz kendisiyle ya Beyazıt Cami-i Şerifinde veya Şehzadebaşında çayhanede buluşurduk.



Uzun birader

"Eyüp'te iken şöyle bir hatıramız oldu: Eyüp meydanındaki yoğurtçudan yoğurt alırdı. 'Merhaba yoğurtçu efendi'derdi.

"Hiç unutmam. Örme bir kesesi vardı, onu çıkarır parasını verirdi. Yoğurdu alıp yukarıya çıkarken, köpekler peşimize düşerdi. Köpeklere 'Pist birader, pist birader' derdi. Bir gün, ben, 'Üstad'ım; o birader, ben birader. Böyle olur mu?' dedim.

"O da: 'Sen uzun biradersin' dedi.

"Otuz yıl sonra l952'de Sirkeci'de Akşehir Palas Otelinde ziyaretine Eşref Edip Beyle gittiğimizde beni bu nam ile yine tanıdı. 'Ve aleyküm selâm! Uzun birader' dedi.

"Şimdiki Sultan Selim Camiinde imam Ali Rıza Sağman Bey vardı. Son zamanlarda Sultan Selim'li Hafız Ali diye tanınırdı. Onu çok severdi ve önünde otururdu. 'Hafız oku oku, bizim vaaz u nasihatlerimiz, para etmez. Sizin okuyuşunuz belki bu milleti ıslâh eder' derdi.



Çamlıca'ya çok giderdik

"Üstad Bediüzzaman'la Çamlıca'ya çok giderdik. O zamanlar Yusuf İzzeddin Paşa Köşkünde kalırdı. Bir kuyu kenarına oturur sohbette bulunurduk.

"Üstad'ın ekser vakti, Eşref Edip Beyin yanında geçerdi. M. Akif Bey de gelirdi.



Hutuvat-ı Sitte'yi dağıtırdım

"İstabul, İngilizlerin işgalindeyken Üstad'ın biraderzâdesi Abdurrahman'la beraber Hutuvat-ı Sitte'yi dağıtırdım. Nerede içimize güven ve emniyet hissi veren bir kişi çıksa ona verirdik. Bu tarzı da ben tavsiye ettim. Çünkü tuhaftır. Amerikalıların bir neşir yurdu vardı. 'Rabilhous' diye. Kitab-ı Mukaddes'i basıyorlardı. Orada bir Ermeni vardı. Ben onu görünce selâm verir ve halini sorardım. O beni gözüne kestirmiş. İncil'den ufak risaleler yaptırmışlar. Küçük kitapçıklar halinde, bana bunlardan 5-l0 tane verir. "Tevzi eder misin?' derdi. Biz de alır, götürür ve yakardık.

"Ben bunu Üstad'a söyledim. 'Siz müsaade edin böyle yapalım' dedim. 'Peki' dedi. 'Abdurrahman'la bu işi yapın.' Kitaplar Vezneciler'de bir çayhanedeydi. İngiliz işgali olmasına rağmen korku diye birşey bilmiyorduk. Ben Türbe'de bir İngiliz polisini dövmüşümdür. Yerlerine göre bazan yüzlerine tükürüp hemen kaçardık. Tabii peşimize düşerler. Türk polisi de bize talimat verir. 'Sağa sap'der, onu sola götürür. Böylece izimizi kaybettirirdik.



Top kamalarını kaçırırdık

"Ayrıca top kamalarını alıp, İngiliz toplarını muattal hale getirmek gibi gizli bir çalışma yapardık. Bunun için Sirkeci'de biri kahvehaneden talimatımızı alırdık. Washington Sefareti İmamı Saffet Efendi devamlı burada bir sedirde otururdu. Önüne de bir nargile alır içerdi. Biz yanına gelir elini öperdik. Bu anda o bizim elimize bir kâğıt sıkıştırır ve hemen şu şekilde bağırırdı. 'Oğluma bir çay' derdi.

"O zamanlar bir de 'Mimmim' grubu mel'unları vardı. Ben ve bazımız onları tanımıyorduk. Bazı tanıyanlar vardı. Onlardan gizli yapıyorduk. Benim vazifem tersaneden top kamalarını alıp, Çarşamba Polis Karakolu yanındaki Kuyulu Kahvehaneye getirmekti. Bu kahvehanenin ön ve arkası bahçe idi. Ben tersaneden kâğıda sarılı olarak top kamaları alırdım. Mevsim de kıştı, benim bir pardesüm, yağmurluğum vardı, onun altına koyardım ve elimi de cebime koyup onları tutardım. Sonra Kasımpaşa'dan vapura biner, Fener'e çıkardım. Camcı yokuşundan Çarşamba'ya gelir ve kahvehaneye girerdim. Bazan vapuru kaçırıp bir sonrakine kalırdım. O zaman kahveci: 'Hoş geldin evlât, nerede kaldın?' derdi. Kahve iki kapılı idi. Arka bahçeye çıkan kapıyı açar, dışarı çıkardık. Bahçede kör bir kuyu vardı. Onun başına getirir ve verirdim. Kamaları o da bir halata sarar ve kuyunun içine koyardı. Sonra beraberce içeri girer, o da tezgâhtara 'Oğluma bir çay verin' derdi. Çayı içer ve zaten vakit epey ilerlemiş olur ve ben Eyüp'teki evimize giderdim. Diğer taraftan bazı arkadaşlar da Ahırkapı'da silâh çalarlardı.



Eşref Edip'i çok severdi.

"Üstad, Eşref Edip Beyin Sebilürreşad Mecmuasıyla çok yakından ilgilenirdi. Eşref Edip Beyi çok severdi. Hattâ son görüşmemizde Avukat Mihri Helav'a 'Bak, Mihri, Eşref Edip Bey günahlarını afettirdi. İslâma çok hizmet etti. Ya sen ne yapıyorsun?' dedi. O da 'Dua buyurun, ben de inşaallah bir şeyler yaparım' dedi.



Sana heykel dikmek için yardım etmedik

"Üstad daha önceden beni Ankara'ya göndermişti. Bilahare kendisi de ısrarla istenince geldi. Orada son olarak kendisini Mustafa Kemal'le istasyonda konuşurken gördüm. Ben yanlarında idim. O zaman Mustafa Kemal'in Sarayburnu'na heykelinin yapılmasını düşünüyorlardı. Buna karşılık ilk olarak Sokulluların adamı olan sarıklı avukatlardan Abdunnâfi Efendi karşı çıktı. İstanbul'dan Ankara'ya telgraflar çekti. 'Hilâfet merkezine heykeller dikilemez' diye.

"O zaman da Üstad: 'Paşa biz sana heykel dikmen için yardım etmedik' dedi. İstasyonda ben duydum. Mustafa Kemal cevap vermedi, yürüdü. Ertesi günü de duyduk ki Üstad Van'a gitmiş.

"Üstad'ı anlayan tek devlet adamı Adnan Beydir. Rahmetli çok anlamıştı. Ama ne yapsın, etrafındakiler ona daha fazla yardım etmesine mani oluyorlardı."

Tevfik Demiroğlu 8 Mayıs l987'de vefat etti.

 

Son Şahitler'den


yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

TİNİSLİ FEDAİ

    TİNİSLİ FEDAİ
 


 
"Seni gönüllüler arasına yazıyorum"

Birinci Cihan Savaşının alevleri, büyük devletimizin sınırlarını aşmış, son vatan parçasını da sarmıştı. Galiçya, Yemen, Filistin, Kafkas cephesinde İslâmın son ordusu arslan gibi çarpışıyordu.

Milis Albayı Said Nursî, Doğu Anadoluda köy köy gezerek, vatan müdafaası için, fedai topluyordu. Onun davetine genç-ihtiyar, vatanın yiğit insanları evet diyerek koşuyorlardı. Aziz toprakların müdafaası için, asil kanlarını seve seve armağan olarak getiriyorlardı. Bu fedailerden şu isimler sadece tesbit edebildiklerimizdi:

Ali, Yasin, Abdurrahman, Münevver, Habib, Übeyd, Said, Mahey ve Tinisli[1] Fakih..

Tinisli Fakih, Bediüzzaman'ın harp için gönüllü fedai topladığını işitince sırtına mavzeri asarak koşmuştu. l5 yaşındaydı. Boyu tüfeği taşımaya yetmiyordu. Tüfeğin ucu yere değiyordu. Bediüzzaman Tinisli'ye niçin geldiğini sordu.

Tinisli harbe gitmek için geldiğini söyledi. Vatan için çarpışmaya geldiğini bildirdi. Bediüzzaman:

"Seni bu cesaretinden dolayı gönüllüler arasına yazıyorum" dedi.

Tinisli Fakih, Bediüzzaman'ın kumandasında harplere iştirak etti. Harbin sonunda gazi oldu. Tinisli gazi Fakih, Bediüzzaman'ın babasının amcası oğluydu. Yani Bediüzzaman'ın dedesi Ali'nin kardeşi Abdullah'ın oğlu.



Savaşta yazılan tefsir

Milis Albayı Bediüzzaman Said Nursî, Birinci Cihan Savaşında, silâh elde karlı dağlarda, fedaileriyle birlikte, Ruslarla çarpışıyordu. Fiilî ve silâhlı mücadeleyi yaparken, istikbâlde yetiştireceği Nur talebelerinin eline de mânevî, fikrî ve ilmî mücadeleyi yapmaları için İşaratü'l-İ'caz isimli tefsirini harp meydanlarında kaleme alarak veriyordu. Bu harplerde esir düşmüştü. Esaret dönüşü İstanbul'da bastırdığı ilk eseri, bu harp yadigârıdır.

Kâğıt parasını Harbiye Nazırı Enver Paşa vermiş, eseri kardeşinin oğlu Abdurrahman Nursî bastırmıştı.

Kitabın kapağında şunları

"İşaratü'l İ'caz fi mezann-il-îcaz

Libediizzaman

Fiatı: Kırk kuruş.

Evkaf-ı İslâmiye Matbaası: l334 (l9l8)

[1] Tinis: Bitlis'in bir köyüdür.

Son Şahitler'den

yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

TONUSLU HAŞMET HOCA

    TONUSLU HAŞMET HOCA
 

Yozgatlı Haşmet Hoca 1894 yılında dünyaya geldi. 12 Mart 1966'da Hakkın rahmetine kavuştu.

Medresede tahsil yapmıştı. Arapça, Farsça ve Fransızcayı bilirdi. Çok küçük yaştan beri kendisini ilme ve ibadete vermişti. Devamlı çalışırdı. İmamlık, vâizlik ve müftülük vazifelerinde bulunmuştu.

Bir Cuma günü cemaatle vedalaşıp artık vaaz edemeyeceğini, vefat edeceğini bildirmişti. Bir hafta sonraki vaaz vaktinde vefat etti.

1952 yılında İstanbul Fatih'teki Reşadiye Otelinde Bediüzzaman'ı ziyaret edip görüşmüşlerdi.

Emirdağ ve Kastamonu mektuplarında ismi ve bahsi geçer.



Yıllar sonra çıkan rüya

Bir gün rüyasında billûr bir köşk görmüş, gökten, semâlardan yere doğru sarkmış vaziyette. Billûr köşkün içinde de Halife-i Rûy-i zeminin olduğunu söylemişler. Haşmet Hoca heyecan, merak ve muhabbet içinde köşke doğru gitmeye başlamış. Her adımda "Esselâmü aleyküm" diyerek selâm veriyormuş. Tam yedi adım sonra billûr köşkteki yeryüzü halifesine, asrın sahibine kavuşmuş ve ellerine kapanmış. Haşmet Hocanın bu rüyasından bir müddet sonra, 1952 baharında Gençlik Rehberi Mahkemesi açılmış. Bediüzzaman bir müddet Sirkeci'deki Akşehir Palas Otelinde, daha sonra ise Fatih'teki Reşadiye Otelinde kalmış. Haşmet Hoca Reşadiye Otelinde Bediüzzaman'ın huzuruna çıkmış. Rüyasında gördüğü aynı vaziyet yıllar sonra orada tecellî etmiş. Her adımda bir defa "Esselâmü aleyküm" diye diye yürümüş ve nihayet yedinci adım ve selâmda asrın sultanının eline, eteğine kapanmış.

Fatih Reşadiye Otelinde Haşmet Hocanın Bediüzzaman'ı ziyareti böyle olmuştur.

Yozgat'ta Nohut Dağı eteğindeki Camızlık Camiinde imamlık ve vaizlik yapmıştı. Soy ismi olan Tonus, Yozgat'ta bir çarşının ismi olduğu gibi, Sivas'ın Şarkışla kazasının Altınyayla nahiyesinin eski adı da Tonus'dur. Bu mevkiler yüzyıllarca önce Tonus'tan buraya hicret dolayısıyla bu isimle anılmaktadır.



Üstad Bediüzzaman Rize'de

Bediüzzaman Said Nursî'nin Rize'ye uğradığını, oranın yaşlı zatlarından dinleyen Rüştü Tafral anlatmaktadır.

Bu uğrayış, meşrutiyet sonrası, İnebolu'ya uğradığı zamanlarda olabilir.

Üstad önde, bir grup olarak iskelede gemiye doğru hareket etmişlerdi.

Çayeli Nahiye Müdürü Âkif Kantoğlu, vali, jandarma kumandanı, binbaşı ve liman reisi giderlerken, Üstadın arkasında olan liman reisi, oradan, paslı demirli iskele parçalarının üzerine doğru denize düşmüştü. Bu hâdiseyi Rüştü Tafral'a anlatan Pazar'ın Venek köyünden Akif Kantoğlu, bir anda liman reisini Üstadın kucağında gördüklerini söylemiş. Hadiseyi anlatan Kantoğlu, bunu Üstadın harika bir kerameti olarak nakletmiş. Çünkü adam için ölüm değilse bile, o paslı demirlerden büyü bir yara alması muhakkakken, âniden adam kendini Üstadın kucağında bulmuş, hiçbir şey olmadan kurtulmuş.

Son Şahitler'den

yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <