Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Risale-i Nur Okumak Niçin Çok Önemli ?






 

Risale-i Nur Okumak Niçin Çok Önemli ?

 
NUR KÜLLİYATI’NI okumaya iki yönden bakmak gerekiyor: Birincisi şahsî kemalât yolunda ilerleme, ikincisi iman ve Kur’an hizmetine daha fazla iştirak etme. Şunu hemen belirtelim ki, bu iki cihet birbiriyle çok yakından ilgilidir. Birincinin zaafa uğraması halinde ikinci şıkkın sürekliliği kaybolur. Bir müddet sonra o da terke uğrar. Yani, “Hizmet ediyorum.” diye şahsî okumalarını sekteye uğratan, ibadetlerinde noksanlıklar baş gösteren kişilerin hizmetleri devamlılık arz etmez, geçici bir süre parlamanın ardından söner gider.

Üstadımız “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etmeleri için yarattım.”(Zâriyat, 56) ayet-i kerimesindeki “ibadet” lafzına “marifet” manası veriyor. Buna göre cinler ve insanlar iman ve marifet için yaratılmışlardır. Marifetullah sonsuz bir sahadır. Allah’ın zatı bilinemeyeceğine ve zatını tefekkür etmek şirk olduğuna göre Onun marifetinde terakki etmenin en sağlam ve kısa yolu, İlahi isimlerin ve sıfatların tecelligâhı olan mahlukat âlemini mana-yı harfiyle, yani Allah namına, O’nun isimlerine ve sıfatlarına ayna olmaları yönüyle tefekkür etmekten geçiyor. Bu noktada önümüze iki yol açılıyor: Birisi, bu tefekkürü şahsî kabiliyetimiz ve ilmimizle yapmamız. Diğeri, aynı vazifeyi Üstadın eserlerini okuyarak, o derslerden istifade ile yerine getirmemiz. Buna göre, Risale-i Nur’u okumanın bir yönü, bu tefekkürümüzü Üstadın nazarıyla yapmamızdır.





Marifetullahın yani Allah’ı tanımanın sonu olmadığına en açık delil, Allah Resulünün (asm) Mi’rac mucizesiyle “meratib-i kemalattaki seyrü sülukunu” tamamlayıp, bütün mahlukât âlemini gerilerde bırakarak rüyete mazhar olduğunda Cenab-ı Hakk’a hitaben “Ben seni hakkıyla, tam bir marifet ile tanıyamadım” buyurmasıdır. Fen sahasında mütehassıs ilim adamlarını yer yer dinliyoruz. Her biri kâinat kitabının bir bölümünü inceliyor, önceki ilim adımlarının ortaya koydukları bilgilere yenilerini eklemeye çalışıyor ve hepsi bir ağızdan “Bu sahada alınacak daha çok yolumuz var.” diyorlar. Demek ki, Allah’ın bir mahlukunu bile hakkıyla tanımanın sonu yok. Allah’ın ilim ve hikmetinin bir tek tecellisini anlamanın sonu olmazsa, bütün sıfatları sonsuz ve mutlak, bütün esması nihayet kemalde olan Allah’ın marifetinde ne kadar yol alınsa yine az olacağı açıkça anlaşılmaz mı? Son nefesimize kadar bu vadide aralıksız ilerlesek yine yolun çok az bir kısmını kat etmiş olarak hayata gözlerimizi kapayacağız.

Üstadımızdan bir tespit ve bir müjde:“Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye îsal eder.” (Kastamonu Lahikası)

NUR’LARI okumanın ikinci cephesi, iman ve Kur’an hizmetinde daha çok çalışmak ve bu hakikatleri muhtaç gönüllere ve yaralanmış akıllara ulaştırmak için gayret göstermektir. İnsan, Nurları okudukça, ruhunda bu hakikatleri başkalarına da ulaştırma arzusu uyanıyor. Okuma azaldığında yahut terk edildiğinde insanın akıl ve hayal dünyası başka şeylere yöneliyor ve idealinde sapmalar baş gösteriyor. Dünya meseleleri ön plana çıkıyor. Halbuki Rabbimizin Kur’anda beyan ettiği gibi “… ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.”(A’lâ, 17) Bir nur talebesi, o baki âlemdeki ebedi saadetin en büyük vesilesini bulmuştur. Bundan azami derecede istifade etmekle birlikte, Nur hizmetinin dört esasından birisi olan “şefkat” gereğince bu gerçekleri ve bu ilaçları başka muhtaçlara da ulaştırmakla mükelleftir. “Komşusu aç iken kendi tok olan bizden değildir.” (Yani, kâmil mümin olamaz.) hadis-i şerifine bu nazarla baktığımızda, çevremizin iman hakikatlerine, ahlâk esaslarına, doğruluğa, iffete son derece muhtaç nice insanlarla adeta kaynaştığını görür, onlara hiddet etmek ve lanet okumak yerine kendilere ulaşmanın ve onları kurtarmanın yollarını ararız. Sözün burasında, bir hususa da kısaca temas etmek istiyorum. “Risale-i Nur,—bu Anadolu memleketine—belâların def’ine ehemmiyetli bir vesiledir.


Sadaka nasıl belâyı def’ediyor, onun intişarı ve okunması küllî bir sadaka nev’inde semavî ve arzî belâların def’ine çok emareler ve hadiselerle tebeyyün etmiş.” (Emirdağ Lâhikası-1) Bazı kimseler bu ince hakikate itiraz edebiliyorlar. Halbuki, şöyle düşünseler itirazlarının yersiz olduğunu görürler: Ehemmiyet noktasında, insanın midesi ruhundan ve kalbinden ne kadar gerilerde ise, bir muhtacın midesini doyurmak da kalbini tatmin etmekten o kadar geridir.
Kişinin maddi ihtiyaçlarına yardımcı olmak sadaka olursa ve insanın ömrünü bereketlendirirse, muhtaç gönüllere iman hakikatlerini ulaştırmanın ne kadar büyük bir sadaka olduğu rahatlıkla anlaşılır.Ömür sermayesi elimizdeyken insanların kalp ve ruhlarına iman ve Kur’an hakikatlerini ulaştırmaya daha çok mesai harcayalım ve böylece sadaka sevabından da, en verimli ve bereketli bir şekilde istifade etmeye çalışalım.


NUR’LARI okumanın
, bir başka ciheti daha var. O da, nur talebelerinin şahs-ı manevisinden hasıl olan yekün sevaba ve nura sahip olmak. Üstadın lamba misalini hatırlayalım: Ortak çalışmayla bir lamba vücuda geliyor ve onun ışığı herkesin aynasına aynen aksediyor. Bilindiği gibi, bölünme maddiyat için geçerlidir; nur ve nuranîlerde bölünme olmaz. Okunan bir Fatiha milyonlarca kişiye bağışlansa hepsine aynen ulaşır. Cemaatle kılınan namazdan hasıl olan 27 kat sevapta da bir bölünme söz konusu değildir, herkes cemaat sevabını yine 27 kat olarak alır. Şu var ki, aynı tecelliden herkesin istifadesi bir değildir. Aynalar büyüdükçe ve parladıkça, edinilen fayda da artar. İşte aynamızı büyüten sebepleri Üstad hazretleri şöyle dile getiriyor: “Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahib olur.




Elbette
bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlasta, sadakatta çalışmak gerektir.” (Kastamonu Lahikası) Bu faktörlerin hepsi Risale-i Nurun okunmasıyla yakından ilgilidir. Şunu da önemle belirtelim ki, okumada devamlılık esastır. Bir hadis-i şerifte bildirildiği gibi, “Amelin hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır.” Nurları okuma konusunda da bu hadisi şerife ittiba ederek, her gün okuyabileceğimiz asgarî miktarı belirlememiz ve en ağır şartlarda bile ondan asla vazgeçmememiz çok önemlidir. Tatillerde, özel okuma programlarında bu rakam geçici bir süre için artırılır, şartlar eskisine avdet ettiğinde yine belirlenen o asgarî miktar üzerinden okumaya devam edilir. Bu konuda Üstad hazretlerinin şöyle bir tavsiyesi ve müjdesi var: “Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beşon dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir miktar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevaplarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, ihlâs risalesinde yazılan beş nev’i ibadete de mazhar olurlar.” (Emirdağ Lâhikası-2) Şahs-ı maneviye dahil olup ondan istifade etme hususunda nurlarda çok harika bir misal daha var: Bir kimse elindeki telefon makinesini bir kablo ile ana şebekeye bağlamakla bütün dünyadaki dostlarıyla rahatlıkla görüşebilir. İşte biz de ders okumakla ve toplu derslere iştirak etmekle dünya çapındaki o muhteşem hizmet şebekesine bağlanmış oluyoruz. Okumayı ve hizmeti bırakmak o bağın kopmasını ve o istifadenin azalmasını yahut kaybolmasını netice verebilir. Risale-i Nuru okumanın çok önemli bir yönü de şu ifadelerle dikkatimize sunuluyor: “Çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva vazifesiyle tavzif edilmişiz.” (Mektubat)

Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatlı bir alimi olabilir.” (Lem’alar)

Okumaktan maksat ilim elde etmek, ilimden gaye de amel etmek ve başkalarına faydalı olmaktır. Nurları daha iyi anlamamız ve bunun sonucu olarak da daha çok hizmet etmemiz konusunda Üstadın şöyle bir tavsiyesi var: “Nur şâkirtleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük bir dershane-i Nuriye açmak lazımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir meselesini tam anlamaz.” (Emirdağ Lahikası- 1)

BU ifadelerde, özel okuma yanında karşılıklı mütalaave müzakerelerde bulunmaya ve birbirimizden istifade etmeye de teşvik vardır. Kendisini böylece yetiştiren bir nur talebesi, iman hakikatleri konusundaki bütün sorulara rahatlıkla cevap verebilir. Çünkü bu soruların cevapları nur külliyatında en güzel ve en tatminkar şekliyle mevcuttur. Onun görevi bunları anlamak ve muhtaçlara anlatmaktır. “Bu zamanın mühim, hakikatlı bir alimi olabilir.” ifadesinden açıkça anlaşıldığı gibi, bu zamanın—imana dair—sorularına nurlardaki hakikatleri bilmeksizin cevap vermek çok zordur; adeta mümkün değildir. İnanç zaafına uğrayan, şüpheler içinde bocalayan bir kişiyi zikir ve tespihle tedavi edemezsiniz; fetvalarla korkutarak, yahut menkibelerle özendirerek de kurtaramazsınız. Onun aklını ve kalbini, ancak Risale-i Nurdaki hakikatlerle ikna ve tatmin edebilirsiniz. Çünkü bu zaman, teslimiyetin kırıldığı, “neden ve niçin”lerin meydan aldığı farklı bir zamandır. “Ehl-i velayetin amel ve ibadet ve sülûk ve riyazetle gördüğü hakikatlar ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi Risale-i Nur ibadet yerinde, ilim içinde hakikata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış” (Emirdağ Lahikasi-I)

MUHTAÇLARIN imanını nurlarla kurtarma görevi bizim için bir ihsan-ı ilahidir. Üstadımız içtimaî ve siyasî hizmetlerin “iman hizmeti yanında ancak onuncu derecede kalacağını” beyan ediyor (Kastamonu Lahikası). Onun için biz de iman hizmetinin değerini kendi iç alemimizde daima birinci derecede tutmak durumundayız. Bunun yolu Nur Risalelerini sürekli okumaktan ve nur hizmetiyle ilgimizi devam ettirmekten geçer. Fizikî bir kaidedir. İnsan bir cismin yanında ve yakınında ise onu olduğu gibi görebilir ve bilebilir; uzaklaştığı cisimler ise nazarında küçülürler. Bu fizik olayı hizmet için de geçerlidir. Hizmetin içinde ve yakınında bulunanlar onun önemini daha iyi kavrar, azametini daha iyi anlarlar. Hizmet ve okuma terk edildikçe iman hizmetinin mana ve ehemmiyeti nazarlardan saklanmaya başlar. Bu ise bir nur talebesi için çok önemli bir tehlikedir.

Alaaddin Başar


Risale-i Nur Müellifi Bediüzzaman Said Nursi'nin doğumundan vefatına kadar olan yetişme tarzını, hizmetini, gayret, cehd ve fedakarlığını sade bir üslupla ortaya koyan; Bediüzzaman'ın yazı , mektup ve müdafaalarından derlenmiş ve bizzat kendisi tarafından tashih edilmiş çok kıymetli ve önemli bir eserdir.
yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Risale-i Nur'da kaç ayetin tefsiri yapılmıştır!



Risale-i Nur'da kaç ayetin tefsiri yapılmıştır
!
 
 
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Risale-i Nur tefsirinde sayı olarak toplam kaç tane ayetin tefsirini yapmıştır?
 
 

Üstad hazretlerinin Eski Said ve Yeni said Döneminde yazdığı eserlerde, toplam olarak 620 ayetin doğrudan izah ve tefsirini yapmıştır. Fakat Ayet meali ve izahı olarak değil, bir konu hakkında bilgi kabilinden manaya kuvvet vermek açısından binlerce ayetin izahı yapılmıştır. Bunları konunun uzmanı hükmündeki ilim adamları teşhis ve tespit etmişlerdir.

Şimdi Risale-i Nur'larda izah ve tefsiri yapılan ayetlerin kitaplara göre dağılımını vermeye çalışalım:

Not: Farklı yerlerde izahı yapılan ayetler bir defa alınmıştır. Yani, mesela sözlerde geçen ayetler sayılmış, ama diğer kitaplarda aynı ayetler sayılmamıştır. Aynı durum diğer kitaplar için de geçerlidir. )

Sözler: 269 ayet,

Mektubat: 88 ayet

Lem'alar: 65 ayet

Şualar: 48 ayet

İşarat-ul İ'caz: 47 ayet

Mesnevi-i Nuriye: 49 ayet

Barla Lahikası 22 ayet

Kastamonu Lah: 7 ayet

Emirdağ Lah. I- II: 6 ayet

Nurun İlk Kapısı: 4 ayet

Hutbe-i Şamiye: 3 ayet

Asar-ı Bed'iyye 6 ayet

Tarihçe-i Hayat: 4 ayet 



TOPLAM: 620 AYET.


Kaynak: Abdulkadir Badıllı, "Risale-i Nur'un Kudsi Kaynakları" S: 19 - 51

 

 

yozgatnur66                           YOZGATNUR

 

 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ramazan ve Rububiyet

Ramazan ve Rububiyet


       


 yozgatnur66

 

 
Risâle-i Nurda, Ramazan bahsinde Cenâb-ı Hakkın Rab ismine ve rububiyetine dikkat çekilir. Yeryüzünü had ve hesaba gelmez nimetleriyle büyük bir maide ve sofra şeklinde yaratarak mahlûkatına takdim eden Cenâb-ı Hak, Ramazan vasıtasıyla bu hakikatin şuuruna varılmasını ister.

Yeryüzü gerçekten bir maide ve sofra mıdır? Bilindiği gibi Kur’ân’daki sûrelerin birinin ismi “Maide”dir. Sûre, ismini Hz. İsa ve havarilerine bir mucize olarak indirilen sofradan almıştır. Ramazan risalesinde sofra kelimesiyle birlikte maide kelimesinin de kullanılması bu sûreye bir atıftır.


Gerçekte mucize olarak indirilen o sofra ile bizim her gün istifade ettiğimiz nimetler arasında fazla bir fark yoktur. Yediğimiz yemeklerin, bir çok hikmete binaen, bir silsileyi takib ederek sofraya geliş şekli, gözümüzdeki gaflet perdesini kalınlaştırmıştır. Bize ihsan edilen nimetlerin hakikatı tefekkür edilse, onların çamurdan, havadan ve sudan yaratılmaları, güneş ile pişirilip bize takdim edilmeleri, havarilerinki kadar hayret ve şükrü netice verecektir. İşte Ramazan orucu bu harika nimetlerin vakitsiz, zamansız, izinsiz ve tefekkürsüz yenilemeyeceğini ihtar ederek bu gaflet perdesini yırtıp istikametli bir bakış açısı kazandırır.

Rububiyet kelimesi sözlüklerde, “varlıkları eksik bir hâlden mükemmel bir hâle doğru götürürken bütün ihtiyaçlarını karşılaması ve onları emrine itaat ettirmesi” şeklinde açıklanıyor. Demek ki Âlemlerin Rabbi, zerrelerden yıldızlara, deniz dibindeki canlılardan, ormanların derinliklerindeki mahlûkâta kadar her şeyi Rab isminin tecellisiyle yada rububiyetiyle, tayin ettiği istikamette terakkî ettirirken onların hadsiz ihtiyaçlarını karşılıyor.

Âlemlerin Rabbi, zerrelerin ve yıldızların hareketi için gerekli kuvveti, güneşin yanması için gerekli yakıtı, karıncanın rızkını ya da arkadaşını bulması için gerekli ışığı ve gerekli kabiliyetleri Rab isminin misilsiz tecellisiyle temin eder.


Etrafımıza dikkatli bir nazarla baktığımızda görebildiğimiz canlı-cansız tüm mahlûkat, fıtrî vazifelerini eksiksiz yapmalarıyla Cenâb-ı Hakkın rububiyetini tanırlar ve ubudiyetle yani kulluk yaparak karşılık verirler. Yani lisan-ı halleriyle ibadet ederler ve şükrederler.

İnsan ise imtihan için rububiyete ubudiyet ile mukabele etmekte serbest bırakılmış. Gerçekte insan bu küllî rububiyete karşı küllî bir ubudiyet edecek yani mahlûkatınkini de içine alacak şekilde yaratılmıştır. Bu cihetiyle de arzın halifesi istidadındadır.

İşte Ramazan ayı bu istidatların inkişafı ve nimetler üzerindeki gaflet perdelerinin yırtılması için muazzam bir fırsattır ve Cenâb-ı Hakkın mü’minlere paha biçilmez bir hediyesidir.

Ramazan, rububiyet ve kâinatın en önemli hakikatlarından birisi de rızıklandırma hadisesidir. Aynı zamanda aralarındaki en güçlü bağ da rızıklandırma hadisesidir.

Şükür risalesinde de belirtildiği gibi rızık bütün canlılar için bir merkez olarak yaratılmıştır.

Ramazan orucunun en önemli maksadı bütün sene boyunca bizlere verilen rızkın ehemmiyetini kavramak ve rızık vereninin azametini ve merhametini hissetmek ve ona göre hareket etmektir.


Yine Risâle-i Nurda
izah edildiği gibi, rızık sadece midenin ihtiyacı olan yiyecek ve içeceklerden ibaret değildir. Cenâb-ı Hak midenin ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, akıl, kalb ve ruh gibi sahip olduğumuz cihazların ve ulvî duyguların da ihtiyaçlarını harika bir şekilde karşılar.

Bu cihetle bakıldığında Kur’ân da Cenab-ı Hakkın bize gönderdiği büyük bir nimettir, akıl, kalb ve ruhumuzun tükenmez bir gıdasıdır. Evet Kur’ân Ramazan ayında semadan inmiş Rahmanî bir maide ve sofradır. Her meslek ve meşrepten insanların ihtiyacına cevap veren, duygularını doyuran harika gıdalarla dolu bir sofradır.

Kur’ân-ı Kerimin rububiyeti ile ilgili diğer bir hususiyeti de Cenâb-ı Hakkın, kâinatı ve özellikle insanın ve insanlığın idare, tedbir ve terbiyesi ile ilgili olanıdır. Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân için: “Şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi” şeklinde bir ifade geçer. Evet Ramazan ayında indirilen Kur’ân-ı Kerim getirdiği hükümlerle geniş dairede beşeriyeti vahşet ve bedeviyetten kurtardığı gibi tek tek nefisleri de terbiye eder.


Hasan GÜNEŞ

 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Mustafa Sungur Abi'nin Tempo Dergisine Verdiği Cevap

Mustafa Sungur Abi'nin Tempo Dergisine Verdiği Cevap

Risale-i Nur Hizmetleri içinde , iftirak ve ihtilaf tohumları ekmeye gayret eden çevreleri memnun etmiyecek bir açıklamada Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin varis talebesi Mustafa Sungur ağabey’den geldi. Tempo Dergisi’nin kendisi ile yaptığı röportajında yayınlamadağı cevabi metni yayınlıyoruz :
SUNGUR AĞABEY'İN TEMPO DERGİSİNE CEVAPLARI

Sayın Tempo Dergisi sahiplerine ;
Said Nursi ile alakadar bazı sualler soruyorsunuz.Kısaca cevabım şudur ki;
Ben 45 seneden beri intişar eden bazı gazete ve dergilerde ve Said Nursi'nin hayatına dair suallere cevabımda ve büyük Tarihçe-i Hayatta bildiklerimi, hatıralarımı neşretmişim.Şimdi bu ihtiyarlığımda ve hastalığımda tam cevap veremeyeceğim. Mazur görünüz.Sualinizin bir yerinde "Said Nursi'ye inananların bir kısmı kendisine peygamberlik benzeri bir misyon yüklüyorlar." diyorsunuz.

Cevap: Yahu, siz 21.asırda yaşamıyor musunuz? Her şey ortada.Bütün kitapları ortada. Said Nursi'nin fikirleri dünyanın her tarafına dağılmış.Milyonlar okuyucuları var.Kitaplarının bir yerinde böyle bir iddiası var mıdır ki böyle bir iftirayı ileri sürüyorsunuz.Said Nursi Peygamber (A.S.M)'ın izinde yürümüş ve dünyaya yayılan eserlerinde beyaniyle daima onun yolunda ve izinde yürüyen bir kahramanlar kahramanıdır.

İman'a ve İslam'a aykırı bütün efkar-ı bâtılaya sed çekmiş bir İslam fedaisidir.Allah'ın varlığını, birliğini kainatın zerreleri adedince ifade ve beyan ediyor ki dinsizlik taraftarı olan millet ve vatan düşmanlarına ezici darbeler vurmuştur.Bediüzzaman, Hz. Peygamber (A.S.M)'ın izinden giden ancak bir peygamber vekilidir. Koskoca 19. Söz ve Mektup Peygamber Efendimizin daima ümmetinin dua ve hasenatlarıyla ebediyen terakki ettiğini göstermektedirler.

İslamiyet yaşadıkça Peygamberimizin kemalatı ve hasenatı ebediyetlere doğru gidiyor. Nasıl oluyor da siz Tempocu zatlar ümmetinin bir ferdini o yüce Peygamber'e benzetiyorsunuz. Anlaşıldı siz Risale-i Nur'u okumuyorsunuz ve okumadığınız içinde böyle çok gülünç durumlara düşüyorsunuz.Eskide hükûmet Said Nursi'yi iyice anlamamıştı.Şimdi eserlerini okumakla, Nur Risaleleri elden ele, dilden dile dolaşmakla Said Nursi'nin düşmanları dahi artık dost olmuşlardır.Nur'a karşı düşmanlık fayda vermez.Herkes bunu anladı.Fethullah Gülen hakkında düşüncemi soruyorsunuz;

Öyle bir İslam hadimine ben ne diyebilirim ki. Dünya çapında hizmeti meydanda.Fethullah Gülen Bediüzzaman'ın hizmetini bir nevi devam ettiriyor demektir. Fethullah Hoca'nın bize karşı hiçbir tavrı olmadı.Ve olmazda.

Ezelden kaynaşan ervaha ayrılık olur mu? Biz İslam ümmetiyiz.Peygamber (A.S.M)'ın manevi evladlarıyız.Biz birbirimizle iftihar ediyoruz.Birbirimize dua ediyoruz.

Muhterem Tempocu arkadaşlar; Sizde ayılın, toparlanın.İslam kardeşliğiyle bir vücudun azaları gibi olalım.Ahirzamandayız, kıyamet yakındır.Her şey orada açığa çıkacaktır. Çok selamlar.Nur'un aciz bir talebesi ve Fethullah Hoca gibi İslamiyet hadimlerinin bir arkadaşı ve onlardan dua bekleyen

Mustafa Sungur
04.04.2006

yozgatnur66 

Yorum (2) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Mustafa Sungur Ağabey ve RİSALE-İ NUR

Mustafa Sungur Ağabey ve RİSALE-İ NUR




O yıllarda bir de köy enstitüleri fırtınası esmektedir Türkiye’de. Tek parti idaresi, bu okullarda her bedene farklı elbise yerine, tek tip elbiseden giydirmek istemektedir yeni yetişen Türk gençliğine. Elbisenin herkese olmadığı görünen bir gerçek olmasına rağmen, bir çok eksiği de mevcuttur: “Bir nevi zehirler gibi idi orası. Bir muallim vardı. Kur’an’ı, —haşa— peygamberimizin kendisinin uydurduğunu söyler ve inkar eder gibi sözler sarf ederdi. Kısmen kapıldık ona ama ruhumuz ve kalbimiz... yani iman ve Kur’an ve Allah inancı hiç sarsılmadı.” O yıllarda sigara içmeyen ve bayramlarda ‘cumhuriyetin çatısını biz yapacağız’ nutukları atan o genç, milliyetçi duyguları hasebiyle de vatanı kurtaracaklardan birisi olarak görmektedir kendisini. Aradan geçen sürede, vatanı kurtarma hayallerine ulaşabildi mi bilmiyorum ama bildiğim, o ve onun gibi düşünenlerin, tarihin en güzel sayfalarında yerlerini almış ve hâlâ almakta olduğudur.

‘Ceddinle iftihar etme’

O kişi Mustafa Sungur’dur; önce eserlerinden esen rüzgarın tesir ettiği, daha sonra da bizzat tanışarak Bediüzzaman Said Nursi’nin çilekeş hayatına biraz olsun ortaklık ve tanıklık eden Mustafa Sungur. Öncesinde kısa aralıklarla da olsa 1954’ten 1960 yılına kadar çok uzun bir süre Said Nursi’nin hizmetinde bulunan Mustafa Sungur, şimdi Karabük’e bağlı olan Eflani’de dünyaya gelmiş birisidir. Çok uzun yıllardır burada yaşayan Sungur ailesinin hikayesi de ilginçtir: “Babam tarafına Abdüsselamoğulları derler. Köyümüzün yarısı da öyledir. Dedem Hacı Ahmet, Yemen’de harbe gitmiş ve Mekke—i Mükerremede bir sene müezzinlik yapmış. Dedem anlattı, bir gün Mekke’de birisi gelmiş ve ‘Ya Hacı Ahmet, sen’ demiş ‘Bursa’ya giden Abdüsselamoğulları’ndan mı yoksa Kastamonu’ya gidenlerden misin?’ O zamanlar Eflani Kastamonu’ya bağlı, Zonguldak da köy gibi bir yerdi. Babam da ‘Kastamonu’daki Abdüsselamoğulları’ndanım’ demiş ve ‘Peki beni nereden tanıdın?’ diye sormuş. Adam da ‘Simandan tanıdım. Abdüsselam’ın üç oğlu varmış, biri burada (Mekke) kalmış, biri Bursa’ya, diğeri de Kastamonu’ya gitmiş’ demiş. Yani oradan gelmiş bizimkiler. Hatta Üstad Bediüzzaman bana sordu ve ben bunu anlattım. Böyle anlatınca, Üstad’ın yanında bulunan Ceylan (Çalışkan) kardeş dedi ki ‘Ceddinle iftihar etme. Allah indinde en mükemmeliniz takva sahibi olanınızdır. Soy sop falan değil.’ Üstadımız da ‘Doğru’ dedi.” Mustafa Sungur’un ana tarafı ise aslen Buharalı’dır: “Bize ‘Şıhlar’ derler. Köyde bir türbe vardır. Aslı Buhara’dan gelmedir. Türkistan’dan gelmiş Şıhlar’dır.”

Enstitüde saz, akordeon, mandolin çalıyor

Cami hocalığı ve köyde muhtarlık da yapan Mehmet Efendi’nin çocuğu olarak 29.09.1929 yılında Eflani’de doğan Mustafa, ilkokuldan sonra Kastamonu’daki Gölköy Köy Enstitüsü’ne kayıt yaptırır. Mustafa Sungur, enstitüde çalışkan bir talebedir. 1942 yılında 250 kitap okur. Enstitüde saz, mandolin, akordeon, piyano da çalan Mustafa, en çok mandolinde başarılı olur: “Babasına değil de anasına çekerse iyi olacak’ gibi derlerdi. Köye geldiğim zaman çocukları dizer, çaldırır, hatta ben mevlüt okuturdum mandolinle, ‘Allah adın zikredelim evvelaa..’ diye.” Enstitüden sonra, yüksek okulda muallim ya da müfettiş olmak için okumak isteyen, fakat babasının engellemesiyle bu arzusuna ulaşamayan Mustafa, enstitüde dine karşı takınılan tavra rağmen, gerek ailesinde bulunan hocalar vesilesiyle, gerekse küçükken aldığı dini eğitimin etkisiyle çok fazla etkilenmez. Bu zor şartların hüküm sürdüğü dönemde ilk dersini köyündeki İbrahim Hoca’dan alan Mustafa, bu alandaki açlığını ise enstitüyü bitirdikten sonra ancak doyurabilecektir. O yıllarda daha sonra hizmetine gireceği Said Nursi’yi ise köy enstitüsünde iken 1943 yılında sadece duymuşluğu vardır, o kadar. Enstitüyü bitirince ruhi açlığı iyice artan Mustafa Sungur, Bediüzzaman’ın eserlerini ise 1946 yılında tanır. O yıl Çalışlar Köyü’nde muallim olan Sungur, risaleleri de, Bediüzzaman’ı ziyaret eden, külliyatı yazan ve babası Sultan Abdülhamid’in huzur hocalarından olan muallimlikten emekli, Hafız Ali’nin tam vârisi diye Emirdağ Lahikası’nda ismi çok geçen Ahmet Fuat Efendi ile Safranbolulu Keçeci Mehmet Efendi vesilesiyle tanır: “Safranbolu’ya gittim, orada Keçeci Mehmet Efendi ile tanıştım. O bana Şemsettin Yeşil’in kitaplarını verdi. Hakikaten çok hoşuma gidiyordu onlar. Yeşil, meğerse risalelerden cümleler alırmış kitaplarına. Yani o kitapların çoğu Risale—i Nur’dandır. Kastamonu rehberinde onun ismi var. Üstad helal ediyor, böyle çalıntıları, ‘Madem hizmet oluyor imana, Kur’an’a’ diyor, helal ediyor. Sonra 1946 senesinin mayıs veya haziran ayında Safranbolu’da toplantıya gittik. Muallimliğe girdikten 2—3 ay sonra hemen namaza başladım. Zaten küçükken de hep namaz kılardım. Safranbolu’daki Köprülü Camii’nde abdest alırken baktım sakallı bir zat. Sordum, müftü olduğunu söylediler. Hemen elini öptüm ve ‘Hocam bazı suallerim var’ dedim. ‘Söyle bakalım’ dedi. ‘Eskimolar var Sibirya’da, onların hali ne olacak? Onlara tebligat olmamış’ dedim. Muallimim ya... Elimden tuttu, bir berber dükkanını gösterdi, ‘Namazdan sonra oraya gel, sana cevabını veririm’ dedi. Gittim oraya, Üstadın hizmetinde bulunmuş Hüsnü Bayram Ağabey’in babası Hıfzı Bayram Efendi’ninmiş. O ‘Gel’ dedi ‘Müftü evden sana bir kitap getirmeye gitti.’ Orada oturttu beni, çekmeceden bazı formalar çıkardı ‘Bunları oku’ dedi. Okuyorum ama böyle rüzgar gibi bir hidayet esintisi geliyor bana, dedim ‘Amca bu kimin kitabıdır?’ ‘Bediüzzaman’ın’ dedi. ‘Ben’ dedim ‘bu zatı duydum.’ Bir sene evvel Kastamonu’nun Oğul Köyü’nde bir ay staj yapmıştım. Oradaki muallim Şevket Efendi, Üstadın ziyaretine gitmiş birisi. 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda köye giderken yolda iki saat bunları anlatmıştı bana. ‘Ben’ dedim ‘bu zatı hep tanıyordum.’ Fakat kitaptan bana, öyle rüzgar gibi hidayet nurları, esintiler geliyor. Müftü Efendi, evden bana Beyoğlu Müftüsü’nün Esma—i Hüsna kitabını getirmeye gitmiş. Sonra bir dahaki gelişimde, öbür caddedeki Keçeci Mehmet Efendi’nin dükkanına gittim. Orada görüşürken baktım ki, bir zatı çağırdı. O da Mustafa Osman Ağabey imiş. İsmi var kitaplarda. O da Üstadı bir anlattı böyle, menkıbeler yani... Üstadın Meclis’e gelişini böyle bir anlatıyor ki... Sonra bana oradan epeyce yeni yazı kitap verdiler, Küçük Sözler vs.”


yozgatnur66 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <