Genç sahabeler
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sıradan bir insan olmadığı gibi onun mektebinde, kendi gözetim ve terbiyesinde yetişmiş insanlar da sıradan insanlar değillerdi. Özellikle gençleri bu mektebin başta gelen öğrencileriydiler. İçlerinde çocuk denecek yaşta Müslüman olanlar vardı. O yaşta, küçücük akıllarıyla Allahın yüceliğini ve yaşadıkları toplumun temel karakteri olan şirkin de ne büyük kötülük olduğunu kavramışlardı. Zira öncelikle akılları saf ve duruydu. Sonra açık ve nettiler. Eğilip bükülmeyen, dürüst bir yapıları vardı.
Peygambere olan özlemimiz kadar olmasa da onları büyük bir hasretle özlüyoruz. Onlar ilk Müslüman nesildi. Biz İslamın yaşanmasını biraz da onların uygulamalarından, yaşantılarından öğrendik. Genç yaşlarında iyi bir Müslüman olmak için gösterdikleri üstün özveri ve gayret sonunda yolumuzu aydınlatan kandiller oldular. Hepsi bilgide, kullukta, anlayış ve kavrayışta aynı değillerdi. Ama Allahı ve Resûlünü memnun etmeyi başarmışlardı.
Hz. Peygamber, biiznillah, kötülüğün her türlüsüne bulaşmış Cahiliye toplumunun gençleri arasından cihana ve asırlara örnek olacak şahsiyetler çıkarmıştı. Ali, Cafer, Zübeyr, Talha, Ammar, Abdullah b. Mesud, Zeyd, Musab, Sad b. Ebi Vakkas, bu vâkıanın Mekkedeki en parlak örnekleriydi. Bu tablonun Medine cephesinde de Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Sehl b. Sad, Cabir b. Abdullah, Zeyd b. Erkam, Seleme b. Ekvâ gibi yüzlerce, binlerce isim vardı. Hasan, Hüseyin, Üsame, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer gibi örnekler ise, Hz. Peygamberin elinde yetişmiş gençler olarak, bize onun gençlerle nasıl muhatap olduğuna, dolayısıyla bizim bir gence ne şekilde muhatap olmamız icab ettiğine dair ipuçları sunuyorlardı.
Şimdi gelin, sahabe toplumuna doğru bir yolculuk yapalım. O mübarek toplumda kutlu delikanlılarla tanışalım, onları biraz daha yakından tanıyalımâ?¦
Şimdi sizi genci göstereceğim. "Müslüman ilk erkek ve ilk çocuk" unvanına sahip kişiâ?¦ Hemen tanıdınız değil mi? Evet, Hz. Ali (r.a.). İşte, bakın az ötedeâ?¦ Haydi, şimdi birlikte yanına gidelim.
HZ. ALİ (R.A.)
Hemen söyleyeyim, kendisi Resûlullahın damadı olur. İleri de Hz. Osmandan sonra Müslümanların dördüncü halifesi olacaktır.
Babası Hz. Peygamberin amcası Ebû Tâlibtir. Peygamberimizle amca çocuğu olurlar. Hz. Ali, beş yaşından itibaren Hicrete kadar Peygamber Efendimizin yanında Onun himaye ve gözetiminde büyümüştür. Hz. Haticeden sonra Hz. Peygambere iman eden ikinci kişi olduğu söylenir. Müslüman olduğunda yaşı, henüz 10dur. Bu sebeple "Müslüman olan ilk erkek ve ilk çocuk" unvanlarına sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde de Hz 32 yaşında olacaktırâ?¦
Resûlullah Efendimiz ile Hz. Haticeyi bir gün namaz kılarlarken gördü. Ne yaptıklarını sorunca Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ona namazın ne olduğunu, Allahın yüceliğini ve şirkin kötülüğünü anlattı. Resûlullahı dinleyen kutlu çocuk, "Ben çocuğum, aman bana ne?" demedi, gördüğü şeye kayıtsız ve ilgisiz kalmadı. Müslüman olmakta bir an bile tereddüt etmedi. Müslüman olduğu ve Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte namaz kılmaya başladığı ilk günlere dair, onun karakterini de ortaya koyan şu olayı dinleyin şimdi:
"Davetin ilk günleriydiâ?¦ Ebû Tâlib, oğlu Aliyi Resûlullahın arkasında namaz kılarken görür. Küçük oğlunun Hz. Muhammede (s.a.v.) tâbi olduğunu ilk kez bu namazla öğrenir. Ne var ki çocuk, babasının, kendisini namaz kılarken izlediğini fark edince en küçük bir sıkıntı ve telâşa kapılmaz. Namazını bitirince babasının yanına gider. Onunla sözü eğip bükmeden, bahaneler ve kaçamaklar aramadan açık yüreklikle konuştu: "Babacığımâ?¦ Ben Allaha ve Onun Resûlüne iman ettim. Onun söylediklerinin doğruluğuna inandım ve ona tâbi oldumâ?¦" Ebû Tâlib oğlunun bu sözüne onu destekleyen şu karşılığı verdi: "Andolsun ki, o, seni iyi ve güzel olandan başka bir şeye çağırmaz; ondan ayrılma." 10 yaşında bir çocuk için oldukça ilginç bir tutum ve durum değil mi? Bugün bizim o yaşlardaki çocuklarımız ya bilgisayar başında ya da top peşinde oyundaâ?¦ Peygamber, iman, Allahâ?¦ Onların maalesef fazlaca ilgi alanlarına girmiyor. Ama Ali başkaâ?¦
Allahın Peygamberi (s.a.v), Mekkede artan eziyet ve işkenceler karşısında sahabesinden sonra Medineye hicret ederken evinde, yatağında onu bıraktığında Hz. Ali henüz 22 yaşında bir delikanlıdır. O sırada Peygamberimizin evi, Allahın Peygamberini öldürmeye and içip, kılıçlarını çekmiş Mekkeli müşriklerce kuşatılmıştır. Ani bir baskınla eve girmek için fırsat kollamaktadırlar. Hz. Ali bunu biliyor; kendi hayatını Resûlullahın uğrunda gözünü kırpmadan feda ediyordu. Çünkü o, kimseden korkusu olmayan bir aslan, "Allahın Aslanı" olacaktı. Ona bu lakabı, savaşlarda özellikle de savaş öncesi yapılan teke tek dövüşlerde gösterdiği üstün başarıdan dolayı bizzat Resûlullah Efendimiz verecekti. Hayber savaşında yedi kişinin yerinden dahi kımıldatamadığı kale kapısını Hz. Alinin tek başına yerinden söküp alması, onun kahramanlığının ve neredeyse dağları bile yerinden oynatacak derecede güçlü enerjisinin belgelerinden biridir.
Çocukluğu da dâhil her zaman Resûlullahın yanında ve Onun destekçisi oldu. Resûlullahın eşsiz terbiyesiyle günden güne gelişti, olgunlaştı. Resûlullahın vahiy kâtipliğini yaptı. Tefsir, Hadis ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerinden biri oldu. Resûlullah (s.a.v.) onun hakkında "ilim beldesinin kapısı" diyerek onu ümmetin en bilgin kişisi ilan etti.
O gerçekten çok bereketli, oldukça bahtlı bir delikanlıydı. Hayatı boyunca Kurana tam bir sadakat ve bağlılık gösterdi. Ondan en küçük bir sapmayı dahi kabul etmedi ve onda en küçük bir aşırılı dahi asla bağışlamadıâ?¦ O gerçek bir âbid ve zahitti. Bedenini zayıflatacak derecede çokça ibadet ediyor ve oruç tutuyordu. Sert ve kalın elbiseler giyiyor, niçin böyle giyindiğini soranlara: "Beni mütevazı yapıyor. Namazımda huşulu olmamı sağlıyor." cevabını veriyordu. Dünyanın güzel şeylerini ve hazlarını daima basit ve önemsiz gördü. Ne zaman dünya nimetleriyle karşılaşsa, şu meşhur sözünü söyledi: "Ey dünya! Benden uzak dur! Benden başkasını kandır!" Yaşantısında lüks ve konforun her çeşidinin nefret etti. Müreffeh ve rahat bir yaşantıdan âdeta kaçtı. Ona göre müreffeh bir hayat, amaçsız, avare insanların işiydi.
Bu genç sahabi, erken çocukluk döneminden itibaren kalbinde İslâmı ve İslamın ona yüklediği tüm sorumluluk ve yüklerini layıkıyla taşıdı. Yeryüzü üzerindeki hayatını aralıksız bir mücadele ve durmak bilmeyen bir kavgayla geçirdi. O, bir mücadele adamıydı. Ã?deta haksızlıklılara karşı mücadele etmek için yaratılmıştı. Bu tutumundan dolayı Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ondan söz ederken, "Allah yolunda sert ve müsamahasız" diyordu.
Onun fazilet ve üstünlüklerini gösteren olayları ve sözlerini burada sayıp dökmeye kalkışsak, sayfalara sığmaz, bunun için kitaplar gerekir. Onun için şimdi bu kutlu delikanlıdan ayrılıp, genç sahabe topluluğu içinde bir başka kutlu delikanlıya yaklaşalım.
İşte orada biri varâ?¦ Bu Hz. Alinin abisi Cafer bin Ebû Tâlib değil mi? Evet, ta kendisiâ?¦ Resûlullahın ondan "Miskinlerin Babası" ve "İki Kanatlı" diye bahsettiğini duymuşsunuzdurâ?¦ Haydi, biraz daha yaklaşalım ve onu daha yakından görelim.
CAFER BİN EBÃ? TALİB (R.A.)
Bakın, topluluğun içinde ne kadar takvalı, mütevazı bir duruşu varâ?¦ Onunla konuşmaya başladığınızda onun bu tevazusunun ardında korku bilmeyen cesur ve fakirleşmekten korkmayan cömert biri olduğunu da fark edersiniz.
Cafer de ilk Müslüman olanlardan birisidir. Resûlullah (s.a.v) henüz Erkamın evinden İslâmı yaymaya başlamadan önce 20 yaşlarında Müslüman olup, genç sahabeler arasına katıldı. Eşi Esmâ binti Umeys de onunla aynı gün Müslüman oldu. Her ikisi de İslâm düşmanlarının eziyet ve işkencelerinden paylarını düşeni aldılar. Cesaret ve kahramanlıklarıyla İslâm tarihine adlarını yazdırmayı başardılar. Ne mutlu onlara!
Caferin hayatı da kardeşi Alininki gibi İslâmın güzellikleriyle dopdolu. Ancak onun hayatını yakından incelediğimizde iki olayın daha çok öne çıktığını görüyoruz. Bunlardan birincisi, eşiyle Habeşistana hicret etmesi ve orada NecâşÃ®nin ve Mekkeli müşriklerin huzurunda yaptığı konuşmaâ?¦ Diğeri de Mûte savaşında gösterdiği kahramanlık ve ardından şehit olmasıdır.
Cafer (r.a.), işkencelerden biraz nefes alabilmek ve kurtulmak için Resûlullah Efendimizin talimatıyla güven yurdu olarak bildikleri Habeşistana hicret etti. Orada İslâmın ve Resûlullahın sözcüsü oldu. Allah ona ince anlayış, parlak zekâ ve etkileyici bir konuşma gücü bahşetmişti. Habeşistan kralı NecaşÃ®nin ve Mekkeli müşriklerin huzurunda Müslümanların sözcüsü olarak yaptığı konuşma asla unutulmayacaktır. Onun bu konuşması, Mûte savaşındaki kahramanlığından aşağı değildir. Caferin duygulu ve etkili konuşması NecaşÃ®nin kalbini fethetti. Böylelikle beraberindeki tüm Müslüman muhacirlerin Habeşistanda güven ve huzur içinde yaşamaları sağlanmış olduâ?¦
Habeşistan muhacirleri, Hayberin fethinin hemen akabinde Medineye döndüler. Resûlullah Efendimiz Caferi karşısında görünce kalbi sevinçle doldu, onu kucakladı. "Hayberin fethine mi yoksa Caferin dönüşüne mi sevineyim, bilemiyorum." buyurduâ?¦
Bir hareket ve heyecan var Medinede. Müslümanlar savaşa hazırlanıyorlar. Cafer ordunun ikinci komutanı olmuş. Halbuki yaşı henüz 39. Kendisinden yaşça büyük sahabiler varâ?¦ Ama sergilediği ileri görüşlülük, yiğitlik ve üstün savaş kabiliyetinden dolayı Resûlullah Efendimiz onun komutan olmasını uygun görmüşâ?¦ Ordu, Mûte mevkiinde kendisinden çok daha kalabalık Bizans ordusuyla kıyasıya bir savaşa tutuşuyor. Kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, toz toprak, her şey birbirine karışmış durumda. İslâm ordusunun ilk komutanı Zeyd bin Hârise şehit oluyor. Komuta şimdi Caferdeâ?¦ İşte bakın orada, şiirler okuyarak düşman saflarının arasına dalıyor.
"Soğuk şaraplarıyla ve tüm güzellikleriyle/Cennete yakın olmak ne güzel!/Soysuz kâfir Rum tüm şiddetiyle saldırmakta/Bize düşen, onların boyunlarını uçurmaktır!."
Düşman dört bir yandan Caferin etrafını sarıyor, onu kuşatıyorâ?¦ O kadar kalabalıklar ki, kuşatmayı yarıp dışarı çıkamıyor... Derken sağ elini kaybediyor sancağı sol eline alıyor, sol elini de kaybediyor... Bu defa sancağı kollarıyla kavrıyor. Öylece yere düşüyorâ?¦ Bu hâlde dahi sancağı yere bırakmıyor... Cafer, Allaha kulluğunda ve cennet isteğinde samimiydiâ?¦ Bu sebeple Allah onun dileğini gerçekleştiriyor, şehit oluyor. Medinede Allah Resûlü, Caferin evine gidiyor, şehadetini bildiriyor. Onun evlatlarını bağrına basıp, onlarla birlikte gözyaşı döküyor. Belli ki Caferi çok seviyor. Cafer onun için amcasının oğlu olmasının çok ötesinde kıymetli bir genç sahabiâ?¦ Yine bir diğer genç sahabi olan Abdullah b. Ömer onun hakkında şöyle diyor: "Mûte savaşında Caferle beraberdim... Vücudunda doksandan fazla kılıç ve mızrak yarası vardı."
O şimdi ebedî cennetlerde, nimet ve bolluk içerisindedir... Allah Resûlü onun hakkında şöyle buyuruyor: "Onu cennette gördüm. Kan kırmızısı renginde iki kanadı vardı..." O ne kadar bahtlı ve kutlu bir delikanlı! Gelin, Caferi Cennetin eşsiz nimetleriyle baş başa bırakıp, genç sahabe arasındaki yürüyüşümüzü sürdürelimâ?¦ Şu ilerideki delikanlıyı görüyor musunuz? "Kurdun kendisiyle konuştuğu" Seleme bin Ekvâ değil mi o? Evet, ta kendisiâ?¦ Haydi, yanına gidip, onu da biraz daha yakından tanıyalım.
SELEME BİN EKVÃ? (R.A.)
Ondan bahsederken niçin "kurdun kendisiyle konuştuğu kişi" dediğimi biliyorsunuzdur. Ama ben yine de onun bu ilginç hikâyesini kısaca anlatmak istiyorum. Çünkü bu aynı zaman da onun Müslüman oluşunun hikâyesidir. Fakat şimdi biz susalım da Seleme bize o olayı bizzat kendisi anlatsın: "Ben koyunlarımı güdüyordum. Ansızın bir kurt koyunlardan birini kapmak istedi, ben bağırıp engel oldum. Kurt, kuyruğu üzerine çömelip bana: "Allahın bana verdiği rızka engel mi olmak istiyorsun?" dedi. Ben: "Hayret şey! Kurt konuşuyor!" dedim. Kurt: "Niçin şaşırıyorsun? İşte Allahın Resulü, Medine hurmalıklarında, sizi Allaha kulluğa ve putlardan yüz çevirmeye davet edip durmaktadır!" dedi. Ben de derhal Medineye gidip Resûlullahın davetine uyup Müslüman oldum."
Gerçekten ilginç ve güzel bir olay değil mi? Onun hayatındaki güzellikler elbette ki bununla sınırlı değil. Örneğin, çok cömert olması da onun üstün yanlarından biridir. Allah için birisi kendisinden bir şey istediğinde cömertliği coşup taşardı. Ã?deta canını isteseler verecek gibi olurdu. İnsanlar onun bu özelliğini bildikleri için kendisinden bir şey isteyecekleri zaman "Allah rızası için" derlerdi. Bu özelliğinden dolayı kendisini eleştirenlere şöyle cevap veriyordu: "Allah rızası için vermeyeceğim de ne için vereceğim?!"
Fakat bu kutlu delikanlının en belirgin özelliği, çok iyi bir savaşçı olmasıydı. O sayılı Arap okçularından biriydi... Sahabe arasında cesareti ile şöhret kazanmış bir yiğitti... Ok ve mızrak atışıyla, ata binişiyle usta bir süvariydi... Yaya olarak düşmanı takip eden piyadelerin kahramanıydı... Hz. Seleme (r.a.), savaşlarda gerilla taktiğini çok iyi kullanıyordu. Düşmanı şaşırtıyor, ansızın saldırıp, yenilgiye uğratıyordu. Resûlullah Efendimiz, onun bu yeteneğini, "Sizin en hayırlı piyadeniz Selemedir" diyerek övmüştü.
Hz. Selemeye de veda edip, güzide topluluk içindeki yürüyüşümüzü sürdürelim. O kadar genç var kiâ?¦ Hepsi de birbirinden kıymetli ve değerliâ?¦ Şimdi sizi bir delikanlıyla tanıştıracağım. Öyle bir delikanlı ki, bütün vaktini ibadete adamış. Kimden söz ettiğimi anlamış olmalısınız. Tabiî ki, Abdullah bin Amr bin Ã?stan söz ediyorum. Evet, o işte az ilerideâ?¦ Kuran okuyorâ?¦ Kendini okuduğu Kurana öyle vermiş ki, çevresinde olup bitenleri umursamıyorâ?¦ Haydi, yanına gidip, onu da yakından tanıyalım.
ABDULLAH BİN AMR BİN Ã?S (R.A.)
Abdullah bin Amr bin Ã?s da genç sahabedenâ?¦ Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde kendisi henüz 18 yaşındaydı. Kalbi o kadar temiz ve duruydu ki, babasından önce Müslüman oldu. Müslüman olur olmaz da kendini Kurana verdi. Nâzil olan âyetleri ezberlemeye ve kavramaya çalıştı. Kuran-ı Kerimin Allah katından inmesi tamamlandığında o da Kuranın tamamını ezberlemiş bulunuyordu. Ne var ki o, Kuranı hafız olsun, ezberinde bir kitap bulunsun diye ezberlemedi. Onun maksadı, bundan çok ulviydi. Sürekli Kuran okuyan bu kutlu delikanlı, âyetleri ezberlerken sadece Allaha daha itaatkâr bir kul olmayı yani kullukta zirveye çıkmayı hedefliyordu. Bu sebeple cami onun evi olmuştu. Her fırsatta camiye koşuyor, orada saatlerce ibadet ediyordu.
İslâm ordusu müşriklerle savaşmak üzere cihada çıktığında da onu ön saflarda görüyoruz. Savaşlarda iki kılıç birden kullandığı anlatılır. Dedik ya, kullukta hep önde olma gayretiydi içindeydi. Allahı razı ve hoşnut edecek amellerde hep önlerde olmayı istemesinin sebebi bu kullukta zirveye çıkma aşkıydı. Kulluğun zirvesini savaş meydanında gördüğünde, onu en ön safta görmemiz bundandır. Savaş bitince onu tekrar camide görmemiz de onun kulluğu o esnada ibadette görmesindendir. Bu sebeple, gündüzlerini oruçlu, geceleri secdede geçiriyor. Onun kulluğunun derecesini anlamak için, Peygamber Efendimizin (s.a.v.), onun ibadetine bir sınırlama getirmek için ona müdahalede bulunduğunu bilmemiz yeterlidir. O, bu derece ibadette arzulu ve gayretliydi. Hanımından dahi uzak duracak derecede kendini ibadete vermişti. Peygamber Efendimiz onun iftar etmeksizin sürekli oruç tuttuğunu, geceleri uyumadan daima namaz kıldığını, her gece Kuranı hatim ettiğini ve bu sebeplerle eşinden uzak durduğunu öğrenince onu yanına çağırdı ve bazı öğütlerde bulundu. Böyle yapmamasını, bedeninin, organlarının ve hatta eşinin bile onun üzerinde hakkı olduğunu söyledi. O da Peygamber tavsiyesine bağlı kaldı. Ancak ibadetine aynı şekilde devam etti.
Bu delikanlıyı öne çıkaran bir başka özelliğini de yaşının genç olmasına rağmen sahabe içinde en fazla hadis yazan kimse olmasıdır. İslâmî bilimlerde o, bu özelliğiyle öne çıkacaktı ve en fazla hadis yazan kişi olarak listenin başında yer alacaktı.
Bunlar Peygamber Efendimizin etrafında kümelenmiş, âdeta pervane olmuş pek çok kutlu delikanlıdan sadece birkaçıdır. Onlar gibi daha niceleri vardır. Allah hepsinden razı olsun.
yozgatnur66