Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Şeytan ve Oyuncakları

Şeytan ve Oyuncakları

 

 

Şeytan, Allah’ın rahmetinden uzak düşmüş, işi azgınlık ve azdırma; varlığını fitne, fesat, nifak ve şikak ekseninde sürdüren lanetlik bir tali’sizdir. Şeytânettir onun her işi ve şer peşinde koşar sürekli; koşar ve insanlarda kötülük duygularını tetikleyerek, onları iyilikten, güzellikten ve faziletten uzaklaştırarak âdeta kendine benzetip aveneleri hâline getirir. Dinî emirlere başkaldırma, Allah ve Peygamber’in dediklerini tersine çevirme, menhiyât yollarına su serpip insanları bohemleştirme onun en çok üzerinde durduğu hususlardandır. O her zaman ve her yerde kanun ve kural tanımamazlığı yeğler atmosferine girenlere.. böylelerinin hırslarını şahlandırır, cismanî ve bedenî arzularını kamçılar, onlara sürekli çalma-çırpma yollarını gösterir, zevk u safâ ile başlarını döndürür ve pek çoğunu kendi gibi iblisleştirir.

Belli hikmet ve maslahatlar için insanın varlık atlasına yerleştirilmiş bulunan bir kısım insanî hisleri olumsuzluk istikametinde kullanmada onun eşi-menendi yoktur.. o, kirli atmosferine girme bahtsızlığına maruz kalanlara güzellikleri çirkin, çirkinlikleri de güzel göstermede fevkalâde mâhirdir. Avladığı tali’sizleri iğfal ve propagandalarıyla öylesine beden ve cismaniyetin kulları-köleleri hâline getirir ki, artık böylesi zavallıların bir daha da hakiki insan olma ufkuna yönelmeleri âdeta imkânsızlaşır...

İnsanoğlu bu muzır mahlûku ilk defa Hazreti Âdem’e secde hâdisesinde Allah’a başkaldırmasıyla tanısa da, bu bahtsızın sergüzeştisi, -Allahu a’lem- iç problemleri ve düşünce çelişkilerine bağlı olarak çok daha eskilere dayanmaktadır. O, tabiatındaki potansiyel kıskançlık hissi, aldatma cibilliyeti, benlik duygusu, isyan ruhu ve şöhret zaafıyla -bütün bunlarda iradesi bir şart-ı âdî- günümüzdeki takipçileri gibi isyan ahlâkıyla sürekli köpürüp duran, fesada kilitlenmiş, bayağılardan bayağı bir varlıktır. Onun iç dünyasını ve mahiyetini teşkil eden esas unsurlarında sürekli kötülük duyguları kaynayıp durduğu için yörüngesine giren ins ve cinden herkese de aynı şeyleri mırıldanır. Hususiyle de bir kısım karakter problemi olanları kendine benzetmeye çalışır ve böylelerine mütemâdiyen şeytanî mülâhazalar üfler.. onların dem ve damarlarında dolaşır.. ve bu bahtsızlara hep negatif şeyler fısıldar. Bu zavallılar, iç dünyalarında şekillenen söz, beyan ya da yazıya dökülen düşünce şeklindeki olumsuzlukları kendi fikirleriymiş gibi sanırlar ama bütün bu menfîliklerin arkasında şeytanî dürtülerin olduğu açıktır. Bu itibarla da, insanlara karşı ve hususiyle de ehl-i imana karşı kin ve nefret taşıyan, onları baştan çıkarmaya çalışan, yer yer bir kısım zayıfların hayvanî hislerini tetikleyerek bunları bohemliğe sürükleyen, kendi gibi düşünmeyenlere saldıran, yerinde kargaşa çıkarıp genel havayı geren ve değişik kesimleri karşı karşıya getiren, her zaman nifak ve şikak peşinde koşan, Kur’ân ifadesiyle, mü’minlerle bulunduklarında onlardan görünen, radikal küfür babalarının yanlarına döndüklerinde de gerçek düşüncelerini ortaya koyan bu tür fitne örgütleri ve şeytan aveneleri de mecazen şeytan kabul edilegelmiştir ki, Kur’ân’ın1 شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ ayetinde deşifre ettiği insî şeytanlar da işte bunlardır.

Hazreti Âdem’e secde emrine “hayır” diyerek isyan bayrağı açan, hatta daha da ileri giderek Hakk’a karşı diyalektik ve cedele girişen şeytan ne ise, günümüzün modern Mefisto’ları da onun izinde hemen her zaman sürekli iyiye-güzele başkaldırmakta, Allah’ı, Peygamber’i unutturmaya çalışmakta ve şeytanî mülâhazaların gelişip güçlenmesine zemin hazırlamaktadırlar. Goethe’nin de Faust kitabında ifade ettiği gibi, dünden bugüne şeytan ve insan mücadelesi, küfür ve iman retleşmesi hiç dinmemiştir ve dinmeyecektir de... Bu mücadele çerçevesinde bazen zemin küfür ve ilhada müsait hâle getirilmiş ve mülhidler bütün bütün küstahlaştırılmış, bazen mü’min gönüller kaba kuvvetle sindirilmiş, bazen bir kısım şımarık ruhlar kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımama despotizmasına girmiş, bazen de günümüzde pek çok emsaliyle ürperdiğimiz türden ne zulümler ne zulümler işlenmiş ve işlettirilmiştir!.. Düşünmemişlerdir bu tiranlar kendilerinden daha güçlü bir “Kudret-i Kahire”nin mevcudiyetini.. düşünmemişlerdir zâlimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı olduğunu, bugün insanlara cevr u cefâda bulunanların yarın sürüm sürüm hâle gelip inleyeceklerini. Bundan daha acısı da, hayatlarını zâlim ve müstebitlerin güdümünde sürdüren tali’sizler, olup bitenlerden hiç mi hiç bir şey anlamamışlardır; anlamamış ve hep başlarındaki tiranların emellerine hizmet etmişlerdir. Fark edememişlerdir ne duruma düştüklerini ve ne bayağı işlere itildiklerini. Böyleleri için ne hoş söyler Namık Kemal: “Muîni zâlimin dünyada erbâb-ı denâettir / Köpektir zevk alan sayyâd-ı bîinsâfa hizmetten.” İşin doğrusu, böylelerinin sonu da her zaman çok acı olmuştur ve olmaktadır. Atalarımız, “Şeytanın dostluğu darağacına kadardır!” derler. Bunların akıbeti de işte hep böyle noktalanmıştır. Bunlar dünyada hiç gülmedikleri gibi geleceklerinden de asla emin olamamışlardır; olamazlardı da, zira insî-cinnî şeytanlar onların ruhlarını çarpmıştı.. evet, onlar bir kere daha Mefisto’nun o sinsi oyununa gelmişlerdi.. aldanmışlardı dost görünen düşmanlara ve kendilerinden sandıkları yabancılaşmış ruhlara.

Şimdilerde bu gariplerden garip dünyaya musallat olan mülhidler, münkirler, bohemler, şehvet simsarları, hak ve adalet bilmez tiranlar; tali’siz yığınlara şeytanların yapmadıklarını, yapamadıklarını yapmaktadırlar. Öyle ki, düşünceleri olabildiğine kirli, ağızları bozuk, içleri kin ve nefretle köpürüp duran bu şer şebekeleri, kendileri gibi düşünmeyenlere sürekli saldırmakta, herkese bir çeşit kara çalmakta, istediklerini göklere çıkarırken istemediklerini de rahatlıkla yerin dibine batırmaktadırlar. Âkif merhum, lanetle anılan bu müstağriblerden bazıları hakkında ağır bir üslupla da olsa şunları söyler: “Üdebâmız ana-avrat sövüyor birbirine / Türlü adlarla çıkan nâmütenâhi gazete / Ayrılık tohumları saçıyor bol bol memlekete…” Evet bu, evvelki gün öyle olmuştu.. dün de öyleydi.. şimdi de öyle...

Allah, bizleri, “Şeytanın arkasına takılıp gitmeyin; o sizin için apaçık bir düşmandır ve sizi hep hayâsızlık ve çirkin işler yapmaya teşvik etmektedir.”2 diyerek ondan uzak durmaya çağırmış.. “(O lanetlik küstah, Allah’ın kendisini kovmasına karşılık) Ben de Senin kullarından bir kısmını kendime râm ederek her zaman onları saptıracak ve çeşit çeşit kuruntularla avutacağım.”3 beyanıyla bu mel’ûnun hıncını hatırlatarak bizi teyakkuza sevk etmiş.. “Sen beni lânetlediğin için ben de Senin kullarının yolunu keserek sürekli onları gözlemeye koyulacağım; onlara pusular kuracak, sonra da kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından gelerek onları ifsat edeceğim.”4 fermanıyla, ortaya konan şeytanî kine ve nefrete karşı da temkinli ve sağduyulu olmaya davet etmiştir. Keşke bütün bunları anlayabilseydik!..

Haşiyeler-Dipnotlar:

yozgatnur66


1. En’âm sûresi, 6/112.
2. Bakara sûresi, 2/168-169.
3. Nisâ sûresi, 4/118-119.
4. A’râf sûresi, 7/16-17.

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Allah'a sığınan şerlerden emin olur

 

Allah'a sığınan şerlerden emin olur

Okurumuz: *“Şeytan, insanı Cehenneme düşürmek için uğraşır. Sadece kötülükleri kalbe fısıldar, bir zorlaması yoktur. Oysa cinler insanları korkutur, bayıltır. Rüyada, uyku ile uyanıklık arasında bazen de uyanıkken kedi ve köpek sûretinde görünürler. Bazen görünüşleri korkunçtur. Bazen de korkunç olmadığı halde kalbe şiddetli korku verirler. Bazıları daha şerli olup döverler ve eziyet ederler. Şeytan, insanları Cehenneme göndermeyi vazife edinmiş. Peki, cinler insanlardan ne istiyor? Neden eziyet ediyorlar? Neden insana musallat olunca onun yakasını bırakmıyorlar? Ben yıllardır doğru dürüst uyku uyuyamıyorum. Şiddetli korkutuyorlar. İşin garibi, onlar da benden korkuyorlar. Korka korka korkutuyorlar. Duâ okuyunca feryat edip kaçıyorlar. Ama bir okuyabilsem! Korkudan dilim zor dönüyor. Eğer kuvvetli bir iradem olmasaydı, şimdiye kadar ben akıl hastanesinde olurdum.”


 

  Şeytan, harareti çok şiddetli dumansız ateşten yaratılan cinlerden biridir.1 Sırf riyasından, gurur ve kibrinden dolayı bulunduğu kötü yolu tercih etti ve insanları azdırmaya and içti. Bunu Kur’ân şöyle bildirir: “İblis şöyle dedi: ‘Rabbim, beni kudurtman sebebiyle, yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim ve Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı pusu kurup oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.’”2

 

Fakat insan Allah’tan gelen vahye sadık kalır, Allah’a, yalnızca Allah’a ibadet eder ve yalnızca Allah’a sığınırsa; Allah’ın yardımıyla, inayetiyle, rahmetiyle, merhametiyle ve mağfiretiyle bu handikabı, yani şeytan duvarını aşması mümkündür. Bunu şeytan da bilmektedir ve: “Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna!” demektedir.3 İhlâslı kullara Allah’ın da güven ve itimadı vardır ve şeytana şöyle cevap vermiştir: “Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur.”4

 

Şeytanın derdi, bizi Allah’a giden yoldan çevirmektir. Şeytan kendisini bir girdabın içine attı ve yuvarlanıp gidiyor. İnanç, ahlâk, ibadetler, hasenat ve iyilikler konusunda şeytanın önümüze engeller çıkarması ve bizi kötülüklere yönlendirmesi, işin başındaki bu yeminiyle ve azgınlaşmasıyla ilgilidir.

 

Sâir cinlerin ise aslında bizimle kişisel olarak durup dururken uğraşmaları söz konusu değildir. Çünkü cinler müstakil yaratıklardır. Bizimle bağlantılı yaşamıyorlar. Nasıl onların yaşayışları bizi ilgilendirmiyorsa, bizim de yaşayışımız ve hallerimiz onları ilgilendirmez. Bizimle uğraşmaya and içmiş değillerdir. Bizim ayağımızı kaydırmak gibi bir yeminleri yoktur. Kendi hallerinde yaratıklardır.

 

Fakat arı uysal ve saldırgan olmayan bir yaratık iken, yuvasına çomak soktun mu nasıl kızar ve saldırırsa; cinler de böyledir. Cinler bizimle uğraşıyorlarsa, buna çoğunlukla biz sebep oluruz. Bazen bizim onlarla ilgili özel merakımız (cinleri çağırmak ve cinlerle görüşmek isteyişimiz gibi), bazen bizim tedbirsizliğimiz (meselâ banyo ve tuvalete girerken sünnet olan duâları okumayı ve sünnet olan davranış biçimlerini göstermeyi ihmal edişimiz gibi), bizim gerektiği yerlerde gerektiği biçimde Allah’a sığınmayışımız gibi sebeplerle cinleri kendimize musallat etmiş olabiliriz.

 

Kurtuluş yine Allah’a sığınmaktadır. Çok sık ve çok çeşitli duâlarla Allah’a sığınabiliriz. Meselâ Âyete’l-Kürsî veya Felâk ve Nâs Sûrelerini okuyarak Allah’a sığınmamız sünnettir. Bu âyet ve sûreler bizim için yeterli himayeyi de sağlar. Fakat ihmal etmeyeceğiz.

 

Allah, ehl-i imanın maddî mânevî dertlerine devâlar ihsan eylesin. Âmin.

 

Haşiyer-Dipnotlar:
1- Kehf Sûresi, 18/50
2- A’râf Sûresi, 7/16-17; Hicr Sûresi, 15/39-40
3- Hicr Sûresi, 15/40
4- Hicr Sûresi, 15/39–43

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Ruh gerçeği

Ruh gerçeği


Okurumuz: *“Ruh mahlûk mudur, yani yaratılmış mıdır, değil midir? Ruhun özü ve hakikati nedir?”

 

    Ruhun ne olduğu Resûlullah Efendimiz’e (asm) sorulmuş; Allah Resûlü (asm) soruyu vahye havale etmiş ve Cenâb-ı Hak’tan şu vahiy gelmiştir: “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabb’imin emrindendir. Size o ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”1

 

Bize ruh bilgisinden az bir şey verildiği bildirildiğine göre, ruhla ilgili elde ettiğimiz bilgilerle yetinmemizde fayda var. Yukarıdaki âyeti tefsir ederken ruhun tanımı üzerinde Bedîüzzaman Saîd Nursî (ra) önemle durur. Der ki: “Ruh; zîhayat, zîşuur, nurânî, vücûd-u haricî giydirilmiş, câmî, hakîkattar, külliyet kesb etmeye müstaid bir kânun-u emridir.”2

 

Tanımdan yürümeye çalışalım: Ruh hayat sahibidir. Ruh şuur sahibidir. Ruh nuranîdir. Ruha vücûd-u haricî giydirilmiştir. Yani, bu İlâhî emre, haricî bir hüviyet ve mahiyet kazandırılmıştır, hususî bir kapsamlılık ve bütünlük verilmiştir.

 

Burada, “haricî vücut” kavramı içinde meleklerin her birinin ayrı özelliklere sahip olduğunu, cinlerin her birinin müstakil mahiyetinin bulunduğunu ve insanların her birinin hususî birer hüviyete sahip olduğunu anlamak mümkün. Sadece, her bir insana dünyaya gelişinde giydirilen, dünyadan gidişinde soyulan ve Kıyamet Günü tekrar giydirileceği vaad olunan vücut gömleğini bu “haricî vücud” kavramı içinde düşünmemelidir. Çünkü bu cismanî vücut ayrı bir lütuftur; dünyaya ve kıyamete mahsus bir gömlektir; ölümle soyulduğunda ruh yine bir ‘haricî vücut’ sahibi olarak latîf cildi ve misâlî bedeni içinde dünyâdan berzâh âlemine ayrılır.3

 

Bedîüzzaman’ın tanımına göre, ruh câmîdir; yani, derinlik ve bütünlük sahibidir; geniştir, kapsamlıdır, Cenâb-ı Hakk’ın ekser isimlerine mazhardır, hadsiz latîfeleri ve duyguları bünyesinde barındırır, bir küçük âlem gibidir, cismâniyetle birleştiğinde kâinatın bir fihristesi ve özeti mahiyetindedir.4

 

Yine Üstad Bedîüzzaman’ın tarifinden hareket ettiğimizde görürüz ki: Rûh hakîkattardır; yani varlığı doğrudan Allah’ın emrine dayanır; sebep olan-sebep olunan ilişkisi olmadan her rûh doğrudan doğruya kendi Hâlık-ı Kerîm’inin, kendi Sâni-i Hakîm’inin emir ve irâdesinden gelmiştir. Hayal değildir. Rü’yâ değildir. Efsane değildir. Mitolojik bir unsur değildir. Allah’ın emrine istinad eden hakikî bir vücuda ve varlığa sahiptir.

 

Keza, ruh, külliyet kesb etmeye müstaiddir; yani, dar kafesine sığmaz o, kabına sığmaz, gömleğini yırtar, toprağını yarar, bütün kâinatı ardına alır, sadece kâinatın Sahibine muhatap ve müteveccih olur, sadece kâinatın Sahibine yönelmekle huzur bulur; Allah’ın mülkünde sınır tanımaz, hudud tanımaz; bir inkişaf etti mi, bir açıldı mı, bir uçtu mu yıldızlar, güneşler, ulvî âlemler ona dar gelir.5

Nihayet ruh, âyetin de bildirdiği gibi, kânun-u emridir; yani Cenâb-ı Hakk’ın emrinden gelmiş bir kânundur, bir namustur, bir paket programdır, bir mahsus tabiattır; bir büyük hakikatin çekirdeği, nüvesi ve özüdür.

 

Melekler de ruhânî varlıklardır. Kur’ân’ın, Hazret-i Cebrail (as) için “Ruh”6, “Rûhu’l-Emin”7, “Rûhu’l-Kudüs”8 gibi saygı ve ihtiram ifadeleri kullanmış olması Hazret-i Cebrail’in (as) vazife ve makamının üstünlüğünü göstermekle beraber, mahiyet olarak da ruhanî olduğunu gösterir.

 

Ruh, Allah’tan bir emirdir. Allah’ın “Âmir”, “Mürîd”,“Muhyî”, “Alîm”, “Kadîr”, “Hakîm”, “Semî’”, “Basîr” gibi isimlerin ve bilemediğimiz bir çok Esmâ’nın mazharıdır. Yaratılmış bir hakikattir.9

 

Ruh, ait olduğu varlığı kimlik ve kişilik olarak niteler. İnsan ruhunun vazifesi Cenâb-ı Allah’a iradesiyle ve şuuruyla kulluk yapmaktır. Cenâb-ı Allah kuluna dilediği kadar yaşama süresi verir, dilediği an kulunun ruhunu teslim alır. Kul, Azrail’in eliyle berzah âlemine gittiğinde, istese de, istemese de Cenâb-ı Allah’a teslim olmuş olur.

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- İsrâ Sûresi, 17/85;
2- Sözler, ;
3- A.g.e. S.478;
4- Sünûhât, S.15;
5- Lem’alar,
6- Kadir Sûresi,97/4;
7- Şuara Sûresi, 26/193;
8- Bakara Sûresi, 2/87, 253; Mâide Suresi, 5/110; Nahl Suresi, 16/102;
9- Barla Lahikası,

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Esnemek ...

Esnemek ...

 

Okurumuz:Esnemek ile ilgili bilgi verebilir misiniz? Namazdayken şeytanın vesvese vermek için bizi esnettiği söyleniyor. Peki, ‘Kur’ân okunan yere şeytan giremez’ sözü doğru değil mi? Bu konuda bizi aydınlatırsanız çok memnun kalırız.”

 

         

Kur’ân okunan yere şeytanın giremeyeceği ifadesi, şeytanın Kur’ân’ı sevmediğini kinaye ile anlatan bir sözden ibarettir. Yoksa şeytan öyle usturuplu giriyor, öyle ustaca iş yapıyor ki, Allah’a sığınmayan insan şeytanın ustalığı karşısında yenik düşebiliyor. Soldan giremediği zaman sağdan giriyor. İfsat edemediği kimseyi sûret-i haktan gözükerek bozmaya çalışıyor.

 

Anlatılır ki, Cüneyd-i Bağdâdî’nin şeytanı yirmi sene Hazret-i Cüneyd’e gelip gitmiş, onu aldatamamış. Nihayet bir gün Hazret-i Cüneyd’e:

 

“Yahu sen ne büyük velisin! Ne büyük kerâmet sahibisin! Ne azametli hallerin var; hiç şeytana aldanmıyorsun!” demeye başlamış.

 

Fakat Hazret-i Cüneyd şeytanı tanımakta gecikmemiş ve:

 

“Mel'un şeytan! Yirmi senede yapamadığını, nefsime riya vererek yirmi saniyede yapmaya kalkıyorsun! Defol, git!” demiş ve şeytanı kovmuş.

 

İnsan ölünceye kadar şeytan insanı terk etmiyor, insandan vazgeçmiyor. İnsanı ve amelini her halinde ifsat etmeye çalışıyor. Şeytanca yaklaşamazsa, sûret-i haktan gözükerek sinsice yaklaşıyor. Çünkü şeytan mü’min için “apaçık bir düşmandır.”3 Bunu unutmayacağız. Demek şeytan, Kur’ân okuyan kimseye de yaklaşıyor, namaz kılan kimseye de yaklaşıyor. Ve yapacağını yapmaktan bir an geri kalmıyor.

 

Bu sözden maksat, Kur’ân okuyan kimsenin ve namaz kılan kimsenin şeytanın şerrinden Allah’a sığınıyor olduğunu ifade etmektir. Allah’a sığınan inşallah korunur. Bununla beraber, kişi bir yandan ümidini kaybetmemesi ve ibadetine devam etmesi; diğer yandan kendisini şeytanın temas edemeyeceği bir sahile atmış gibi görmemesi ve duâyı, niyazı ve Allah’a sığınmayı terk etmemesi gerekiyor.

 

Esnemenin şeytandan oluşu esnemenin bir gaflet halini gösterdiğine işarettir. Ve dikkatli olmaya çağrıdır. Yani insan kendini kurtulmuş görmemeli; dikkatli olmalı ve amelinden değil, sadece Allah’tan ümit etmelidir.

 

Ve unutmamalıdır ki, Allah, kendisinden ümit edeni yolda bırakmaz. Ama nefsine ve ameline güvenen yolda kalır.

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Rıyâzü’s-Sâlihîn, 1217
2- Lem’alar,
3- Yasin Sûresi: 60

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Şeytanın bağlanması ve aldatması

Şeytanın bağlanması ve aldatması

 

Okurumuz: “Ramazan ayında şeytanların bağlanması ile ilgili âyet veya hadis var mı? Mânâsı nedir?”

 

 

Ebû Hüreyre (ra) bildirmiştir ki: Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Ramazan ayı geldiği vakit, Cennetin kapıları açılır; Cehennemin kapıları sıkı sıkıya kapatılır ve şeytanlar bağlanır.”1

 

Ramazan ayı rahmet ayıdır. Nitekim Kur’ân bu ayda inmiştir, bu ayda Allah’ın emri tecellî etmiş, mü’minlerin bağışlanması ile neticelenen oruç bu ayda emredilmiştir. Bu ayda Allah’ın emrini dinleyerek oruç tutanların bağışlanacağı ve rahmete gark olacağı müjdelenmiştir. Bu bağışlanmanın ve rahmetin neticesinde mü’minler için Cennet kapıları açılıyor, Cehennem kapıları inşallah kapanıyor. Bu ayda sayısız kullar bağışlanıyor, Cennete gitmeyi hak ediyor, Cehennemden azat oluyor, yani kurtuluyor.

 

Bu ayda şeytanların bağlanmasından anlaşılan, bu ayda şeytanların Allah kullarına zarar vermekte çok zorlukla karşılaştıklarıdır. Yani şeytanların zarar verme yollarının kapatılmış olmasıdır. Yani çoğunlukla kendini Allah’a kul olmaya adayan ve Allah korkusunu diğer aylardan daha ziyade yaşayan mü’minlerin, bir şahs-ı manevi oluşturarak kötülük ocaklarına revaç vermemesi, kötülük işlemekten kendilerini diğer aylardan daha ziyade sakındırması ve daha fazla iyiliklere, hayra ve emr-i İlâhiye yönelmesi nedeniyle meydana gelen rahmet ve feyiz çarşısında şeytanların malına rağbetin olmaması veya fevkalade azalması demektir. Öyle ki, polis kayıtlarından anlaşıldığı gibi, istatistikler de göstermiştir ki, bu ayda suç işleme oranı diğer aylara nazaran fevkalade düşmektedir.

 

Fakat hiç şüphesiz şeytanların bağlanması demek, hiç suç işlenmeyeceği, hiç kötülük yapılmayacağı, nefsin his ve hevesâtının hiç çalışmayacağı mânâsına gelmiyor. Elbette suç işleme oluyor, kötülükler eksik olmuyor, nefis his ve hevesâtını bir tarafa bırakmıyor. Çünkü imtihan devam ediyor.

 

Bununla beraber, Allah’a dönen her kulu Allah affediyor. Allah’a sığınan kurtuluyor.2

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <