Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

İslam'da uğursuzluk yoktur

İslam'da uğursuzluk yoktur
 


"Tefe'ül"; bir kısım hadiseleri uğurlu saymak, onları hayırların başlangıcı olarak görmek ve vakıaları iyiye yormak demektir. Bunun zıddı olan "teşe'üm" ise bazı nesneleri ve hadiseleri uğursuz kabul etmek, olayları şerre yormak ve sürekli kötü ihtimalleri öne çıkarmak manalarına gelmektedir.

Cahiliye'de teşe'üm (uğursuzluk düşüncesi) çok yaygındı. O dönemin insanları hemen her şeyde bir uğursuzluk yanının bulunduğunu düşünür ve çoğu zaman hadiselerden aldıkları sinyallere göre yaptıkları/yapacakları işlere devam eder ya da onlardan vazgeçerlerdi. Mesela; evlerinin çatısına bir baykuş konar ve orada ötmeye durursa, başlarına büyük bir belanın gelmesinden korkarlardı. Kuşların isimlerinden, cinslerinden ve şu ya da bu cihete uçmalarından bir kısım manalar çıkarırlar; özellikle kasten uçurdukları bir kuş, sağa giderse hayra, sola giderse şerre yorarlardı. O kadar çok uğursuzluk emaresi icad etmişlerdi ki, adeta paranoya ile yatıp kalkar hale gelmiş ve bir korku toplumuna dönüşmüşlerdi. Çoğunluk itibarıyla, ruhî bunalıma girmiş ve vücutlarının kimyası bozulmuş gibi bir hal sergiliyorlardı; sanki duydukları her ses, gördükleri her nesne ve şahit oldukları her hadise onlar için bir vehim kaynağıydı.

Böyle karanlık bir asrı nuruyla aydınlatan İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtu vesselâm) eşya ve hadiseleri hayırsız saymayı, şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı bâtıl addetmiş; hatta teşe'ümün bir noktada şirke varıp dayanacağına dikkat çekmişti. Fakat tefe'ülü bütün bütün kesip atmamış, onun doğru değerlendirilmesi gerektiğini belirtmekle iktifa etmişti.

Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem), bir keresinde, "İslam'da teşe'üm yoktur, en hayırlı yorum tefe'üldür." buyurmuştu. Mübarek meclisindekilerden biri, "Tefe'ül nedir ya Rasûlallah!" diye sorunca, Rasûl-ü Ekrem, "(Hadiselerin değerlendirilmesiyle alâkalı) güzel sözdür." şeklinde mukabelede bulunmuştu.

Allah Resûlü'nün Hudeybiye anlaşmasında Süheyl bin Amr'ın adını hayra yorması, tefe'ülün en güzel misallerinden biri olarak kayıtlara geçmişti. Anlaşma yapmak üzere Kureyş tarafından gönderilen heyetin başında Süheyl bin Amr'ın olduğunu duyunca, Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) uysallık, kolaylık, mülâyemet ve yumuşaklık ifade eden "Süheyl" ismiyle tefe'ülde bulunarak "Artık işimiz kolaylaştı!" demişti. Şu kadar var ki, ne de olsa "Süheyl" adı, "ism-i tasgîr" denilen, küçüklük ve azlık ifade eden kelime grubundandı; onun menşei olan "sehl" kelimesi kolaylık manasına gelse de "süheyl" musaggar bir isimdi ve "küçük bir kolaylık", "azıcık yumuşaklık" demekti. Resûlullah'ın nazarında, bu nüans, orada yine bir kısım problemlerin çıkabileceğinin iması gibiydi. Zaten müzakereler esnasında tam bir sühulet olmamıştı; anlaşma metnine "Muhammedün Resûlullah" yazılmasına dahi rıza gösterilmemiş, "Seni peygamber kabul etseydik bu anlaşmaya gerek kalmazdı ki!" manasına gelecek beyanlar serdedilmişti. Dolayısıyla, sehl değil, süheyl olmuştu; tam bir kolaylık değil, küçük bir kolaylık ortaya konulmuştu.

Hazreti Rûh-u Seyyid'il-Enâm (aleyhi ekmelüttehaya), tefe'ülden hoşlanırdı; insanların güzel isimler taşımalarını ister, duyduğu o isimlerden güzel manalar çıkarır ve herkesin adının iyi yoruma açık olmasını arzulardı. Bundan dolayı da, Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bazı kimselerin isimlerini değiştirmiş; onları eskisinden daha güzel ve manalı adlarla çağırmıştı. Ezcümle; Gurâb (karga), Harb (savaş), Âsi, Şeytan, Atale (şiddet, sertlik), Şihab (kıvılcım, ateş parçası) isimlerini değiştirmiş; mesela, Şihâb'ı Hişam (mutevazı, edepli), Harb'i Silm (sulh), Muzdaci'ı (yatıp duran), Münbais (kalkıp koşan) yapmıştı. Âsiye (isyankâr, itaatsiz kadın) adından hoşlanmamış, onun yerine Cemîle'yi (iyi huylu, güzel kadın) tesmiye buyurmuştu. Sadece insan adlarını güzelleştirmekle de iktifa etmemiş; Afire (çorak) adını taşıyan bir araziyi Hadire (yeşillik) ve "Şi'b-i Dalâlet" (sapıklık geçidi/alanı) denen yeri de "Şi'b-i Hüdâ" diye isimlendirmişti. Nezâhetin Hülâsâsı Peygamber Efendimiz, daha pek çok insan ve mekân ismini daha güzeliyle değiştirmişti.

Kur'an ile tefe'ül yapılabilir mi?

Ayrıca, hem tefe'ül hem de teşe'üm, gayba müteallik bir mesele olduğundan, bunlar sübjektif yorumlardır. Eşyanın hakikatine belli ölçüde vâkıf bulunan, hadiseleri yorumlamaktan anlayan ve kâinat kitabını iyi okuyan insanlar, hadiselerden bazı manalar çıkarabilir ve onları şahsî hayatları adına uygulayabilirler. Fakat bu türlü değerlendirmelerini, herkesi bağlayacak şekilde objektif fetvalara dayanak yapamaz ve tefe'üllerine bir kısım hükümler bina edemezler. Evet, herkes için geçerli hükümlerin çıkarılması hususunda Din'in temel esasları ile aslî ve fer'î deliller bellidir; bunların haricinde ne rüya, ne keşif, ne keramet ve ne de te'vil-i ehâdis objektif hükümlere dayanak olabilir.

Bu cümleden olarak; Hak dostları, avamın Kur'an ile tefe'ülde bulunmalarına da sıcak bakmamışlardır. Mushaf'ı rastgele açarak, ilk tevafuk eden yeri okuyup oradan bir ders çıkarma şeklindeki tefe'ülün, işin ehli olmayanları yanlış değerlendirmelere ve ümitsizliğe atabileceğinden korkmuşlardır.



Kürsü'den iktibastır.
 
yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Birikmiş konular

Birikmiş konular

 

                 

 

 

 

Geçtiğimiz haftanın birkaç gününü Emirdağ taraflarında geçirdik. Yazın alabildiğine kalabalıklaşan ilçe merkezini gezdik, aynı manzaranın yaşandığı bazı köylerini dolaştık. Üstad Bediüzzaman'ı gören, duyan veya bizzat hizmetinde bulunanlarla görüşüp sohbet ettik. Röportajlar yaptık. Orijinal tesbitlerde bulunduk ve bunlardan son derece önemli dersler, hikmet dolu mesajlar çıkardık. Topladığımız bilgi ve belgeleri bu hatıralarla da harman ederek, inşaallah yakın zamanda size takdim etmeye çalışırız.

 

 

HABİBE ANA

Haziran ayında birkaç yazıyla onlardan bahsettiğimiz Son Şahitler'den Dr. Asaf Dişçi'nin 77 yaşındaki kazı Habibe Ana ile evlâd û ıyâlinin durumunu merak edip soran aziz okuyucularımız var.

Özetle, onların durumları büyük ölçüde düzeldi. Rahmet kapıları birbiri ardına açılmaya başladı. Hayırseverler yardımlarına koştu. Onlar için mütevazı çapta bir cafe–restorant açıldı. Şu anda bütün aile efradı gücünü birleştirmiş vaziyette burada çalışıyor. Birkaç ay sonra inşaallah yeni evlerine kavuşacaklar. Bir miktar borca girdiler; ancak, Allah'ın inayetiyle bunun da üstesinden gelmeye çalışırlar.

 

 

HUTUVAT–I SİTTE

Daha evvelki bir yazımızda, Üstad Bediüzzaman'ın gizlice tabedilen Hutuvat–ı Sitte isimli eserinin 1918 yılı sonlarında basılmış olabileceğinden söz etmiştik. İzmir'den muhterem Bilal Tunç ağabeyimiz, Üstad'ın aşağıdaki ifadesine istinaden bu eserin İstanbul'un fiilî işgal tarihi olan 16 Mart 1920'ten sonra telif edildiği ihtimalinin daha kuvvetli olduğunu söylüyor. Üstad'ın bahis konusu ifadesi şöyle: “.. Yunan'ın galebesine ve Harekât–ı Milliye'nin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvât–ı Sitte eserimi Eşref Edib'in gayretiyle tab' ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli planını kıran ve...”

 

 

M. ESAT BOZKURT

Diyarbakır'dan muhterem Av. M. Sıraç Anık, daha evvelki bir yazımızda ismi geçen eski bakanlardan M. Esat Bozkurt'un bazı menfî tutumlarına rağmen iyi bir hukukçu olduğunu ve bilhassa 163. maddenin, iki veya daha fazla kişinin bir araya gelip dinî sohbet yapmalarının yasak kapsamında tutulmaması yönünde açıklamaları bulunduğunu ifade ediyorlar.

Bizleri dikkatle takip ederek bu gibi tashih ve tasrihlerde bulunan ağabey ve kardeşlerimize teşekkür ediyor, saygılarımızı sunuyoruz.

 

 

Tarihin yorumu = 26 Temmuz 1925

 

Latife Hanımın kararan dünyası

 

Latife Hanım ile M. Kemal, aralarında geçen mahiyeti meçhûl tartışmalar sebebiyle ayrılmanın eşiğine geldiler.

Onları daha evvelki boşanma niyet ve teşebbüslerinden vazgeçiren başyaver Salih Bozok da, yaşanan son sıkıntıyı aşamayacağını anlayarak sessiz ve hareketsiz kaldı. Neticede, iki buçuk yıllık evlilik hayatları sona erdi ve Latife Hanım baba ocağı olan İzmir'e gönderildi. Resmî boşanma haberi ise, 5 Ağustos 1925'te radyodan bir "hükümet bildirisi" olarak yayınlandı.

Böylelikle, Latife Hanım için—kendi tâbiriyle—karanlık ve yoksuzluklar içinde geçecek çileli yeni bir hayat devresi başlamış oldu. Sır perdesiyle hâlâ örtülü vaziyette tutulan bu çileli hayat, tam 50 sene sürdü.

 

 

"ŞEREFLİ KARANLIK"

Latife Hanım, yalnızlık yıllarında başyaver Salih Bozok'a yazdığı bir mektupta ("Bozok Anlatıyor", Doğan K. 2001) yaşadığı hayatı şu sözlerle özetliyor: "Karanlık, şerefli bir karanlık..."

Yine, Cumhurbaşkanı İsmet Paşanın eşi Mevhibe Hanıma 22 Ekim 1947'de İstanbul'dan yazdığı bir mektubu var ki, buradaki ifadeleri onun nasıl bir hayatı yaşamaya mecbur bırakıldığını yansıtıyor. İşte, kendisine Amerika'dan mektup yazan Ömer İnönü'nün doğum günlerini hatırlamakla başlayan hasret ve sitem yüklü ifadeleri:

 

"Pek muhterem hanımefendi, canım kardeşim Mevhibe. Oğlunuz Ömer'in mini mini kundaklı hali ve benim onu kalbime bastırırken içimde ilk defa uyanan (altını çizmiş) annelik ihtiyacı hatıramda canlandı. Onlar neşe ve ümit dolu (1923–24) günlerdi. Kısa bir zaman içinde bütün emellerim, ihtiyaçlarım hatta insanlık ve vatandaşlık haklarım birer birer sararıp solarak sonbahar yaprakları gibi yerlere saçıldı. Hiç kimsenin anlamadığı nice yoksuzluklarla boğuştuğum bu acı günleri düşündüm. Ve bu müddet zarfında sizin samimi şefkat ve alakanızın benim biricik desteğim olduğunu bir kere daha hissettim. Gayr–i ihtiyari gözlerim yaşardı. Beni daima olduğum gibi gören ve anlayan güzel kardeşim. Allah sizden razı olsun." (www.candundar.com.tr)

 

 

LATİFE HANIMIN VASİYETİ

Yaklaşık iki buçuk yıl kadar M. Kemal ile evli kalan ve daha sona boşanmaları Bakanlar Kurulu kararıyla uygun görülen Uşşakizade Latife Hanım, 12 Temmuz 1975'te İstanbul'da vefat etti.

 

Latife Hanımın evliliği ve boşanma hadisesi gibi, yalnızlık ve gözetim altında geçen son elli yıllık hayatı da nice sırlarla örülü şekilde geçti. Onun, vefatından önce yazdığı ve noterlikçe kayıt altına almış olduğu vasiyetine bile maalesef uyulmadı. Vasiyetinde, öldükten 25 sene sonra nice bilgi, belge ve hatıra notlarını içine alan özel arşivinin açılmasını istiyordu. Ancak, onun bu vasiyeti yerine getirilmedi.

 

Halen Türk Tarih Kurumunun elinde bulunan bu özel arşivin içinde nelerin yer aldığı ve niçin açılmak istenmediği de bilinmiyor.

 

Oysa, M. Kemal'in hayatı ve hatıraları ile ilgili ne varsa resmî şahıs ve kurumlarca seve seve açıklanıyordu. Latife Hanımın notları ise, çarpıcı bir istisna teşkil etti. Tabii, bu da merakları iyiden iyiye kamçılamış oldu. Şimdi hemen herkes "Latife Hanım, acaba neler yazmış ve bizim bilmediğimiz ne gibi olaylara tanık olmuş diye" merak edip duruyor.

 

M. Latif SALİHOĞLU'NUN YAZISI İKTİBAS EDİLMİŞTİR!
(YAZI SORUMLULUĞU YAZARA AİTTİR)

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ey oğul!

Ey oğul!
 

 Bugün için Müslüman gençlerden bazıları; ilim öğrenme, bu ilimle yükselme hususunda hırs sahibi. Bu hırsın kaynağı, dünyanın ekonomik ve bilimsel gidişatını şekillendiren, Müslüman olmayan ve üstüne üstlük Müslüman düşmanı bir başka karşı gücün varlığı. İlim bu düşman gücün elinde. Bu ilimle yönlendirilen hayat, yaşamak mecburiyetinde bırakıldığımız ama insan fıtratına, yaratılış amacımıza, emrolunduklarımıza mutabık olmayan bir hayat. Hatta tersi istikametinde, bizleri istemediğimiz mecralara yönlendiren ilim temelli ancak hizmeti insana, hayra ve Hakka olmayan bir hayat. 


 "İlim Müslümanın gasbedilmiş malıdır".  İlmin sahibinin, ilme ehil kimselerin Müslümanlar olduğunu ifade eden bu hadis, ilmi ehil olmayanın elinden teslim almayı vazife olarak tespit etmiş oluyor. İz süren, daima uyanık, malının bekçisi ilim sahipleri, "bilmek" fiilinin meçhul failleri oldular. Âlim sıfatıyla mümeyyiz olanlar ise, teknolojik hayatın doğurduğu dinî soruların cevapları noktasında çoğu zaman biçare kalıyorlar, bu noktada dinleriyle ve ilimleriyle sınanıyorlar.

 

"Ebud-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. Gözünü semaya dikti. Sonra: "Şu anlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı anlardır. Öyle ki, bu hususta insanlar hiçbir şeye muktedir olamazlar!" buyurdular. Ziyad İbnu Lebid el-Ensari araya girip: "Bizler Kuranı okuyup dururken ilim bizlerden nasıl kapıp kaçırılır? Vallahi biz onu hem okuyacağız, hem de çocuklarımıza, kadınlarımıza okutacağız!" dedi. Resulullah da: "Anasız kalasın, ey Ziyad, ben seni Medine fakihlerinden sayıyordum. (Bak) işte Tevrat ve İncil, yahudilerin ve nasranilerin elinde, onların ne işine yarıyor (sanki onunla amel mi ediyorlar)?" buyurdu. Cübeyr der ki: "Ubade İbnus-Samit radıyallahu anha rastladım. Kardeşin Ebud-Derda ne söyledi, işittin mi? dedim. Ve ona Ebud-Derdanın söylediğini haber verdim. Bana: "Ebud-Derda doğru söylemiş, dilersen kaldırılacak olan ilk ilmin ne olduğunu sana haber vereyim: İnsanlardan kaldırılacak olan ilk ilim huşudur. Büyük bir camiye girip huşu üzere olan tek şahsı göremeyeceğin vakit yakındır!" dedi." (Tirmizi, İlm 5, 2655).

 

Bu yüzyıl ilmin hakikatini kaybettiğimiz, malımızın yağmalanmasına göz yumduğumuz, amellerimizi ruhsuz bıraktığımız, toplum olarak bitkisel hayat yaşadığımız bir yüzyıl olmasın diye ilme koşacak cengâverlere, ilmin ülke ülke mimarı olacak Hakk ustalarına, ilmi kaynağından halka taşıyacak köprülere, kemerlere, gökkuşağı misali bir coğrafyadan bir diğerine akacak ilme boyanmış askerlere ihtiyacımız var.

 

Bu ihtiyaç mucibince, büyük İslam âlimi İmam Gazali (ö.h.555, m.1111) hazretlerinin, uzun yıllar yanında bulunmuş, ondan nice ilim tahsil ettikten sonra başka bir diyara göçmüş bir talebesinin, elde ettiği ilimler hususunda düştüğü şüphe ve zihninde oluşan sorular hakkındaki mektubuna cevaplardan oluşan "Ey Oğul" risalesinden bahsetmek yerinde olur. 

 

İMAM GAZALİNİN OĞLU İŞİT SÖZÜ! Kİ O ER KİŞİ SÖZÜDÜR…
Nasihat; Peygamberlerin, mirasçılarının geleneğidir. "Ey sevgili ve aziz oğul! Allah ömrünü uzatsın. Sana kendisine itaat etme duygusu versin, sevgili kullarının yoluna koysun. Bil ki nasihatname, Peygamber (s.av)in risalet madeninden yazılır. Öğütlerin kaynağı orasıdır."

 (İmam Gazali, Ey Oğul Risalesi)

 

Nasihat eden hayırlı bir neslin varlığı, toplum için ölüme karşılık hayat gibidir. Nasihat bu kadar değerli iken bir taraftan da acıdır. "Ey oğul, öğüt vermek kolaydır. Güç olan, onu kabul edip mucibince amel etmektir. Çünkü heva-i nefsine uyanlarca öğüt acı bir şeydir. Zira onların kalbinde şeriatça yasak edilen şeyler sevimlidir. Bilhassa ilmin sadece zahirine bağlı kalanlarca, Allahın haram kıldığı fiiller, daha da sevimlidir." (İmam Gazali, Ey Oğul Risalesi)

 

Risalenin orijinal ismi ey oğul şeklinde tercüme edilen "Eyyühel Veleddir". Dinin hücceti sıfatına sahip İslam âlimi İmam Gazali, kendisinden nasihat isteyen talebesine, öncelikle öğütlerin kaynağı olarak ifade ettiği hadislerden ne kadar istifade ettiğini soruyor ve sormaya "Eğer oradan (hadisten) beslenmediyse zihnin ve kalbin bu kadar uzun tahsil yıllarında ne yaptın?" diye devam ediyor. Elde ettiği ilmin hayırlısını hayırsızından, lüzumlusunu lüzumsuzundan ayırt etme noktasında aciz kalan talebeye, Gazalinin ilk ihtarı, malayani ile iştigal hususunda söylediği şu hadis oluyor. "Allahın, kulundan yüz çevirmiş olmasının alameti, kulun, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle iştigal etmesidir. Bir kişinin, yaratılış gayesinin dışında ömrünün bir saatinin zayi olması, onun hasret acılarının uzamasına sebep olur. Kim ki kırk yaşını geçtiği halde, hayır yönü şer yönüne galip gelmezse cehennem ateşine hazırlansın."

 

İmam Gazali bu risalesi boyunca bugün için ilim statüsünde görülmeyen ancak ilmin hakikatine işaret eden özel bir ilimden bahsetmektedir. Okuyucunun sıradan bir ders kitabı yahut günümüz kitaplıklarında bolca bulunan zamane kitaplarından başka bir gözle bu risaleyi okuması ve okuduklarının şahsındaki karşılığını araştırması elzem olandır. Dünyanın teknik açıdan en ileri seviyeye sahip devletine ait, zamanın en büyük, en şöhretli medresesi olan Nizamiye Medreselerinin başında olan Gazalinin, bin yıl önce bir genç talibin mektubuna cevabı, ibret alınacak içeriktedir.

 

 Şu astronomun falanca çizimlerinden, şu matematikçinin kurduğu yeni denklemden, şu coğrafyacının yazdığı şu falanca seyahat defterinden, meşhur tabip falancanın en son ameliyatından tavsiyede bulunmuyor. Bu işleri yapan büyük adamların sahip oldukları ilahî bakıştan, işlerindeki niyetten bahsediyor. Gezen, Allah için bakıyor. Yapan, Allah için yapıyor. Kuran, Allah için kuruyor. Elbette o devri son raddede yücelmek değil niyetimiz. Zaten her devrin olduğu gibi o devrin de olması gerekene muhalif pozisyonları var. Ancak ilmen yükselmenin, medeniyet kabiliyeti göstermenin sırrı, bu risalenin ilim taliplerine yönelik dile getirdiği tavsiyelerle mümkün.


Hızla gelişen teknoloji, elde edilemeyen binlerce veri, sayısını ve isimlerini bile kayıt altına almakta zorlandığımız kitaplar yığını bizde bir telaş oluşturmamalı. Çünkü bu risale ile ispat olundu ki, bu ilimler bir tarafıyla eksiktir. Bir medeniyet oluşturma kabiliyetine, aşılamaz bir nitelikte sahip değildir. Bu noktada vazife olan, bu aşılamaz olmayan medeniyet kabiliyetinin üstünde şahsî ve dinî, güçlü bir kabiliyet ortaya koyabilmektir.

 

Uzun bir risale olan "Ey Oğul"u yazının sınırlı sayfaları içerisinde ele almak mümkün olmadığı için burada Gazalinin söylediklerinden ilim taliplerinin en öncelikli bilmesi gereken birkaç şeyden bahsetmek yerinde olacaktır. Bu birkaç şey, ilim taliplerini risalenin teminine ve talimine sevk ederse yerinde olur. Gazalinin üzerinde durduğu nasihatlerden biri, münazaradan ilim talibinin sakınmasıdır. Her gün her köşede, her kanalda münazara eden insanların varlığı değişmeyen toplum düzeninin, gelişmeyen kültür hayatının başlıca engeli olarak Gazali tarafından böylece tespit edilmiş oluyor.

 

 Sonra Gazali, hakiki bir baba edasıyla ve kaygısıyla talebesini, dinleyenlerin halleri hususunda uyarıyor. Onların dövünüp ağlaşmaları sana hoş gelmesin. Bunu yapmaya uğraşma diyor. Onları uyarılmaları gereken noktalarda uyar diye nasihat veriyor. Çok çeşitli dinî programlarda halkın ağlamasını sağlamak, anlık pişmanlıklar yaşayarak rahatlamasını temin, bu nasihate göre ilim ehli için büyük bir afettir.  Gazali yıllarca ilim okuyan talebesine onun gibi uzun yıllar ilim tahsil eden İslam büyüklerinden İmam Şiblinin halini örnek veriyor. İmam Şibli, halini şöyle anlatıyor: "Dört bin hadis okudum. Sonra bu hadisler arasından bir tanesini seçtim, onunla amel ettim. Onun bana kâfi olduğunu gördüm. Düşündüm, kurtuluşumun onda olduğunu gördüm. Eskilerin ve yenilerin bütün ilimleri bu bir hadiste mevcuttur. Onun için bu hadisle iktifa ettim. "Dünya için orada kalacağın müddet nispetinde çalış. Ahiret için orada kalacağın müddetince çalış."

 

Gençlik öğrenme sürecidir. Bu süreç içerisinde nice afetler, az bilen genci yakalar. İlmin aslı nasihati kabul eden bir akıl elde edebilmektir. Gazali aklını oğullarına risaleleriyle miras bırakmış. Bu miras, hazine-i ilahidendir. Bu minval üzere amel oluna ey oğul!

 

N.Ceyhan

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Misyon

Misyon


ESMÂ-İ HÜSNÂ tefekkürünün iki anahtar kavramı: vahidiyet ve ehadiyet. İkisi de birliği ve tekliği ifade eden bu kavramların taşıdığı nüans ise, insana hayatı boyunca aklından çıkarmaması gereken nice hakikat dersi taşıyacak kadar geniş ve derin.

Vahidiyet Allah’ın birliğinin ‘genel anlamda’ ifadesi iken, ehadiyet bu birliğin ‘özellikle’ ifadesi niteliğinde. Tıpkı Rahmân isminin Allah’ın rahmetini ‘genel anlamda’ bildirmesine karşılık, Rahîm isminin O’nun ‘özellikle’ rahmet sahibi olduğunu bildirmesi gibi. Vahidiyet, bütün kâinata bakarak O’nun birliğini kavramanın ifadesi; ehadiyet, her bir şeyde görünen bütün güzel özellikleri yalnız ve ancak O’na tevdi etmenin.


Vahidiyet ile ehadiyetin beraberce en parlak surette yansıdığı aynanın, insan yüzleri olduğunu düşünürüm. Her insanın yüzü aynı ortak özellikler içerir. Her insanın iki gözü, burnu, ağzı ve kulakları aynı yerdedir meselâ. Ve bu, bize insanı yaratan âlemler Rabbinin vahidiyetini bildirir. Hepsi de aynı temel özellikleri taşıyan yüzler, buna karşılık, biri diğerinin tıpatıp aynısı olamayacak kadar farklıdır. Yeryüzündeki milyarlarca yüz arasından birbirinin tamıtamına aynısı olan iki yüz yoktur. Bu beraberlik içinde bu farklılık ve çeşitlilik ise, Vahid olan âlemler Rabbinin Ehad de olduğunu bildirir bize.

Yüzün aynası olduğu iç dünyalarımız açısından da aynısı sözkonusudur. Bütün insanlar aynı fıtratla yaratılmışlardır; ama bu ortak temel özelliklere mukabil, her bir insanın onu hemcinslerinden ayıran farklı bir kişiliği vardır.

Vahidiyet-ehadiyet denkleminin insanların dünyasındaki bir diğer tezahürünün ise, hayatlarımızın amacı noktasında olduğunu düşünüyorum. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” mealindeki Kur’ân âyetinin bildirdiği üzere, bütün insanların varoluşlarının amacı, belli. Bu ‘ibadet’ gerçeği, insanın ancak bu ubudiyet talimi içinde Cenab-ı Hakkı tanıma noktasında yol alabildiğini dikkate alırsak, marifetullah boyutunu da zımnında içeriyor. Bu, bir insanın veya bazı insanların değil, hepimizin hayatına bakması itibarıyla, vahidiyetin bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor.

Buna karşılık, her insanın şu dünyadaki varoluşunda, onun hayatını diğer insanların hayatından farklı kılan özel bir amacın da gözetildiğini görüyoruz. Bütün insanların ortak bir amaçla yaratıldığı bu âlemde, her insanın varoluşundan güdülen hususî bir maksat da var. Bu ise, ehadiyet sırrının bir tezahürü.

Her insanın hayatına hususî bir değer atfetmenin, “biri ölür, bini gelir” kabilinden nice hayatları heder edici toptancı bir tutuma girmemenin, her insanın hayatını aziz bilmenin bu ehadiyet sırrını kavramakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ve kendi namıma, her insanın hayatında, onun varoluşunu özel kılan bir amaç olduğunu; bu dünya imtihanındaki bir büyük cevap arayışının da işte bu özel amaca ilişkin olması gerektiğini düşünüyorum.

Epeydir dilimize de yer etmiş ‘misyon’ kelimesi, sanırım böyle bir özel amaca işaret ediyor. Herkesin ortak bir amacın kapsama alanı içinde özel bir misyonla varedildiği bir dünyadayız kısacası.

İş bu ‘misyon’a gelince, başka hayatlar için olduğu kadar, kendi hayatı için de özel bir anlam ve amaç arıyor insan. Milyarlarca insan arasında kendi varedilmişliğinin sırrına vâkıf olmak, kendi biricikliğinin özel sebebini kavramak, kendi özel misyonunu anlamak istiyor.

Ama işin bu noktasında, insanın zor bir virajı alma veya refüjlere çarpma ve hatta yuvarlanma riski mevcut. İnsanlık tarihine baktığımızda kendi hayatlarıyla birlikte nice hayatları heder eden insanların hemen hepsinde yanlış bir ‘misyon’ tasavvurunun varlığını görmemiz, bu riskin boyutları hakkında sanırım bir ipucu veriyor.


Söz buraya gelip dayanınca, kendi varoluşundaki özel amacı tahakkuk ettirip, Cahiliyeye bulaşmış bir asırda söz ve hikmet sultanı bir hanîf olarak yaşamış kutlu şair Kuss b. Sâide’nin Ukaz panayırında gerçekleştirdiği o büyük hitabın sahnesi canlanıyor zihnimde. Henüz yirmisinde bir genç olarak Peygamber aleyhissalâtu vesselamın da dinlediği; “Bir peygamberin gölgesinin üzerimize çöktüğü, bir peygamberin gelmesinin yakın olduğu” haberinin verildiği o büyük hitabın sahnesi… Ve Ümeyye b. Ebi’s-Salt gibi niceleri gelecek o büyük peygamberin kendileri olacağı ümidiyle dolarken, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın yüreğinden geçenin gelecek o peygambere en evvel tâbi olanlardan olma iştiyakı olması… Sonuçta, kendisine peygamberlik misyonu biçenin, söylediği onca tevhid şiirinden sonra, hasedinden çatlayıp şirk derelerine yuvarlanması… Buna karşılık, kendisine peygambere en evvel tâbiiyet misyonu biçenin Hâtemü’l-enbiya tacıyla şereflendirilmesi…

Baksak, bütün büyük simalar, hayatlarında karşılarına çıkan/çıkarılan işaretleri de okuyup, insanlık için hayırlı yollar açmışlar. Bu ümmetin âlimleri, bu şekilde, tıpkı Benî İsrail’in peygamberleri gibi hizmet görmüşler asırlar boyu. Bid’aların hücumu zamanında, ümmet, onların dimdik ayakta duruşlarıyla, imanın hakikatlerini müdafaa edip İslâm’ın ölçülerini bihakkın korumalarıyla dik durabilmiş, direnebilmiş…

Ama beri tarafta, kendi varoluşuyla güdülen özel amacı anlama çabası içerisinde, ‘işaretler’i yanlış okuyan, o yüzden kendisinde
olmayacak ‘misyon’lar vehmeden, kendisini olmayacağı yerlerde gören insanlar da zuhur etmiş.

Bu vâkıadan hareketle, ‘misyon’daki isabetin sözle değil, fiilin anlaşılabilir birşey olduğunu düşünüyorum şahsen. Eseri ve duruşu kendisine tevdi edilmiş olduğu hissedilen misyonla birebir örtüşen Bediüzzaman gibi isimlerin çizdiği yola âmenna; ama ‘kerameti kendinden menkul’ misyon tarifleri beni oldum olası tedirgin ediyor. ‘Kerameti başkasından menkul’ misyon tarifleri de cabası!

Bilelim ki, hepimizin bu dünyada varoluşunun bir ‘genel’ amacı var, bir de özel. Hepimizin bu dünyada taşıması beklenen bir misyon sözkonusu.

Ama kendine bir misyon biçmekle, gerçekten bir misyon ifa etmek arasındaki fark o kadar büyük, aradaki uçurum o kadar derin ki…

Mesnevî-i Nuriye’de Bediüzzaman’ın açıkladığı üzere, ‘niyet’ ile ‘niyete niyet’ arasındaki fark kadar derin…



Metin Karabaşoğlu'dan iktibastır!

 

yozgatnur66




Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Delâilül-Hayrat nasıl yazıldı?

Delâilül-Hayrat nasıl yazıldı?

 

    RİVAYET OLUNUR Kİ, Seyyid Muhammed b. Süleyman el-Cezulî Hazretleri, abdest almak üzere bir kuyunun başına gitti. Ve fakat, kuyudan su çekecek birşey bulamadı. Bir vakit, kuyunun ötesinde berisinde haline çare olacak bir cisim aradı. Kuyudan yüksekçe bir mevkide, küçük bir kız çocuğu vardı ve hazretin müşkil vaziyetini seyretmekte idi.

Bulunduğu yerden seslendi:

 

“Sen kimsin?”

 

Hazret, ismini söyledi, kendini tanış etti.

 

Küçük kız:

 

“Yazık! Sen ki, insanlar arasında müteber bir kimse olarak bilinirsin, fakat bir kuyudan su çekemedin!” dedi ve kuyunun başına gelip içine tükürdü. O vakit kuyu, kayalık gözelerden fışkıran pınarlar gibi coştu, suyu dışarıya kadar taştı.

 

El Cezulî de, abdestini bir güzel aldı. Sonra da o küçük garip kızcağıza sordu:

“Yaradanın aşkına söyle, sen küçük bir kız çocuğu iken, böyle bir mertebeye nasıl kavuştun?”

 

Küçük kız:

“Ben ki, çöllük ülkelerde gezerken, vahşi hayvanatın eline eteğine sarıldığı, Muhammed(asm.) Efendimiz’e çokca salat-u selam ede ede bu mertebeye eriştim.”

 

Süleyman el Cezûli Hazretleri o vakit, Fahr-i Kâinat Efendimiz (asm.) için bir salat-u selam kitabı yazmaya yemin verdi. Ardından da, cümle Muhammed(asm.) ümmeti arasında şöhret bulan, Delâilül-Hayrat (Hayırlı Deliller) kitabını, Cenab-ı Hakk’ın avn ü keremi ile telif eyledi.

 

Yine rivayet olunur ki, Süleyman el Cezûli Hazretleri’nin mübarek bir hanımcığı vardı. Bu saliha kadın, her gece yatağından kalkar ve ortalıktan sır olurdu.

 

Hazret bir gece hanımına sordu:

“Sen her gece nereye gidiyorsun?”

 

O saliha kadın dedi:

“Ben Medine-i Münevvere’ye, Resûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri’ni ziyarete gidiyorum!”

“Fesubhanallah! Sen böyle mucizevî bir yolculuğu yapacak mertebeye nasıl eriştin?”

“Pek kutlu bir salavat-ı şerif var. Onu okuyorum.”

 

“Onu bana da söyle!”

“Söyleyemem! İzin yok! Fakat sen cümle salavat-ı şerifleri topla bir kitap yap. Ben bakayım, eğer orada var ise sana ‘vardır’ söylerim.”

 

İşte bu iki rivayetin ya ikisi, ya da bir tanesi üzerine, el Cezûli Hazretleri, Delâilül-Hayrat kitabını telif etti.

 

Hanımı baktı ve:

“Evet bir kaç yerinde vardır!” dedi.

 

zaferdergisinden iktibastır! 

 

yozgatnur66

 

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <