Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Hz. Ömer'in içtihadı doğrultusunda gelen vahiyler hakkında b

 

Hz. Ömer'in içtihadı doğrultusunda gelen vahiyler hakkında bilgi verir misiniz?

 

 

 

Hak ile bâtılı ayırt eden mânâsına "Faruk" unvanının sahibi Hz. Ömer, peygamberâne kabiliyetlerle donatılmış lisanına hakkın konulduğu mülhemun'dan bir zat idi. Elbette bu mantık, bu basiret ve bu firasete sahip insanın hayatı da biteviye bir hayat yaşayan düz insanların idrak sınırlarını aşacak olağanüstülüklerle doluydu. Bu hakikate işaretle Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Şüphesiz Ömer hepimizden daha çok Allah'ı tanıyan, hepimizden daha çok Allah'ın kitabını okuyan ve bilen kimse idi." Hz. Huzeyfe ise, "Bize öyle geliyor ki, bütün insanların bilgisi sanki Ömer'in kafasında saklıdır." der. Evet, cevher kadrini bilen cevherfürûşânların değerlendirmeleri bunlar. Bu kervana Hz. Ali de bir dua ile katılır. Ramazan'da mescidin kandillerle parıl parıl parıldadığını ve halkın Kur'ân okuduğunu gören Hz. Ali "Ey Hattaboğlu sen Allah'ın evlerini nasıl ışıklandırdınsa, Allah da senin kabrini ışıklandırsın." der.


Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer hakkında İbnu Abbas: Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)'in "iki havarisi ve iki veziri" olarak tavsif eder (İbnu Kesir, Tefsir, 3, 143). ifadesini kullanır.


Resulullah (aleyissalâtu vesselâm)'ın devlet işlerinin yürütülmesinde bu iki zata ne kadar ehemmiyet verdiğini: "Ebu Bekr ve Ömer benim nazarımda, bir baş için göz ve kulak mesabesindedir" hadisinden anlayabiliriz.( Münavi, Feyzu'l-Kadir 1, 189) Hz. Peygamber bu kulak ve göz gibi kıymetli tuttuğu müşavirlerin görüşlerini ne kadar üstün tuttuğunu, "Ebu Bekr ve Ömer istişare sırasında bir meselede ittifak edip birleştiler mi asla itiraz etmem" sözüyle ifade eder (Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, 9, 53) Hz. Peygamber'in "İkinizle beni takviye eden Allah'a hamd olsun" dediği de rivayetler arasında gelmiştir. (Usdü'l-Gabe, 6, 10.)


Hz. Ömer için oğlu Abdullah: "Ömer'in birşey için: "Zannederim bu şöyle olmalıdır" deyip de onun zannettiği şekilde hasıl olmadığı vaki değildir" der.( Buhari, Menakıb 35) Yine Abdullah İbnu Ömer'in ifadesiyle ortaya çıkan bir meselede herkes bir görüş beyan ederken Hz. Ömer bir başka görüş beyan edecek olsa meseleyle alâkalı olarak gelen ayet her seferinde Hz. Ömer'i te'yid etmiştir(İbnu Hacer, Fethu'l-Bari, Kahire, 1959, 2, 51).


İşte yapageldiği uygulamalarla 14 asırdır tüm inananları adeta teshir eden Hz. Ömer'in bir başka özelliği ise tevafukâtıdır. Bu, kendi beyanına göre 3, İbn­i Hacer'e göre 15, İmam­ı Suyutî'nin tahkikine göre ise 21 defa Hz. Ömer'in düşüncesi istikametinde ayet­i kerimelerin nüzul etmesi demektir. Rabbani hükme muvafık düşen Hz. Ömer'in görüşlerinden bazıları şunlardır:


1) Makam­ı İbrahim'in namazgah edinilmesi.


2) Ezvâc­ı tâhirâtın tesettüre bürünmesi


3) Ezvâc­ı tâhirâtın kıskançlık adına birleşmeleri üzere "O'nun Rabbi sizleri boşar ve sizden daha hayırlı zevcelerle değiştirir." demesi ve aynı çizgide ayetin gelmesi. (Buharî, Salât, 32; Müslim, Fedâilü's­Sahabe, 24)


4) Bedir esirlerine ne yapılacağı hakkında, istişare esnasında arz ettiği görüşü. (Enfal, 8/67)


5) Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy b. Selul üzerine, Hz. Peygamber'in cenaze namazı kılmamasını istemesi. (Tevbe, 9/84)


6) İçki hakkında kesin ve net bir hükmün gelmesini istemesi. (Mâide, 5/90)


7) İnsanın yaratılışını anlatan ayeti ilk defa dinlerken Allah'ın kudretine hayranlığın ifadesi olarak kendinden geçip, ayetin fezlekesini aynen söylemesi. (Mü'minun, 23/14)


8) İfk hadisesinde kendisi ile istişare eden Hz. Peygamber'e bunun bir iftira olduğunu söylemesi ve aynı ifadelerle ayetin nüzulü. (Nur, 24/16)


9) Hz. Peygamber'in hükmüne razı olmayan kişiyi öldürmesi, bunun üzerine Hz. Ömer'in haklılığına delâlet eden ayetin inmesi. (Nisa, 4/65)


10) Cibril'e "Bizim düşmanımızdır." diyen Yahudilere karşı Hz. Ömer'in söylediği aynı sözlerle ayetin nazil oluşu. (Bakara, 2/98)


Burada bu tevâfukâtların hepsini uzun uzadıya anlatmamıza imkân yok. Onun için bir fikir vermesi açısından sadece Bedir esirleri ile ilgili ayeti, nüzul sebebi ile beraber kısaca arz etmeye çalışalım: Bedir Savaşı sonrası Allah Rasûlü (sas) elde edilen esirlere ne yapılması gerektiği hakkında ashabıyla istişare etti. Esir meselesi o güne kadar Müslümanların ilk defa karşılaştıkları bir durumdu. Bu konuda Allah'tan gelen bir beyan da yoktu. Hz. Ebu Bekir esirlerin fidye karşılığı salıverilmesi görüşünde olduğunu söyledi. Hz. Ömer ise "Ben Ebu Bekir'in görüşünde değilim. Bunlar Kureyş'in liderleri, imamları, komutanları. Onun için bana, Ali'ye, Hamza'ya en yakınlarımızı ver, onları öldürelim. Ta ki Allah, akrabamız bile olsa müşriklere karşı kalplerimizde bir sevgi taşımadığımızı bilsin." dedi. Allah Rasûlü, Hz. Ebu Bekir'in görüşüne göre hareket etti. Ve devamını Hz. Ömer anlatıyor. "Ertesi gün Allah Rasûlü'nün yanına gittim. Yanında Ebu Bekir vardı ve beraber ağlıyorlardı. Israrla niye ağladıklarını sordum. Allah Rasûlü nihayet alınan fidyeler karşılığında şu ayetin indiğini söyledi: "Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esir bulundurması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için ebedî olan) ahireti istiyor. Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir. (Enfal, 8/67) Aslında küfrün beli kırılıp, hak düşüncesi hakim olduktan sonra esirler o günkü şartlara göre tutulur, salıverilir veya fidye karşılığı serbest bırakılabilir. Muhammed suresinin dördüncü ayeti bunu âmirdir. Ama bu, düşman kuvvetlerinin kımıldayamaz hale getirilmelerinden sonradır. "Halbuki Bedir'de düşman ordusu üzerinde tam bir hakimiyet, gerçek anlamda bir ihsan hasıl olmuş değildi, henüz İslâm'ın gücü bütün katılığıyla ağır basmış değildi. O sırada düşmanın biraz uyanık davranması büyük bir felâket getirebilirdi." İşte o engin dehasıyla, firasetiyle, basiretiyle bunu sezen Hz. Ömer, fıtratındaki celadetin de tesiriyle esirlerin öldürülmesi görüşünde olduğunu söylemişti. Aslında Allah Rasûlü de belki aynı düşüncedeydi. Ama af ve müsamaha ikliminin yegâne temsilcisi, Kehf Sûresi 6. ayetinde bildirilen şekliyle başkalarının iman etmemesi karşısında neredeyse kendini helak edecek derecede üzülen Nebiler Serveri, bi'setten bu yana Müslümanlara kan kusturan bu azılı müşriklerin kalplerine girme, onları ebedî azaptan kurtarma adına bir yol olabilir düşüncesi ile Hz. Ebu Bekir'in görüşüne meyletmişti. Fakat İlahî irade, Hz. Ömer'e muvafakat etti.


Sair tevafukât için, daha teferruatlı bilgi edinmek isteyenleri ilgili kitaplara havale edip, bu faslı Abdullah b. Ömer'in sözleriyle kapatalım: "Hiçbir mesele meydana gelmemiştir ki, insanlar bir türlü, Ömer de bir türlü görüşte bulunmuş olsunlar da Kur'ân, Ömer'in dediğine uygun nazil olmuş olmasın."


Cennetle Müjdelenen Sahabeler, Ahmet Kurucan'dan iktibastır!


 
yozgatnur66

Yorum (1) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Genç sahabeler

Genç sahabeler
 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sıradan bir insan olmadığı gibi onun mektebinde, kendi gözetim ve terbiyesinde yetişmiş insanlar da sıradan insanlar değillerdi. Özellikle gençleri bu mektebin başta gelen öğrencileriydiler. İçlerinde çocuk denecek yaşta Müslüman olanlar vardı. O yaşta, küçücük akıllarıyla Allahın yüceliğini ve yaşadıkları toplumun temel karakteri olan şirkin de ne büyük kötülük olduğunu kavramışlardı. Zira öncelikle akılları saf ve duruydu. Sonra açık ve nettiler. Eğilip bükülmeyen, dürüst bir yapıları vardı.

 

Peygambere olan özlemimiz kadar olmasa da onları büyük bir hasretle özlüyoruz. Onlar ilk Müslüman nesildi. Biz İslamın yaşanmasını biraz da onların uygulamalarından, yaşantılarından öğrendik. Genç yaşlarında iyi bir Müslüman olmak için gösterdikleri üstün özveri ve gayret sonunda yolumuzu aydınlatan kandiller oldular. Hepsi bilgide, kullukta, anlayış ve kavrayışta aynı değillerdi. Ama Allahı ve Resûlünü memnun etmeyi başarmışlardı.

 

Hz. Peygamber, biiznillah, kötülüğün her türlüsüne bulaşmış Cahiliye toplumunun gençleri arasından cihana ve asırlara örnek olacak şahsiyetler çıkarmıştı. Ali, Cafer, Zübeyr, Talha, Ammar, Abdullah b. Mesud, Zeyd, Musab, Sad b. Ebi Vakkas, bu vâkıanın Mekkedeki en parlak örnekleriydi. Bu tablonun Medine cephesinde de Zeyd b. Sabit, Muaz b. Cebel, Sehl b. Sad, Cabir b. Abdullah, Zeyd b. Erkam, Seleme b. Ekvâ gibi yüzlerce, binlerce isim vardı. Hasan, Hüseyin, Üsame, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Zübeyr, Abdullah b. Abbas, Enes b. Malik, Abdullah b. Cafer gibi örnekler ise, Hz. Peygamberin elinde yetişmiş gençler olarak, bize onun gençlerle nasıl muhatap olduğuna, dolayısıyla bizim bir gence ne şekilde muhatap olmamız icab ettiğine dair ipuçları sunuyorlardı.


Şimdi gelin, sahabe toplumuna doğru bir yolculuk yapalım.  O mübarek toplumda kutlu delikanlılarla tanışalım, onları biraz daha yakından tanıyalımâ?¦

 

Şimdi sizi genci göstereceğim. "Müslüman ilk erkek ve ilk çocuk" unvanına sahip kişiâ?¦ Hemen tanıdınız değil mi? Evet, Hz. Ali (r.a.). İşte, bakın az ötedeâ?¦ Haydi, şimdi birlikte yanına gidelim.

 

HZ. ALİ (R.A.)


Hemen söyleyeyim, kendisi Resûlullahın damadı olur. İleri de Hz. Osmandan sonra Müslümanların dördüncü halifesi olacaktır. 


Babası Hz. Peygamberin amcası Ebû Tâlibtir. Peygamberimizle amca çocuğu olurlar. Hz. Ali, beş yaşından itibaren Hicrete kadar Peygamber Efendimizin yanında Onun himaye ve gözetiminde büyümüştür. Hz. Haticeden sonra Hz. Peygambere iman eden ikinci kişi olduğu söylenir. Müslüman olduğunda yaşı, henüz 10dur. Bu sebeple "Müslüman olan ilk erkek ve ilk çocuk" unvanlarına sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiğinde de Hz 32 yaşında olacaktırâ?¦

 

Resûlullah Efendimiz ile Hz. Haticeyi bir gün namaz kılarlarken gördü. Ne yaptıklarını sorunca Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ona namazın ne olduğunu, Allahın yüceliğini ve şirkin kötülüğünü anlattı. Resûlullahı dinleyen kutlu çocuk, "Ben çocuğum, aman bana ne?" demedi, gördüğü şeye kayıtsız ve ilgisiz kalmadı. Müslüman olmakta bir an bile tereddüt etmedi. Müslüman olduğu ve Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte namaz kılmaya başladığı ilk günlere dair, onun karakterini de ortaya koyan şu olayı dinleyin şimdi:


"Davetin ilk günleriydiâ?¦ Ebû Tâlib, oğlu Aliyi Resûlullahın arkasında namaz kılarken görür. Küçük oğlunun Hz. Muhammede (s.a.v.) tâbi olduğunu ilk kez bu namazla öğrenir. Ne var ki çocuk, babasının, kendisini namaz kılarken izlediğini fark edince en küçük bir sıkıntı ve telâşa kapılmaz. Namazını bitirince babasının yanına gider. Onunla sözü eğip bükmeden, bahaneler ve kaçamaklar aramadan açık yüreklikle konuştu: "Babacığımâ?¦ Ben Allaha ve Onun Resûlüne iman ettim. Onun söylediklerinin doğruluğuna inandım ve ona tâbi oldumâ?¦" Ebû Tâlib oğlunun bu sözüne onu destekleyen şu karşılığı verdi: "Andolsun ki, o, seni iyi ve güzel olandan başka bir şeye çağırmaz; ondan ayrılma." 10 yaşında bir çocuk için oldukça ilginç bir tutum ve durum değil mi? Bugün bizim o yaşlardaki çocuklarımız ya bilgisayar başında ya da top peşinde oyundaâ?¦ Peygamber, iman, Allahâ?¦ Onların maalesef fazlaca ilgi alanlarına girmiyor. Ama Ali başkaâ?¦

 

Allahın Peygamberi (s.a.v), Mekkede artan eziyet ve işkenceler karşısında sahabesinden sonra Medineye hicret ederken evinde, yatağında onu bıraktığında Hz. Ali henüz 22 yaşında bir delikanlıdır. O sırada Peygamberimizin evi, Allahın Peygamberini öldürmeye and içip, kılıçlarını çekmiş Mekkeli müşriklerce kuşatılmıştır. Ani bir baskınla eve girmek için fırsat kollamaktadırlar. Hz. Ali bunu biliyor; kendi hayatını Resûlullahın uğrunda gözünü kırpmadan feda ediyordu. Çünkü o, kimseden korkusu olmayan bir aslan, "Allahın Aslanı" olacaktı. Ona bu lakabı, savaşlarda özellikle de savaş öncesi yapılan teke tek dövüşlerde gösterdiği üstün başarıdan dolayı bizzat Resûlullah Efendimiz verecekti. Hayber savaşında yedi kişinin yerinden dahi kımıldatamadığı kale kapısını Hz. Alinin tek başına yerinden söküp alması, onun kahramanlığının ve neredeyse dağları bile yerinden oynatacak derecede güçlü enerjisinin belgelerinden biridir.


Çocukluğu da dâhil her zaman Resûlullahın yanında ve Onun destekçisi oldu. Resûlullahın eşsiz terbiyesiyle günden güne gelişti, olgunlaştı. Resûlullahın vahiy kâtipliğini yaptı. Tefsir, Hadis ve Fıkıhta sahabenin ileri gelenlerinden biri oldu. Resûlullah (s.a.v.) onun hakkında "ilim beldesinin kapısı" diyerek onu ümmetin en bilgin kişisi ilan etti.

 

O gerçekten çok bereketli, oldukça bahtlı bir delikanlıydı. Hayatı boyunca Kurana tam bir sadakat ve bağlılık gösterdi. Ondan en küçük bir sapmayı dahi kabul etmedi ve onda en küçük bir aşırılı dahi asla bağışlamadıâ?¦ O gerçek bir âbid ve zahitti. Bedenini zayıflatacak derecede çokça ibadet ediyor ve oruç tutuyordu. Sert ve kalın elbiseler giyiyor, niçin böyle giyindiğini soranlara: "Beni mütevazı yapıyor. Namazımda huşulu olmamı sağlıyor." cevabını veriyordu. Dünyanın güzel şeylerini ve hazlarını daima basit ve önemsiz gördü. Ne zaman dünya nimetleriyle karşılaşsa, şu meşhur sözünü söyledi: "Ey dünya! Benden uzak dur! Benden başkasını kandır!" Yaşantısında lüks ve konforun her çeşidinin nefret etti. Müreffeh ve rahat bir yaşantıdan âdeta kaçtı. Ona göre müreffeh bir hayat, amaçsız, avare insanların işiydi.

 

Bu genç sahabi, erken çocukluk döneminden itibaren kalbinde İslâmı ve İslamın ona yüklediği tüm sorumluluk ve yüklerini layıkıyla taşıdı. Yeryüzü üzerindeki hayatını aralıksız bir mücadele ve durmak bilmeyen bir kavgayla geçirdi. O, bir mücadele adamıydı. Ã?deta haksızlıklılara karşı mücadele etmek için yaratılmıştı. Bu tutumundan dolayı Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) ondan söz ederken, "Allah yolunda sert ve müsamahasız" diyordu.

 

Onun fazilet ve üstünlüklerini gösteren olayları ve sözlerini burada sayıp dökmeye kalkışsak, sayfalara sığmaz, bunun için kitaplar gerekir. Onun için şimdi bu kutlu delikanlıdan ayrılıp, genç sahabe topluluğu içinde bir başka kutlu delikanlıya yaklaşalım.

 

İşte orada biri varâ?¦ Bu Hz. Alinin abisi Cafer bin Ebû Tâlib değil mi? Evet, ta kendisiâ?¦ Resûlullahın ondan "Miskinlerin Babası" ve "İki Kanatlı" diye bahsettiğini duymuşsunuzdurâ?¦ Haydi, biraz daha yaklaşalım ve onu daha yakından görelim.

 

CAFER BİN EBÃ? TALİB (R.A.)


Bakın, topluluğun içinde ne kadar takvalı, mütevazı bir duruşu varâ?¦ Onunla konuşmaya başladığınızda onun bu tevazusunun ardında korku bilmeyen cesur ve fakirleşmekten korkmayan cömert biri olduğunu da fark edersiniz.

 

Cafer de ilk Müslüman olanlardan birisidir. Resûlullah (s.a.v) henüz Erkamın evinden İslâmı yaymaya başlamadan önce 20 yaşlarında Müslüman olup, genç sahabeler arasına katıldı. Eşi Esmâ binti Umeys de onunla aynı gün Müslüman oldu. Her ikisi de İslâm düşmanlarının eziyet ve işkencelerinden paylarını düşeni aldılar. Cesaret ve kahramanlıklarıyla İslâm tarihine adlarını yazdırmayı başardılar. Ne mutlu onlara!

 

Caferin hayatı da kardeşi Alininki gibi İslâmın güzellikleriyle dopdolu. Ancak onun hayatını yakından incelediğimizde iki olayın daha çok öne çıktığını görüyoruz. Bunlardan birincisi, eşiyle Habeşistana hicret etmesi ve orada NecâşÃ®nin ve Mekkeli müşriklerin huzurunda yaptığı konuşmaâ?¦ Diğeri de Mûte savaşında gösterdiği kahramanlık ve ardından şehit olmasıdır.

 

Cafer (r.a.), işkencelerden biraz nefes alabilmek ve kurtulmak için Resûlullah Efendimizin talimatıyla güven yurdu olarak bildikleri Habeşistana hicret etti. Orada İslâmın ve Resûlullahın sözcüsü oldu. Allah ona ince anlayış, parlak zekâ ve etkileyici bir konuşma gücü bahşetmişti. Habeşistan kralı NecaşÃ®nin ve Mekkeli müşriklerin huzurunda Müslümanların sözcüsü olarak yaptığı konuşma asla unutulmayacaktır. Onun bu konuşması, Mûte savaşındaki kahramanlığından aşağı değildir. Caferin duygulu ve etkili konuşması NecaşÃ®nin kalbini fethetti. Böylelikle beraberindeki tüm Müslüman muhacirlerin Habeşistanda güven ve huzur içinde yaşamaları sağlanmış olduâ?¦

 

Habeşistan muhacirleri, Hayberin fethinin hemen akabinde Medineye döndüler. Resûlullah Efendimiz Caferi karşısında görünce kalbi sevinçle doldu, onu kucakladı. "Hayberin fethine mi yoksa Caferin dönüşüne mi sevineyim, bilemiyorum." buyurduâ?¦

 

Bir hareket ve heyecan var Medinede. Müslümanlar savaşa hazırlanıyorlar. Cafer ordunun ikinci komutanı olmuş. Halbuki yaşı henüz 39. Kendisinden yaşça büyük sahabiler varâ?¦ Ama sergilediği ileri görüşlülük, yiğitlik ve üstün savaş kabiliyetinden dolayı Resûlullah Efendimiz onun komutan olmasını uygun görmüşâ?¦ Ordu, Mûte mevkiinde kendisinden çok daha kalabalık Bizans ordusuyla kıyasıya bir savaşa tutuşuyor. Kılıç şakırtıları, at kişnemeleri, toz toprak, her şey birbirine karışmış durumda. İslâm ordusunun ilk komutanı Zeyd bin Hârise şehit oluyor. Komuta şimdi Caferdeâ?¦ İşte bakın orada, şiirler okuyarak düşman saflarının arasına dalıyor.

 

"Soğuk şaraplarıyla ve tüm güzellikleriyle/Cennete yakın olmak ne güzel!/Soysuz kâfir Rum tüm şiddetiyle saldırmakta/Bize düşen, onların boyunlarını uçurmaktır!."

 

Düşman dört bir yandan Caferin etrafını sarıyor, onu kuşatıyorâ?¦ O kadar kalabalıklar ki, kuşatmayı yarıp dışarı çıkamıyor... Derken sağ elini kaybediyor sancağı sol eline alıyor, sol elini de kaybediyor... Bu defa sancağı kollarıyla kavrıyor. Öylece yere düşüyorâ?¦ Bu hâlde dahi sancağı yere bırakmıyor... Cafer, Allaha kulluğunda ve cennet isteğinde samimiydiâ?¦ Bu sebeple Allah onun dileğini gerçekleştiriyor, şehit oluyor. Medinede Allah Resûlü, Caferin evine gidiyor, şehadetini bildiriyor. Onun evlatlarını bağrına basıp, onlarla birlikte gözyaşı döküyor. Belli ki Caferi çok seviyor. Cafer onun için amcasının oğlu olmasının çok ötesinde kıymetli bir genç sahabiâ?¦ Yine bir diğer genç sahabi olan Abdullah b. Ömer onun hakkında şöyle diyor: "Mûte savaşında Caferle beraberdim... Vücudunda doksandan fazla kılıç ve mızrak yarası vardı."

 

O şimdi ebedî cennetlerde, nimet ve bolluk içerisindedir... Allah Resûlü onun hakkında şöyle buyuruyor: "Onu cennette gördüm. Kan kırmızısı renginde iki kanadı vardı..." O ne kadar bahtlı ve kutlu bir delikanlı! Gelin, Caferi Cennetin eşsiz nimetleriyle baş başa bırakıp, genç sahabe arasındaki yürüyüşümüzü sürdürelimâ?¦ Şu ilerideki delikanlıyı görüyor musunuz? "Kurdun kendisiyle konuştuğu" Seleme bin Ekvâ değil mi o? Evet, ta kendisiâ?¦ Haydi, yanına gidip, onu da biraz daha yakından tanıyalım.

 

SELEME BİN EKVÃ? (R.A.)


Ondan bahsederken niçin "kurdun kendisiyle konuştuğu kişi" dediğimi biliyorsunuzdur. Ama ben yine de onun bu ilginç hikâyesini kısaca anlatmak istiyorum. Çünkü bu aynı zaman da onun Müslüman oluşunun hikâyesidir. Fakat şimdi biz susalım da Seleme bize o olayı bizzat kendisi anlatsın: "Ben koyunlarımı güdüyordum. Ansızın bir kurt koyunlardan birini kapmak istedi, ben bağırıp engel oldum. Kurt, kuyruğu üzerine çömelip bana: "Allahın bana verdiği rızka engel mi olmak istiyorsun?" dedi. Ben: "Hayret şey! Kurt konuşuyor!" dedim. Kurt: "Niçin şaşırıyorsun? İşte Allahın Resulü, Medine hurmalıklarında, sizi Allaha kulluğa ve putlardan yüz çevirmeye davet edip durmaktadır!" dedi. Ben de derhal Medineye gidip Resûlullahın davetine uyup Müslüman oldum."

 

Gerçekten ilginç ve güzel bir olay değil mi? Onun hayatındaki güzellikler elbette ki bununla sınırlı değil. Örneğin, çok cömert olması da onun üstün yanlarından biridir. Allah için birisi kendisinden bir şey istediğinde cömertliği coşup taşardı. Ã?deta canını isteseler verecek gibi olurdu. İnsanlar onun bu özelliğini bildikleri için kendisinden bir şey isteyecekleri zaman "Allah rızası için" derlerdi. Bu özelliğinden dolayı kendisini eleştirenlere şöyle cevap veriyordu: "Allah rızası için vermeyeceğim de ne için vereceğim?!"


Fakat bu kutlu delikanlının en belirgin özelliği, çok iyi bir savaşçı olmasıydı. O sayılı Arap okçularından biriydi... Sahabe arasında cesareti ile şöhret kazanmış bir yiğitti... Ok ve mızrak atışıyla, ata binişiyle usta bir süvariydi... Yaya olarak düşmanı takip eden piyadelerin kahramanıydı... Hz. Seleme (r.a.), savaşlarda gerilla taktiğini çok iyi kullanıyordu. Düşmanı şaşırtıyor, ansızın saldırıp, yenilgiye uğratıyordu. Resûlullah Efendimiz, onun bu yeteneğini, "Sizin en hayırlı piyadeniz Selemedir" diyerek övmüştü.

 

Hz. Selemeye de veda edip, güzide topluluk içindeki yürüyüşümüzü sürdürelim. O kadar genç var kiâ?¦ Hepsi de birbirinden kıymetli ve değerliâ?¦ Şimdi sizi bir delikanlıyla tanıştıracağım. Öyle bir delikanlı ki, bütün vaktini ibadete adamış. Kimden söz ettiğimi anlamış olmalısınız. Tabiî ki, Abdullah bin Amr bin Ã?stan söz ediyorum. Evet, o işte az ilerideâ?¦ Kuran okuyorâ?¦ Kendini okuduğu Kurana öyle vermiş ki, çevresinde olup bitenleri umursamıyorâ?¦  Haydi, yanına gidip, onu da yakından tanıyalım.

 

ABDULLAH BİN AMR BİN Ã?S (R.A.)


Abdullah bin Amr bin Ã?s da genç sahabedenâ?¦ Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde kendisi henüz 18 yaşındaydı. Kalbi o kadar temiz ve duruydu ki, babasından önce Müslüman oldu. Müslüman olur olmaz da kendini Kurana verdi. Nâzil olan âyetleri ezberlemeye ve kavramaya çalıştı. Kuran-ı Kerimin Allah katından inmesi tamamlandığında o da Kuranın tamamını ezberlemiş bulunuyordu. Ne var ki o, Kuranı hafız olsun, ezberinde bir kitap bulunsun diye ezberlemedi. Onun maksadı, bundan çok ulviydi. Sürekli Kuran okuyan bu kutlu delikanlı, âyetleri ezberlerken sadece Allaha daha itaatkâr bir kul olmayı yani kullukta zirveye çıkmayı hedefliyordu. Bu sebeple cami onun evi olmuştu. Her fırsatta camiye koşuyor, orada saatlerce ibadet ediyordu.


İslâm ordusu müşriklerle savaşmak üzere cihada çıktığında da onu ön saflarda görüyoruz. Savaşlarda iki kılıç birden kullandığı anlatılır. Dedik ya, kullukta hep önde olma gayretiydi içindeydi. Allahı razı ve hoşnut edecek amellerde hep önlerde olmayı istemesinin sebebi bu kullukta zirveye çıkma aşkıydı. Kulluğun zirvesini savaş meydanında gördüğünde, onu en ön safta görmemiz bundandır. Savaş bitince onu tekrar camide görmemiz de onun kulluğu o esnada ibadette görmesindendir. Bu sebeple, gündüzlerini oruçlu, geceleri secdede geçiriyor. Onun kulluğunun derecesini anlamak için, Peygamber Efendimizin (s.a.v.), onun ibadetine bir sınırlama getirmek için ona müdahalede bulunduğunu bilmemiz yeterlidir. O, bu derece ibadette arzulu ve gayretliydi. Hanımından dahi uzak duracak derecede kendini ibadete vermişti. Peygamber Efendimiz onun iftar etmeksizin sürekli oruç tuttuğunu, geceleri uyumadan daima namaz kıldığını, her gece Kuranı hatim ettiğini ve bu sebeplerle eşinden uzak durduğunu öğrenince onu yanına çağırdı ve bazı öğütlerde bulundu. Böyle yapmamasını, bedeninin, organlarının ve hatta eşinin bile onun üzerinde hakkı olduğunu söyledi. O da Peygamber tavsiyesine bağlı kaldı. Ancak ibadetine aynı şekilde devam etti.

 

Bu delikanlıyı öne çıkaran bir başka özelliğini de yaşının genç olmasına rağmen sahabe içinde en fazla hadis yazan kimse olmasıdır. İslâmî bilimlerde o, bu özelliğiyle öne çıkacaktı ve en fazla hadis yazan kişi olarak listenin başında yer alacaktı.


Bunlar Peygamber Efendimizin etrafında kümelenmiş, âdeta pervane olmuş pek çok kutlu delikanlıdan sadece birkaçıdır. Onlar gibi daha niceleri vardır. Allah hepsinden razı olsun.

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ebu Ubeyde Bin Cerrah (r.a)

Ebu Ubeyde Bin Cerrah (r.a)

    


 

Emînü'l-Ümme lâkabıyla anılan, ilk müslümanlardan ve aşere-i mübeşşere* 'den olan sahâbî. Asıl adı Amir b. Abdullah b. el-Cerrâh'tır. Kureyş kabîlesinin Fihroğulları'ndandır. Nesebi, Rasûlullah'ın nesebiyle dedelerinden Fihr'de birleşir (İbn Sa'd, et-Tabakat, III, 297; İbnül-Esir, Üsdü'l-Ğâbe, III, 84).

Ebû Ubeyde, Hz. Ebû Bekir'in dâvetiyle veya Osman b. Maz'un başkanlığında arkadaşlarıyla Rasûlullah'a giderek müslüman olmuştur (İbn Sa'd, et-Tabakat, III, 298). Habeşistan'a göç edenler arasında ikinci kafiledendir. Medine'de Rasûlullah onunla Sa'd b. Muaz'ı kardeş ilân etmiştir (İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 111). Ebû Ubeyde, kahramanlığıyla tanındığı kadar, 'Eminü'l-Ümme (ümmetin emini)' lâkabıyla meşhur olmuştur. Rasûlullah onun için: ''Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini Ebû Ubeyde b. el-Cerrah'tır' buyurmuştur (Müslim, VII, 127; İbn Mâce, I, 136). Esasında Rasûlullah'ın bütün ashâbı emanet ve âdillikte eşittir: ancak bir vasfın her insanda aynı derecede inkişaf etmeyeceği tabîidir. İşte Hz. Peygamber, emîn olma vasfının ashâbı içinde en fazla Ebû Ubeyde'de temayüz ettiğini bunun için belirtmiştir. İbn Hibbân, Enes b. Mâlik'ten rivâyet ettiğine göre, Rasûlullah, 'Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekir, en şiddetlisi Ömer, en hayalısı Osman en helâl ve haramı bileni Muaz b. Cebel, ferâizi en iyi bilen Zeyd b. Sâbit, en düzgün Kur'ân okuyanı Übeyy b. Ka'b, en emîni Ebû Ubeyde'dir' buyurmuştur.

Ebû Ubeyde de diğer büyük sahâbîler gibi bütün gazalara katılmıştır. Bedir gazasında müşriklerin safında çarpışan ve kâfir olan babası Abdullah'la karşılaşmış ve onu öldürmüştür. İslâm akîdesinin ilk yaygınlaştığı dönemlerde buna benzer olaylar çoktur. Meselâ, Hz. Ebû Bekir oğlu ile, Mus'ab b. Umeyr kardeşi ile, Hz. Ömer dayısı ile çarpışmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: 'Allah'a ve âhiret gününe îman eden hiçbir kavmi, babaları, oğulları, kardeşleri, hısım ve akrabaları olsalar bile Allah ve Rasûlüne meydan okumaya kalkışanlara sevgi besler bulamazsın. İşte Allah onların kalplerine iman yazmış ve kendilerini tarafından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarında ırmaklar akan Cennetlere koyar ve orada ebedî kalırlar. Öyle ki, Allah onlardan onlar da Allah'tan hoşnutturlar. İşte bunlar Allah taraftarıdırlar. İyi bilin ki, Allah taraftarları hep kurtuluşa erenlerdir' (el-Mücâdele, 58/22).

Ebû Ubeyde, Uhud savaşında Rasûlullah'ın yüzüne batan miğfer parçalarını dişleriyle çekerken ön dişleri kırılmış, Hendek'te, Benû Kureyza'da, Rıdvan Beyatinde Hudeybiye'de, Hayber'de, en cesur savaşçılardan biri olmuştur (İbn Sa'd, et-Tabakat, I, 298). Câbir (r.a.)'ın naklettiğine göre Ebû Ubeyde kumandanlığında keşfe gönderilen sahâbe birliğinin bir dağarcık hurması bulunmakta; bütün gün onlar bir hurmâ ile idare etmekte veya ağaç yapraklarını suyla ıslatarak açlıklarını yatıştırmaya çalışmaktadırlar. Arapça'da bu yapraklara habat denildiğinden, ona izâfeten Habat gazası diye geçen bu olayda, üçyüz kişilik birlik, sâhile vardıktan sonra büyük bir balık ile karınlarını doyurmuşlardır (Buhâri, Bâb-ı Gazveti Seyfü'l Bahr, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, X, 364-367).

Bu örnek olay, sahâbenin hangi zor şartlar ve yokluk altında ilâyı kelimetullah için cihada çıktığına sadece bir tek örnektir. Yine Ebû Ubeyde'nin şahsında, kumandanlık için nefsi tezkiye etmenin ve Rasûlullah'a kesin itaatin bir örneğini görmek mümkündür: 'Rasûlullah, Beliy ve Üzre kabilelerine Amr b. el-Âs'ı bir grup sahâbînin başında kumandan olarak gönderdi. Amr'ın validesi Beliy kabilesindendi. Amr, Cüzam mevkiinde 'Zâtü's-Selâsil' denilen bir yerde durmuş, ilerleyememiş ve Rasûlullahttan yardım istemiştir. Rasûlullah, içlerinde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in de bulunduğu bir birliği Ebû Ubeyde kumandanlığında Amr'a yardıma göndermiştir. Ebû Ubeyde'ye: 'Amr b. el-As ile aranızda ihtilâf çıkmasın' diye de tenbih etmiştir. Hakikaten Amr ile karşılaştığında Ebû Ubeyde, Amr'ın kumandanlık hususunda bencil davrandığını görünce: 'Allah Rasûlü bana 'Amr ile ihtilâf çıkarma' dedi; onun için sen beni dinlemezsen, ben seni dinlerim' demiştir. Ebû Ubeyde kumandanlığa daha lâyık olmasına rağmen bu büyük davranışı göstermiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 196).

Ebû Ubeyde hicrî 9. yılda Rasûlullah tarafından 'Eminü'l-Ümme' diye övülerek, Necran hristiyanlarından cizye almaya memur edildi. Rasûlullah Necran hıristiyanlarını Medine'ye çağırarak onları İslâm'a dâvet etti; ancak hristiyanlar, İslâm'ı kabul etmeyip sadece cizye verebileceklerini, bunu da alması için 'güvenilir' birini memur etmesini Rasûlullah'tan istediler, Rasûlullah da, 'Size hakkıyla emîn bir adam göndereceğim' diyerek Ebû Ubeyde'yi gönderdi. Rasûlullah, Bahreyn ile sulh yaptıktan sonra onlardan toplanacak cizye'yi almaya da Ebû Ubeyde'yi görevlendirdi
.

Ebû Ubeyde, Mekke fethinde, Taif muhasarasında, Vedâ Haccı'nda hep Rasûlullah'ın yanında bulunmuştur. Rasûlullah'ın vefâtından sonra meydana gelen Benû Saîde sakifesi olayında Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde birlikte hareket etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir, Ebû Ubeyde'nin elinden ve Hz. Ömer'in elinden tutarak ortalarında durmuş, sahâbeye bu iki zattan birisine bey'at etmelerini söylemiş; bu sözlerin hemen ardından Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir'e bey'at edince, Ebû Ubeyde de Ebû Bekir'e bey'at etmiştir. Ebû Bekir, vefât ederken bu olayı anımsatmış ve, 'Benû Saide sakifesinde Hz. Ömer'i halifeliğe, Ebû Ubeyde'yi vezirliğe lâyık gördüğünü' söylemiştir (Taberî, Târih, III, 430).

Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Hz. Ebû Bekir'in hilâfetinden itibaren Hz. Ömer zamanında cihad hareketinde Suriye bölgesindeki fetihlere katıldı ve kumandan olarak yer aldı. Ayrıca o, Bisan, Taberiye, Baalbek, Humus, Hama, Şeyre, Maarra, Lazkiye, Antarius, Banyas, Selemiye, Halep, Antakya, Menbic, Delul fetihlerinde bulunmuştur.


634 yılında (H. 13), Humus'ta Roma İmparatoru Herakleius'un muazzam ordusuna karşı Ebû Ubeyde, Yezid b. Ebî Süfyan, Şurahbil, Amr b. el-Âs ve Halid b. Velid gibi kumandanların orduları birleşerek Ecnâdin'de savaştılar. Müslümanlar üç bin şehid vererek burayı fethettiler. Suriye'nin en mühim ticaret merkezi olan Şam'ı kuşattıklarında Ebû Ubeyde Câbiye kapısından şehre saldırdı. Halid b. Velid Şam'ın kendi tarafındaki bölümünü çarpışarak ele geçirirken, Ebû Ubeyde kendi bölgesini sulh ile ele geçirdi ve hristiyanlarla yapılan sulh antlaşması bütün şehre şâmil kılındı. 635 yılında Fahl savaşı vuku buldu. Roma ordusu müslümanların sayıca üç-dört misliydi. İki ordu çarpışmadan önce Romalıların özel elçisi müslümanların karargahına gelip sulh şartlarını görüşmek istedi. Elçi, burada Ebû Ubeyde'yi komutan olarak büyük bir ihtişam içinde biri sanıyordu. Ancak her tarafta birbirine benzer insanlar ve diğer askerlerden farkı olmayan Ebû Ubeyde'yi görünce çok şaşırdı. Ebû Ubeyde, elçinin, Roma topraklarını terkederlerse askerlerine altın verme teklifini reddetti. İki ordu çarpıştı ve müslümanlar Romalıları yenilgiye uğrattılar. 635 yılında Suriye'nin tarihî şehri Humus fethedildi. Ebû Ubeyde birçok yerleri sulh ile ele geçirip Antakya'ya yönelmişken halife Hz. Ömer'in emriyle askerlerini durdurdu ve Humus'ta yerleşti. 636'da Herakleios Roma, İstanbul, el-Cezire, Ermenistan gibi Roma vilâyetlerinden gelen askerlerle büyük bir ordu topladı ve Suriye'ye hareket etti. Ebû Ubeyde Humus ve diğer fethedilen yerlerdeki kumandanlara mektup yazarak toplanan cizyelerin iâde edilmesini, geri çekileceklerini bildirdi (Ebd Yûsuf, Kitâbu'l-Harac, 81). Daha sonra Şam'a gitti ve dağınık İslâm ordularını toplamak amacıyla Yermük'te karargah kurdu. Hz. Ömer'e sür'atle haber yolladı; Roma ordusunun âdeta yağarak üzerlerine geldiğini bildirdi ve âcil yardım göndermesini istedi. Yardım için vakit yoktu; Hz. Ömer cevabında, 'Onları yeneceğinize inanıyoruz' diyordu. Amr b. el-Âs da Ürdün'den Yermük'e gelince müslümanların maneviyatları kuvvetlendi. Yermük'e çok yaklaşan Roma ordusundan bir elçi akşam namazı kılınırken geldiği zaman Ebû Ubeyde'ye sordu: 'Hz. İsa için ne düşünürsünüz?' Ebu Ubeyde şu cevabı verdi: Allah buyurur ki: 'Ey ehl-i kitap, dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ancak gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih Allah'ın peygamberidir. Aynı zamanda Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve kendinden bir ruhtur. Allah'a ve peygamberlerine inanın, 'üçtür' demeyin, vazgeçin, bu hayrınızadır. Allah ancak bir tektir. Çocuğu olmaktan münezzehtir, göklerde uçanlar da yerde olanlar da O'nundur' (en-Nisâ, 4/1 71). Romalı elçi bu âyeti duyunca kelime-i şehâdet getirdi ve müslümanlara katıldı. Yermük savaşında müslümanlar inançlarıyla dev gibi Roma ordusunu korkunç bir yenilgiye uğrattı.

Herakleios artık bu yenilgiden sonra Antakya'yı terketti ve İstanbul'a giderken meşhur 'Elveda Suriye' sözünü söyledi.

Ebû Ubeyde tekrar Humus'a döndü. Kınnesrin, Halep, Antakya İslâm hakimiyeti altına alındı. Halid b. Velid Maraş'ı fethetti. Nihayet Kudüs 637 tarihinde kuşatıldığında Kudüs halkı ve din adamları şehri, Hz. Ömer'e teslim etmek istediklerini söylediler. Hz. Ömer Cabiye'ye gelerek onlarla antlaşma imzaladı. 638 yılında Halid b. Velid'i başkumandanlıktan azleden Hz. Ömer yerine Ebû Ubeyde'yi tayin etti. Bu sırada Rumlar tekrar yeni bir orduyla saldırdılar. Ebû Ubeyde komutasındaki İslâm ordusu Rumları Humus'ta bir defa daha yenilgiye uğrattı. Ebû Ubeyde, Şam ve çevresinin fütuhâtı tamamlandıktan sonra 'Şam emiri, adaleti' deyimiyle Rumlar arasında bile hayırla anılmıştır. Hicretin 18. yılında Hicaz bölgesinde kıtlık başgösterince Ebû Ubeyde Medine'ye büyük miktarda yiyecek yardımı gönderdi. Aynı yıl, veya 17. yılın sonlarında- Suriye, Mısır ve Irak'ı Amvas (Amevas) Tâunu diye tarihe geçen veba salgını istilâ etmiş, birçok sahâbî bu salgında vefât etmişti. Ebû Ubeyde de, Hz. Ömer'in Şam'dan ayrılması ısrarlarına rağmen şehirde kalmış ve vebaya yakalanmıştır. Yerine Muâz b. Cebel'i bırakan Ebû Ubeyde şöyle vasiyette bulundu: 'Size bir vasiyyetim var. Onu kabul ederseniz hayra erersiniz: Namazınızı kılın, orucunuzu tutun, sadakanızı verin, haccınızı ifâ edin, birbirinizi gözetin, emirlerinize itaat edin ve onları aldatmayın. Dünya sizi aldatmasın. Bir insan bin sene de yaşasa âkibet şu neticeye varır: Allah insanların alnına ölümü yazmıştır, onun için hepsi ölürler. İnsanların en akıllısı Allah'a en çok itaat eden, âhiret için çok çalışandır. Hepinize Allah'ın selâm ve rahmetini, lütûf ve bereketini niyâz ederim. Haydi Muâz! Cemaate namaz kıldır.' Ebû Ubeyde'nin kabri Şam'da Anta köyü civarında Gavr Beysan'dadır. Tarihçilerin nakline göre Hz. Ömer ve ashâb salgın yerine gelip durumu gördükten sonra hemen oradan ayrılmak istemişler, Ebû Ubeyde Ömer'e, 'Ya Ömer, Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?' demiş, Ömer de, 'Evet, Allah'ın kazâsından kaderine kaçıyorum' demiştir.

Ebu Ubeyde, züht ve takvâ sahibi, 'ümmetin emîni', cesur, savaşçı, adaletle hükmeden, itaatkâr bir sahâbîdir. Diğer birçok sahâbî gibi o da, fütuhat sonunda ele geçirilen mal ve mülke rağbet etmeyerek sade bir hayat sürdü. Hz. Ömer onun odasının eşyasız bir keçe, bir kırba, birkaç lokma yiyecekten ibaret olduğunu görünce ağlamış ve, 'Dünya herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi' demiştir. Yine Ömer, 'Allah'a hamdolsun, müslümanlar içinde böyle insanlar var...' diye onu övmüştür. Ebû Ubeyde, bir müslümanın kendisine iltica eden birini himaye edebileceğini söylemiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 195). Aşere-i Mübeşşere* denilen, cennetle müjdelenmiş on kişiden biri olan Ebû Ubeyde, Rasûlullah ile devamlı birlikte olduğu halde ondan çok az hadis rivâyet etmiştir. Orta boylu, zayıf, güzel yüzlü, zekî, merhametli diye anılan bu sahâbî, Şam emiri iken, bütün Şam halkı onun âdil bir yönetici olduğunda ittifak etmiştir. Onun az hadis rivâyet etmesi, tıpkı Ebû Bekir, Zübeyr b. el-Avvâm, Abbâs b. Abdülmuttalib gibi birçok büyük sahâbî -Mukillin- gibi, Rasûlullah'ın mâiyetinde bulunmalarına ve onun vefâtından sonra yaşamalarına rağmen, hadis rivâyeti hususunda çok titiz, bunun büyük bir sorumluluk olduğunun bilincinde olduğundan kaynaklanıyordu. Ebu Ubeyde Rasûlullah'tan ondört hadis rivâyet etmiştir (Ahmed Naîm, Tecrid-i Sarîh Tercümesi, Mukaddime, 1, 60). Bu Mukillin ashâb, sünnetin birer uygulayıcısı, canlı birer numûnesi olduklarından, sünneti yaşamaya daha ziyade önem vermişler, sünneti 'anlatma'yı ise başka sahâbîlere bırakmışlârdır. Ebû Ubeyde'nin râvileri arasında Câbir, Ebû Ümâme, Abdurrahman b. Ganem bulunmaktadır.

Sait KIZILIRMAK'a katkıları hasebiyle teşekkür ederiz!
 
yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ebu Zerr El Gıfâri (r.a)

Ebu Zerr El Gıfâri (r.a)


İlk müslümanlardan, sahâbî Ebû Zerr, Benû Gıfâr kabilesine mensub olup doğum tarihi bilinmemektedir. H. 31 (M. 651/652) yılında Mekke ile Medine arasında bir yer olan er-Rebeze'de vefât etmiştir.

Ebû Zerr (r.a)'in ismi ve babasının adı hakkında kaynaklarda çeşitli isimler zikredilmektedir. Bazı eserlerde isminin Cündüb b. Cenâde b. Seken, bazı eserlerde Seken b. Cenâde b. Kavs b. Bevaz b. Ömer olarak zikredilmektedir. Bazı eserlerde ise Cündüb b. Cenâde b. Kays b. Beyaz b. Amr olarak zikredilmektedir. Bu sonuncusunun daha doğru olması muhtemeldir. Zira annesinin künyesi Ümmü Cündüb'dür (İbnü'l-Esir, Üsdül-Gâbe, Vl, 99-101).

Hz. Cündüb b. Cenâde'nin künyesi Ebu Zerr'dir. İslâm tarihinde isminden ziyade bu künyesi ile meşhur olup bununla anılmaktadır. Lâkabı ise Mesîhu'l-İslâm'dır. Bu lâkabı ona Hz. Muhammed (s.a.s) bizzat vermiştir. Ebû Zerr el-Gifârî'nin kabilesi ve ailesi genellikle câhiliye devrinde yol kesmek, kervanları soymak ve eşkıyalık yapmakla tanınırdı. Ebû Zerr, cesareti ve atılganlığı ile o kadar büyük bir şöhret yapmıştı ki, ismini duyan, olduğu yerde korkudan titrerdi.

Genç yaştaki Ebû Zerr hazretleri bir gün, birdenbire değişerek mesleğini bırakıp haniflerden oldu. İslâm'ın henüz zuhur etmediği bir zamanda Allah yolunu tuttu. Öyle ki, etrafındakilere, 'Allah'tan başkasına ibadet edilmez. Putlara tapmayınız, onlardan hiçbir şey istemeyiniz!' demeye başladı. Böylece hak yolunu bulmuş ve lebbeyk demişti. Bu husustaki ifadesine göre, müslüman olmadan üç yıl evveline kadar kendine mahsus bir şekilde Allah'a ibadet ettiğini ifade etmiştir.

Ebû Zerr (r.a.), İslâm daha duyulmadan hakkın dâvetine cevap veren ve ruhen iman eden büyük sahâbîlerden biridir.


Ebû Zerr hazretlerinin İslâm ile müşerref olması başlı başına bir olaydır. Şöyle ki: .

-Bir gün, Gıfâroğulları kabilesine mensub bir kişi, Mekke'den kendi kabilesine döndüğünde doğru Ebû Zerr'e gitti ve Mekke'de bir zatın zuhur edip kendisinin peygamber olduğunu iddia ederek insanları yeni bir dine dâvet ettiğini ve Cenâb-ı Hakkın vahdâniyeti hakkında halka talimatta bulunduğunu haber verdi. Ve bu işi tahkik etmesini ilâve etti. Kabiledaşının vermiş olduğu bilgileri dikkatle dinleyen Hz. Ebû Zerr, karşısındakinin sözleri bittikten sonra:

'Cenâb-ı Hakka yemin ederim ki, bu zat, iyilikleri öğrenmeleri ve kötülüklerden sakınmaları için halka nasihatler yapmaktadır' dedi.

Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Ebû Zerr Mekke'ye gitti. Bu sırada Hz. Muhammed'in Mekke'deki durumu çok kritik olduğundan, ashabı onu büyük bir titizlikle koruyor ve bulunduğu yeri hiç kimseye açıklamıyorlardı. Ebû Zerr Hz. Peygamber'i kime sorduysa bir cevap alamadı. Çaresiz Kâbe'ye gitti. Zemzem suyundan içerek biraz rahatladı. Tekrar Hz. Peygamber'i aramaya çıktı. Yine kimseden bir cevap alamadı. Bu arada tesadüfen karşısına çıkan Hz. Ali'ye sordu ise de yine bir cevap alamadı. Birkaç gün böyle geçti.

Nihâyet kendisinin Rasûlullah'ın nübüvvetini ve onu aradığı hususu Rasûlullah'a bildirilince önce şekli şemâili ve durumu tetkik edildi. Sonra zararsız bir kimse olduğu anlaşılınca Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygamber'e götürüldü. Rasûlullah ile yaptığı kısa bir konuşma ve görüşmeden sonra kelime-i şehâdet getirerek İslâm'a girdi. Artık bu günden itibaren bütün kuvvet ve kudretiyle bütün aşk ve şevkiyle, bütün cesaret ve şecâatiyle İslâm'ı yaymaya ve öğretmeye başladı. Ebû Zerr (r.a.) kardeşi Uneys (veya Enis'in) de İslâm'a girmesini sağladı. Kabilesinde de İslâm'a dâvet faâliyetlerine girişti ve birçoğu onun eliyle müslüman oldu. Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra meydana gelen Bedir, Uhud, Hendek ve diğer gazvelere katıldı. Tebük gazvesinde İslâm ordusu hazırlandığı zaman Ebû Zerr gecikmiş; devesinin bitkinliğine rağmen Rasûlullah'ın ardından yürüyerek Tebük seferine katılmıştı. Mekke fethi sırasında kendi kabilesinin sancaktarlığını yapmıştır. Ebû Zerr (r.a.) tabiaten fakir, zâhid ve inzivâyı seven bir sahâbî idi. Dünyaya hiç değer vermezdi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) kendisine Mesîhu'l-İslâm lâkabını takmıştı. Nitekim Ebû Zerr (r.a.), Rasûlullah'ın irtihâlinden sonra bu lâkaba uygun olarak dünya ile alâkasını tamamen keserek inzivâya çekildi. Medine'nin bağı bahçesi onun için bir harabeden başka birşey değildi. Hele Hz. Ebû Bekir (r.a.) de vefât edince Ebû Zerr (r.a.) tamamen içine kapandı. Yüreğindeki acılara tahammül edemez hale geldi. Medine'den ayrılıp Şam'a yerleşti.


Hz. Osman (r.a.) devrinde fetih hareketleri oldukça genişlemiş ve bu yüzden fethedilen bölgelerin gelenekleri de İslâm'a etki etmeye başlamıştı. Bunun neticesi olarak emirler, sâdelikten ayrılarak dünyevî bir yaşantının içerisine girmişlerdi. Saraylar, köşkler, konaklar yapılmaya. Hizmetçiler tutularak işler onlara gördürülmeye başlanmıştı. Rasûlullah'ın, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devrinin sâdeliği unutulmuştu. Bu sâdeliği unutmayanlardan birisi de Ebû Zerr (r.a.) idi. O, sâde yaşayışını sürdürmekte ısrâr ediyordu. Mal ve servet biriktirme hırsı yoktu. Debdebeli bir hayat tarzını seçenlere gereken ikazları yapıyor; bu durumun onlara kötülükten başka birşey vermeyeceğini, bir gün bunların hesabının sorulacağını söylüyordu. Ve sık sık delil olarak: 'Altın ve gümüş depo edip Allah yolunda sarfetmeyenlere elim azabı müjdele...' meâlindeki âyeti okuyordu. Hz. Muâviye ve emirlerinin yaşantılarını sürekli eleştiriyordu. Bu yüzden Şam'da fesat çıkardığı iddiasıyla Ebû Zerr (r.a.), Hz. Osman (r.a.)'a şikâyet edildi. Hz. Osman, Ebû Zerr'i Medine'ye çağırdı. Hz. Ebû Zerr Medine'ye geldikten sonra Hz. Osman'a, 'Benim dünya malına ve dünya metama ihtiyacım yoktur!' diye haber gönderdi. Hz. Ebû Zerr'in Medine'ye gelişi halk üzerinde büyük bir tesir ve hayret icra etti. Fakat Ebû Zerr, Medine'de fazla kalmayarak Mekke civarında bulunan Rebeze mevkiine giderek oraya yerleşti. Onun bu hareketini Hz. Osman da tasvib etti. Hz. Osman ona birkaç koyun ve bir deve verip bunlarla geçimini sağlamasını söyledi.

Medine'de âsiler Hz. Osman aleyhine faâliyetlerde bulundukları zaman Ebû Zerr'i bu işe karıştırmak istedilerse de bir kenara çekilip âsilere bu fırsatı vermedi. Ebû Zerr, Rebeze'de çok sıkıntılı günler geçirdi. Evi harab olmuş, sırtında elbise kalmamıştı. Ailesi elbiseden bahsettikçe, o 'bana elbise değil, kefen lâzım' diyordu. Nihâyet hastalandı. Öleceğini anlayan eşi, kefeni dahi olmadığını söyleyerek ne yapacağını ve kendisini nasıl defnedeceğini hem düşünüyor ve hem de Ebû Zerr'e düşüncesini açıklıyordu. O ise yattığı hasta yatağından biraz doğrularak eşine, üzülmemesini, Mekke tarafından bir kâfile gelmedikçe ölmeyeceğini, zira bu kâfile ile gelen bir gencin kendisine kefen getireceğini anlatıp arada sırada hanımına 'Bak bakalım, ufukta toz bulutu görüyor musun' diyordu.

Nihâyet H. 31 (M. 651-652) yılında bir gün ufukta bir kervan gözüktü. Kervan konakladıktan kısa bir süre sonra Hz. Ebû Zerr dâr-ı bekâ'ya göçtü. Ensâr'dan bir genç gelip onu kefenledi ve cenaze namazını kıldırarak Rebeze'ye defnetti (Hayreddin Zirikli, el-A'lâm, II, 140).

Uzun boylu, esmer, geniş omuzlu ve saçları beyazlaşmış haliyle Hz. Ebû Zerr bir âbide gibi idi. Vefâtında geriye harab bir ev ile üç koyun ve birkaç keçiden başka birşey bırakmadı.

Ebû Zerr (r.a.), ashâb tarafından 'ilim deryası' sıfatıyla vasıflandırılmıştı. Çünkü bilgi edinmek için Hz. Peygamber'e sık sık sorular sorardı. İman, ihsan, emir, nehy, iyilik ve kötülük hakkında ne varsa hepsini Rasûlullah'a sorarak öğrenmişti. Her hareket ve işinde Resûl-i Ekrem'e tâbi olduğunu gösterirdi. Gayet kanaatkâr olup basit ve sâde yaşardı. Âbid, zâhid idi. Hakkı söylemekten çekinmez ve korkmaz idi. Ebû Musa el-Eş'âri'yi ise yaşayışından dolayı çok severdi ve ona, 'Sen, benim kardeşimsin' derdi.


Ebû Zerr (r.a.), yaratılıştan hak sever bir sahâbî idi. Ümmet arasında meydana gelen fitne ve fesatlara karışmaktan son derece sakınırdı. Hz. Osman'a muhâlif olmasına rağmen, etrafın sıkıştırmasına mukâbil bitaraf kalmıştır. Hz. Osman'a ve Hz. Muâviye'ye muhâlif olarak tanınırdı. Fakat bütün bu muhâlefetlerine rağmen onlara karşı gelmedi. Kendisine arzu etmediği birşey teklif edildiği zaman, zâhidlere mahsus bir edâ ile ve güler yüzle, hoş sohbetliğini de ileri sürerek reddederdi. Ebû Zerr, pek az sayıda fetvâ vermiştir. Zira bu hususta çok titiz davranırdı. Ancak haklı bir meselede halifeye karşı gelmekten çekinmezdi. Hz. Ebû Zerr'in oğlu, sağlığında vefât etmişti. Geriye yalnız bir eşi ve bir kızı kalmıştı (M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, Mekke Devri, s.177-180).

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Enes Bin Mâlik (r.a)

Enes Bin Mâlik (r.a)


Milâdı 613 yıllarında Medine'de doğan ve milâdı 709 (h.90) yılında Basra'da vefât eden Hz. Enes b. Mâlik'in neseb silsilesi: Enes b. Mâlik b. Nadr b. Bamdam b. Zeyd b. Haram b. Cündüb b. Amir b. Ganm İbn Adiyy b. Neccâr, Ebû Hamzatü'l-Ensan el-Hazrecî'dir. Annesi ise, Ümmi Süleym Sehle binti Milhan b. Halid b. Zeyd b. Haram b. Cündüb'dür. Annesi Ümmi Süleym, ensardan olup isminin Sehle oluşu hakkında çok çeşitli ihtilâflar vardır. Bazı eserlerde ismi Remile, Meyse ve Melike olarak zikredildiği gibi, Zamîsâi (Zümeysâ) veya Remisâi (Rümeysâ) olarak da geçmektedir.

Hz. Ümmi Süleym müslüman olunca, kocası onun İslâm'dan dönmesi için çok baskı yaptı. Fakat bu baskılardan bir sonuç alamayınca kızdı ve Ümmi Süleym'den ayrılarak Şam'a gitti. Orada kısa bir müddet ikamet ettikten sonra vefat etti.

Babasının ölümü üzerine Enes'in annesine Ebû Talha tâlib oldu. O zamanlar Ebû Talha henüz müşrik idi. Ümmi Süleym, onunla evlenmek için İslâm'ı kabul etmesini şart koştu. Ebû Talha bu şartı kabul ederek Hz. Ümmi Süleym ile evlendi. Resul-i Ekrem (s.a.s.)'in Medine'ye hicretlerinde, Enes b. Mâlik henüz on yaşlarında bir çocuk idi. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'ye gelişlerinde Medineli müslümanlar arasında meydana gelen heyecan ve coşkuyu Hz. Enes şöyle anlatmaktadır:

'Medine'nin çocukları hem koşuyorlar ve hem de 'Muhammed geldi, Muhammed geldi!' diye bağırıyorlardı. Ben de onlarla birlikte koşmaya ve bağırmaya başladım. Bu şekilde koşup bağırırken etrafıma baktım, bir şey göremedim. Çocuklar ise yine bağırıyorlardı koşuşarak. Ben de koştum ve bağırdım. Fakat etrafıma dikkat edince gelenleri göremedim. Nihayet Resulullah ile Hz. Ebû Bekir geldiler. Biz kendilerini gördükten sonra, adını şu anda hatırlayamayacağım adamın biri bizi şehre gönderdi. Bize 'Resulullah'ın geldiğini haber verin' diye tenbih etti. Şehre koştuk ve müslümanlara haber verdik. Ensardan beşyüz kişi onları karşılamaya çıktılar. Ensâr, onları karşılayarak, 'Buyurunuz, burada emniyete kavuşacaksınız. İtaat ile karşılanacaksınız' dediler.

Resul-i Ekrem kendisini karşılayanlarla birlikte şehre girdi. O sırada şehrin bütün halkı Resul-i Ekrem'i karşılamak üzere evlerinden ve dükkânlarından dışarı çıkmışlardı. Kadınlar da evlerinin damlarına çıkarak Hz. Peygamber'in gelişini seyrediyorlardı. Resul-i Ekrem ile birlikte gelen Hz. Ebû Bekir'i de görüyorlar ve fakat ikisinden hangisinin Resulullah olduğunu etraflarına soruyorlardı. Ben hayatımda o güne benzeyen bir gün görmemiştim.!

Hz. Peygamber, Medine'ye geldikten sonra bütün ensâr kendisine hizmet etmek hususunda yarışıyorlardı. Hz. Enes b. Mâlik'in annesinin, hizmet yarışında yapabilecek veya verebilecek hiçbir şeyi yoktu. Bundan dolayı hemen Enes b. Mâlik'i çağırıp elinden tutarak Resul-i Ekrem'in huzuruna çıktı: 'Ya Resulullah, ben fakir bir kimseyim. Sizlere yardım edecek bir şeyimiz yok. Bu oğlumdur, yardım etmek ve hizmetinizde bulunmak üzere sizlere bırakıyorum. Onu kabul ediniz' dedi. Resûl-i Ekrem, bu içten gelen arzuyu kırmadı. Enes b. Mâlik'i yanına aldı. Bütün zamanlarında onu yanında bulundurdu.

Enes b. Mâlik, Resulullah'ın hizmetine girdikten sonra O'nun bütün emirlerini büyük bir dikkat ve itina ile yerine getirmeye çalıştı. Resul-i Ekrem ile aralarında sır olarak kalmasını arzu ettikleri şeyleri büyük bir dikkatle muhâfaza eder ve onları annesine bile söylemezdi. Nitekim kendisinden rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Enes şu olayı anlatır:


'Çocuklarla birlikte oynuyordum. Resulullah (s.a.s.) olduğumuz yere teşrif buyurdu. Bize selâm verdi. Sonra benim elimden tuttu. Ve beni bir işe gönderdi. Kendisi de bir duvarın gölgesinde oturarak benim geri dönmemi bekledi. Ben, O'nun emrini yerine getirmek için gittim, emirlerini ifa ettim ve sonra dönüp gelerek neticeyi kendilerine bildirdim. Sonra dâ evime döndüm. Annem Ümmi Süleym neden geciktiğimi sordu. Ben de, 'Rasûlullah, beni bir işe gönderdi' dedim Validem, 'Ne işi?' dedi. Ben de, 'sırdır' diyerek söylemedim. Annem benim bu tavrımı çok beğenmiş olacak ki bana, 'Oğlum, Resul-i Ekrem'in sırlarını iyi sakla!' dedi!'

Hz. Enes b. Mâlik, her sabah, sabah namazında Resul-i Ekrem'in yanında bulunarak O'nunla birlikte sabah namazını kıldıktan sonra Resul-i Ekrem'e oruca niyet edip etmediğini sorardı. Eğer oruca niyet ettiğini öğrenirse hemen iftar yemeğini hazırlardı.

Hz. Enes b. Mâlik, Resul-i Ekrem'e o kadar sokulurdu ki, adeta ikisinin dizleri birbirine değerdi. Nitekim Hayber gazvesinde, Resul-i Ekrem, Hz. Enes b. Mâlik ile birlikte giderken dizleri birbirlerine dokunuyordu. Hz. Enes, Resul-i Ekrem'e çok yakın olduğu gibi ailesi de çok yakındı. Nitekim Ümmi Süleym Hayber'den sonra Hz. Safiye ile evlenen Resulullah'ın evlenme işlerinde O'na yardım etmiştir. Yine Resul-i Ekrem, Hz. Zeyneb ile evlendiği zaman, Hz. Ümmü Süleym, O'na yemek yaparak hizmet etmiştir. Bu arada Hz. Enes davet olunacak şahısları çağırmakla görevlendirilmişti. Hz. Enes b. Mâlik, Bedir gazvesinde henüz oniki yaşında olmasına rağmen savaş alanına gitmiş ve savaş esnasında mücâhidlere hizmet etmiş bu arada Resulullah'ın hizmetini de aksatmamıştır. Hz. Enes'e yaşının küçük olduğu hatırlatılarak Bedir'e iştirak edip etmediği sorulduğunda, 'Bedir'den kim geri kaldı ki ben geride kalayım?' cevabını vermiştir.

Uhud ve Hendek gazvelerinde Enes b. Mâlik yine Resulullah ile beraberdi. Hudeybiye barışı sırasında henüz delikanlılık çağına gelmek üzere idi. Umretü'l-Kaza'da ise Resul-i Ekrem'e refâkat ederek Mekke'ye gitti. Daha sonra Hayber gazvesine ve Mekke fethine katıldı. Daha sonra Huneyn gazvesinde de bulundu. Ayrıca Resul-i Ekrem ile birlikte Tâif muhâsarasına katıldı. Veda Haccı'nda da bulunan Enes b. Mâlik, Resul-i Ekrem'in irtihalinde Medine'de idi.

Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekir devrinde Bahreyn çevresindeki kabilelere âmil olarak zekâtları toplamaya memur tayin edildi. Hz. Ebû Bekir'in vefâtında Bahreyn'de idi. Sonrâ Medine'ye geldi. Hz. Ömer, Enes b. Mâlik'i savaş meydanlarına göndermeyerek yanında alıkoydu ve istişâre meclisine dahil etti. Hz. Ömer, Enes b. Mâlik'in akıl ve ileri görüşlülüğünden daima istifâde etmiştir.

Hz. Ömer devrinde Medine'de kalan Hz. Enes b. Mâlik, zamanlarının çoğunu fıkıh öğretmekle geçirdi. Bu duruma õmrünün sonuna kadar devam etti. Bu arada Hz. Ömer zamanında Basra'ya göçerek orada yerleşti. Orada da müslümanlara aynı şekilde fıkıh öğretmeye devam etti. Bir defa da İran bölgesindeki cihad birliklerine katıldı. Tuster şehrinin alındığı savaşa katılan Enes b. Mâlik şehir teslim alındıktan sonra ganimet mallarının Medine'ye getirilmesi işini üstlendi. Tekrar Basra'ya dönüp şehre vardığında Hz. Ömer'in şehâdet haberini öğrendi. Enes b. Mâlik Hz. Osman zamanında Basra'da kalarak fıkıh öğretimine devam etti. Hz. Osman'ın son devirlerinde fitne ve fesad olaylarına katılmamak için her imkânını kullandı. Medine'nin âsiler tarafından tehdit altında olduğunu öğrendiği zaman. yanına Umran b. Husayn'ı alarak ashâbın çoğu gibi Halifenin yanına hareket etti. Ertesi günü yolda iken Hz. Osman'ın şehâdet haberini aldı. Hz. Osman'dan sonra hilâfet makamına Hz. Ali geçti. Fitnenin en büyük merkezlerinden biri Basra şehriydi. Enes b. Mâlik, Basra'da ikamet etmesine rağmen fitne ve fesad olaylarına hiç karışmadı. Kendisine müsbet veya menfi açıdan yapılan fikir alışverişlerine de itibar etmeyerek hepsini reddetti. Hz. Enes b. Mâlik, fitne ve fesad olaylarına karışmamakla birlikte zulme ve haksızlığa karşı sessiz de kalmamış ve cephe almıştır. Nitekim Haccâc b. Yûsuf'un valiliği sırasında yapmış olduğu zulmü gördüğünde, onu hemen Abdülmelik'e şikâyet etmekte tereddüt göstermedi. Buna rağmen Haccâc-ı Zâlim, Enes'in derslerine devam etmiş ve onu hoşnut etmeye gayret sarfederek dâima hâl ve hatırını sormuştur.


Emeviler zamanında, ashâb-ı kirâmın sayıları gittikçe azaldı. Kalanların ise değeri her gün daha da çok artmaya başladı Halk, bu gibi zevâtı arıyor, buluyor ve onları dinliyordu. Hz. Enes b. Mâlik de ashâb-ı kirâm içinde en uzun ömürlü olanlarından biriydi. Bu itibarla halkın iltifâtına ve muhabbetine dâima mazhar olmuştur.

Hicretten sonra seksen seneyi geçen bir ömür süren Hz. Enes b. Mâlik artık yaşlanmıştı. Hulefâ-i Râşidîn devrinde yaşadığı gibi Emevilerin de pekçok hükümdarı devrinde yaşadı. Basra şehrinde hastalandığı etrafa yayılınca, halk dalgalar halinde evine gelerek kendisini ziyaret etti ve gece gündüz onu yalnız bırakmadı. Nihâyet milâdı 709 yılında Basra'da Rahmeti Rahmana kavuştu. Vasiyyeti gereği Rasûl-i Ekrem'in saçlarından bir kısmı kabrine kondu. Techiz ve tekfin işleri de yine vasiyyeti üzere yapıldı.

Hz. Enes b. Malik, güzel huylu idi. Kendisi son derece nazik, lâtif ve yumuşak huylu güzel yüzlü, hoş sohbet bir sahâbî idi. Resulullah'a olan sevgisini her zaman ve her yerde açığa vuruyordu. Hz. Peygamber'in hizmetinde bulunmak onun için son derece sevindirici, zevk verici ve neşeli bir işti. Resulullah da onun halini her zaman takdir edip fırsat buldukça onu hayır ile yâd eder ve hizmetini dua ile karşılardı. Resul-i Ekrem'in vefâtından sonra Enes b. Mâlik, ders vermeye başladığı zaman Resulullah devrini büyük bir zevk ve şevk içinde anlatır ve onun sünnetinden ve yaşayışından söz ederken vecd içinde adeta kendinden geçerdi. Hz. Enes b. Mâlik, her davranışını Resulullah'ın sünnetine uydurmaya çalışırdı. Resulullah'ın bütün hal ve hareketini kendisine rehber yapmıştı. O'nu aynen taklid eder:ti. Herhangi bir sahâbîye namaz hakkında soru sorulduğu zaman onlar hemen Enes b. Mâlik'i örnek olarak gösterirdi.

Hz. Enes'in en önemli vasıflarından biri de haksever olması idi. Halkı zulüm ve şiddet hareketleri ile yıldıran emirlere şiddetle çatardı. Bu durumda kalan emirler, onu kırmamak için sözlerini küçük bir çocuk gibi dinlerlerdi. Nitekim Hz. Hüseyin'in başı Ubeydullah b. Ziyad'a getirildiğinde Ubeydullah Hz. Hüseyin'e karşı çirkin sözler söylemeye başlayınca, orada bulunan Hz. Enes hemen müdâhale ederek, 'Bu baş, Rasûl-i Ekrem'in başına benziyor' diyerek onu susturmuştu.

Enes b. Mâlik, çoluk çocuğunun kalabalıklığı ile tanınır. Bütün ensârdan daha fazla çocuk sahibi idi. Bu da Resulullah'ın bir duası eseriydi. Hz. Enes'in annesi Ümmü Süleym, oğlunu Resulullah'a getirdiği vakit, Ondan oğlu için dua etmesini istemişti. Resul-i Ekrem de Ümmü Süleym'i kırmayarak ellerini kaldırıp: 'Ya Rabbi, onun malını, evlâdını çoğalt ve onu cennete sok' buyurarak dua etmişti. Bu dua' kabul olunmuş ve Hz. Enes b. Malik'in hem malı çoğalmış ve hem de evlâtları çok olmuştu. Hz. Enes b. Mâlik'in çocukları arasında Abdullah, Ubeydullah, Zeyd, Yahya, Halid, Musa, Nasr, Ebû Bekir, Ömer,Alâ, Berra, Reme, Ümeyme ve Ümmü Haram'ı sayabiliriz. Bu evlâtlarının hemen hepsi tarih'te meşhur olmuşlardır.

Hz. Enes b. Mâlik son derece yakışıklı ve nurânî yüzlü bir kimse idi. Zaman zaman sakalını boyardı. Bütün hayatı boyunca son derece sade ve basit bir hayat sürmüştür. Fakir-fukara gördüğü zaman hemen yanına giderek tasaddukta bulunur, talebelerine harçlıklar vererek onlara yardımcı olurdu. Kendisi son derece gayretli ve cesur idi. Hiçbir şeyden korkmaz ve çekinmezdi. En çok korkulan vali ve hükümdarlar karşısında her sözünü açıkça ve çekinmeden söyleyerek onların kötülüklerine engel olurdu. Cihada katıldığı zaman, sanki bir ordu imiş gibi gayet fütursuzca düşman üzerine saldırarak gözlerini yıldırır ve onları korkuturdu. Talebelerinin sayısı oldukça fazladır. Bunlar arasında tanınmış pekçok tâbiîn vardır. Hasan-ı Basrî, Süleyman Temri, Katâde, Muhammed b. Sîrin el-Ensârı, Saîd b. Cübeyr bunlardandır. Rivâyet etmiş olduğu hadis-i şeriflerin sayısı oldukça fazla olup bunların pek çoğu ittifak halinde hadis kitaplarında zikredilmiştir.

Hz. Enes (r.a.)'in rivâyet ettiği meşhur bazı hadis-i şerifler:

'Zâlime yardım, onu zulmünden alıkoymaktır. '

'İnsan sevdikleri ile beraberdir'

'Ey nas, takvânıza dikkat ediniz. Şeytan sizi aldatmasın'

'İçinizden bir kimse, bir felâkete uğraması yüzünden, ölümü temenni etmesin; ölümü dileyecek hale gelenler; 'Ya Rabbi, hayat hakkımda hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, hayat hakkımda hayırlı olmadığı zaman ruhumu kabzet' desin'

'Resul'i Ekrem efendimize dokuz yıl hizmet ettim, onun bana bir kez bile, 'şu işi yapmasaydın-da böyle yapsaydın' dediğini yahut onun benim bir işimi ayıpladığını görmedim. '
 
yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <