Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Madde ve Ezeliyet!

                            Madde ve Ezeliyet!

 

Okurumuz:Maddeciler maddenin ezeli olduğunu öne sürüyorlar? Bu iddiaya nasıl cevap verebiliriz?

                

Maddeciler, maddeye o cansız, şuursuz ve iradesiz varlığa uluhiyet isnat etmelerinin saçmalığını, kendi iç âlemlerinde, çok iyi bildiklerinden, oyunlarını bir başka sahada sergilemeyi tercih ettiler. Maddenin ezelî oluğunu iddia etmeye başladılar. Bu, maddeye “İlâh” demenin bir başka şekliydi. Ama bunu bir felsefe olarak ileri sürdüler ve kendini adatmak isteyen gafillerden, oldukça taraftar da buldular.

Evrimciler, insanı anne ve babasının yaptığını iddia etmenin ne kadar saçma olacağını çok iyi bildiklerinden, onun yaratılışını milyonlarca yıl öncesine götürüp, meseleyi bir başka hayvandan evrimleşme şeklinde açıklamaya kalkıştıkları gibi, bunlar da insanı aynı oyunla maziye götürüyor, maddenin ezeliyetiyle meşgûl ederek ona kendi yaratılışını unutturuyorlardı. Maddenin bir yardımcı mahlûk olduğu meydanda iken, onu bir ilâh olarak takdim etmeğe çalışıyorlardı.

Nur Külliyatından bütün materyalistleri susturan bir hakikat dersini burada aktarmak isteriz: “Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır.” Muhakemat

Hudus, bir şeyin sonradan meydana gelmesi, bir başka ifadeyle, bir şeyin evvelinin olması demektir. Hadis, ise evveli olan şeye deniliyor.

Maddenin hudusu, yani sonradan var edilmesi muhakkaktır, çünkü suret değiştiriyor ve hareket ediyor. Bir hareketi bir başkası takip ediyor. Bu ikinci hareketle, birinci hareket ortadan kaybolmuş oluyor.

Yukarıdaki hakikat dersinde, maddenin sıfatlarının hâdis olduğu ortaya konuldu. Hareket hadistir, bir hareketin yok olması ve yerine bir başkasının gelmesi her iki hareketin de hadis olduğunu gösteriyor. Buna göre madde bu hadis sıfatları taşıdığından, kendisinin de hadis olması icap eder. Zira hadis sıfatlar ancak hâdis olan bir varlıkta bulunabilir. Bu son hüküm “hudusu muhakkaktır’ ibaresiyle net biçimde ortaya konulmuş.

Aynı şeyi suret için de söyleyebiliriz. Madde, suret yani şekil değiştirdiğine göre, önceki şekli de, sonradan takındığı suret de hâdistir. Hâdis bir sıfatı taşıyanın kendisi ezelî olamaz, o da hâdistir, sonradan yaratılmıştır, mahlûktur.

Başta da kısaca değindiğimiz gibi, maddenin ezeli olduğu iddiası maddecilerin ve materyalistlerin kendi batıl davalarını ispat edememelerinden doğmuştur.

Bir cam kâseyi düşünelim: “Onun aslı olan cam, kâse halini nasıl aldı?” sorusuna bir materyalistin verecek cevabı yoktur.

Bir de camın imâl edilmesi var. Camın aslı kum, kireç ve soda maddeleri. Bunlar bir işlemden geçerek cam hâlini alıyorlar. Bu sonucun arkasında bir ilim, bir kudret, bir irade yatıyor. Yoksa bu maddelerin cam olmaya ne ihtiyaçları var ki, böyle uzun ve çileli bir yola kendiliklerinden girsinler. Bu bir terbiye meselesidir.

İşte, şu kâinat sarayı da cansız elementlerle yapıldı. Ama kâinat ilk noktadan itibaren durmadan yol aldı, büyüdü, gelişti, yayıldı, değişti. Ve sonunda bu gün gördüğümüz halini aldı. Bütün bu faydalı ve hikmetli işler cansız maddelere verilemeyeceğine göre, onları büyüten, değiştiren ve geliştiren biri var.

Dünün tuğlaları bugün ev olmuşsa, dünün mürekkebi şimdi kitap olarak karşımıza çıkmışsa, dünün hareketsiz maddeleri bu gün bir taksi yahut uçak haline gelmişse, biraz düşünmek ve bu gelişme ve değişmelerin onların yapılmasında kullanılan maddenin ezeli oluşuyla açıklamak aklen mümkün değildir. Ama kendini aldatmak isteyenleri böyle bir vehim doyurabilmektedir.
yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Kainatta, insanlardan başka yaşayan mahluklar var mı?

Kainatta, insanlardan başka yaşayan mahluklar var mı?

                   

Sorunuzu bu kainatta insanların yaşadığı başka gezegenler, başka küreler var mı? şeklinde değerlendiriyoruz. Aksi halde, bir milyonu aşkın hayvan alemleri gösteriyor ki bu kainatta hayat sadece insan hayatına münhasır değil. Öte yandan, başta Kuran olmak üzere bütün semavi kitaplar, melekler ve cinler alemini haber verirler. Denizlerde balıkları, ormanlarda ceylanları, kanımızda al ve akyuvarları yaratan bir kudret, elbette yıldızlar alemini boş bırakmamıştır. O nurani alemlerin de kendilerine göre sakinleri vardır.

Başka kürelerde insan olup olmadığı konusuna gelince, bu konuda şu anda kesin bir bilgi yok, ancak ihtimalden de uzak değil. “Arzı da yedi kat semavat gibi yarattık” ayetinin tefsirinde, ağırlıklı olarak, toprak tabakasından magmaya kadar yedi tabaka bulunduğu üzerinde durulmakla birlikte, yer küremiz gibi altı tane daha kürenin mevcut olabileceği ihtimaline de yer verilmiştir.

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Tabiattaki çoğalma tesadüfi midir?

Tabiattaki çoğalma tesadüfi midir?

 

Mucize olmayan ne var ki?

İçtiğimiz su, ciğerlerimize doldurduğumuz hava, bastığımız toprak, her akşam yıldızlarıyla üstümüze inen gece, güneş, ay...

Hepsi de mu'cize değil mi?

İnsan Allah'a inandı mı, dilsiz taş, dağ ve yıldız yoktur, mucizesiz varlık yoktur. Acı çekip, çabalayıp kendini kelebeğe çevirmeye çalışan minik, alçak gönüllü bir tırtıl, mucizedir. Bir yumurta veya çekirdek, ışık dolu birer mucizedir.

Yumurtada canlının hayat programını yazan, çekirdekte dev ağaç fabrikalarının projelerini yerleştiren İlahi kudret, canlıları yeryüzü denilen eğitim meydanına göndermektedir. Hayat programlarında en ufak bir başıboşluk, gayesizlik görünmediği gibi, canlıların çoğalmaları da tesadüfe terk edilmemiştir. Her çevredeki canlılar birbirleri ile son derece iyi bir ahenk içindedir. Bu ahengin, insan elinin müdahalesi ile bozulması, telafisi güç zararları netice vermektedir.

Hayvanlardaki nüfus planlaması ile ilgili tespitleri dikkatli bir analizle ele alırsak, planlayan ilahi hikmetin nokta nokta yeryüzünü nasıl kuşattığını daha iyi anlayabiliriz. Ve yine anlayabiliriz ki, bu muhteşem planlamayı yapan, bütün canlıları mucizevi özellikleriyle yaratan; güneşi, havayı, ışığı, rüzgarı, hayat sahiplerinin imdadına gönderen; bitkileri hayvanların, hayvanları insanların imdadına koşturan, beden azalarını birbirlerinin yardımına, gıda zerrelerini beden hücrelerinin hizmetine yollayan Zat-ı Zülcelal'dir (C.C.)...

Canlı topluluklarında, nüfus yoğunluğu artarsa ne olur? Açlık faktörü başlamadan, nüfus kırıcı biyolojik bir mekanizma harekete geçer. Canlının hormon sistemi değişik çalışmaya başlar. Yumurtlama durur, cinsel organlarında gerileme başlar. Psikolojik davranışlar değişir: Tavşanlarda, tilkilerde, geyiklerde, farelerde olduğu gibi...

Bu büyük keşfi 1962'de J. Colhoun fareler üstünde yaptığı deneylerle ortaya koymuştur: Vahşi Norveç farelerine bol gıda ve yer vermiş, hastalanmalarını önlemiş, yalnız nüfus yoğunluk faktörünü sağlamış, 27 ay sonra 20 çift fareden normal üreme temposu ile 5000 fare elde etmesi gerekli iken, ancak 150 fare kalmış, kapalı yerde bakılan fareler belirli bir nüfus yoğunluğuna ulaşınca, evvelce birbirine karşı şaşılacak kadar iyi davrandıkları halde, huyları değişmeye başlamıştır. Erkekler dişileri hırpalamaya başlamakta, dişiler yuva yapmamakta veya üstünkörü yarım bırakmakta, rasgele bir yerde doğurmakta, yavruları terk etmekte, sahipsiz yavrular diğerleri tarafından parçalanıp yenmektedir. Yavrularda ölüm % 90'a, anne ölümleri % 50'ye yükselmiştir. Durmadan boğuşma halindeki erkeklerin daha pek genç çağda bitkinleştikleri ve öldürüldükleri görülmüştür. Halbuki hepsine yetecek kadar bol gıda verilmiştir.

Otto Koenning de buna benzer bir deneme yapmıştır. Beyaz balıkçıllar Wilhenminenberg'teki Enstitü'de kapalı bir yere almış ve bol gıda vermiştir. Beyaz balıkçılların sosyal ve aile hayatları alt üst olmuş, çiftleşme çok aşırı bir ölçüye varmış, fakat yavrular azalmıştır. Kavgalar birbirini kovalamış, kar gibi beyaz balıkçıllardan kısa bir süre sonra geriye üstleri başları kirli, kanlı, kendi yumurta ve yavrularını bile çiğneyen birer zavallı hayvanlar kalmıştır. Yaşayabilen yavrular, yavruluktan kurtulamamış, büyüdükleri ve yemlik yem dolu olduğu halde annelerinin peşinden koşmaya devam etmişlerdir. Ne annelik, ne de babalık yapabilmişlerdir.

Aynı olaylar, hiç değişmeden tabii çevrede de görülmektedir. Mesela foklar, çoğalma mevsiminde bir adada üst üste yığınlar halinde toplanır, normal davranışlarını kaybederler. Kuzey denizinde İngiltere açıklarında Farne adası vardır. Çoğalma mevsiminde 4000 kadar fok bu adada toplanır. Ada kayalıklarının üstü adeta bir et pazarına döner. Doğan yavruların çoğu bu kaynaşan hayvanların arasında ezilir veya açlıktan ölürler. Üremek için fokların yakındaki diğer adalara gitmeyip, yalnız bu adada toplanmaları ilgi çekicidir.

Adeta bu adada nüfus yoğunluklarını ölçmektedirler. Böylece foklardaki nüfus patlaması önlenmektedir. Foklardaki bu program çok uzak bir zamanda ortaya çıkabilecek bir açlık tehlikesine karşı tedbir almalarını emretmektedir sanki.

Bir başka misal verelim: Kanada'da Suparior gölünde bir Royale adası vardır. Adada 600 baş Moose denen çok iri cüsseli bir geyik (ortalama 800 kilo) türü yaşar. 24 sene kadar evvel göl donunca Ontario'dan 19 ila 21 hayvandan ibaret bir kurt sürüsü adaya geçmiştir. Dave Mech, Philip C. Shelton, 10 sene süren bir araştırma ile geyiklerle kurtların ilişkilerini izlemişlerdir. Ada ormanlarını bir felaket halinde tahrip eden geyik sürüsünün sayısı kurtlar geldikten sonra hızla azalmış ve bugünkü 600 baş hayvan civarında duralamıştır. Kurtlar bilindiği gibi sosyal organizasyonu kuvvetli ve zeki hayvanlardır. Belirli usullerle idare edilirler. Adada iki ayrı sürü halinde dolaşırlar. Büyük sürü 15 ila 17 fertten meydana gelmiştir. Cinsel hayatları yakından takip edilmiştir. Çiftleşme olmaktadır: Fakat 10 senedir, sürüye bir tek yavru eklenmemiş bulunmaktadır. Sürünün sayısı 21-22'nin üstüne çıkmamıştır. Her kurdun hayat sahası bir mil karedir. Geyiklerin sayıları ise 600'de karar kılmıştır. Sürünün yıllık yavru sayısı 225 kadardır. Kurtlar yalnız yaşlıları, hastaları, sakatları ve küçük yavruları avlamaktadırlar. Ve her iki-üç günde bir, tek hayvan avlayarak denge bozmamaya titizlikle dikkat etmektedirler.

Aslanların belirli gruplar halinde sosyal hayatları malumdur. Annelik, yavruları korumak, bakma hisleri örnek denecek mükemmeliyettedir. Fakat çevrede beslenme imkanları kötüleşmeye başlayınca beslenme hakkı yalnız hayatiyetini sürdürecek güçte olanlarındır. Öz anası dahi yavrusunu bir pençe darbesi ile uzaklara fırlatır. Bir deri, bir kemik halinde sürüyü takip eden ve nihayet ölünceye kadar yalvardığı halde pay alamayan çocuklarına asla kulak asmaz ve çoğalma fonksiyonunu koruyabilecek şekilde dişiler ayakta kalır.

Canlılarda çoğalmayı kısıtlamanın bir başka yolu daha vardır: Koku!...

Farelerin nüfus yoğunluğu bir dereceye ulaşınca erkeklerin pisliklerinden bir koku çıkmaya başlar. Ve bu koku dişileri kısırlaştırır. Gebe bir fare kafesine bir yabancı erkek sokulsa değişik koku nedeniyle Fötüs'ün rahim içindeki gelişmesi durmakta veya düşükle sonuçlanmaktadır.

Un böceklerinde de böyle bir mekanizma işlemektedir. Unun gramında larva sayısı ikiye çıkınca çoğalma durur. Kurbağa tetartlarının kaynaştığı bir su birikintisine bir tetart salıverilse küçüklerin hemen yemekten kesildikleri ve kısa sürede öldükleri görülür. 120 litre suda bir büyük tetart altı küçük tetartın açlıktan ölmesine yeter. Hatta büyük bir tetartın bulunduğu su küçüklerin akvaryumuna dökülse yine aynı sonuç alınır. Bu şimik maddenin bir su birikintisindeki kurbağa sayısını ayarladığı anlaşılmıştır. Aynı gözlemler balıklarda da yapılmıştır.

Fillerde ayarlama bambaşkadır. Sosyal hayatları çok güçlü ve zeki olan filler, bir bölgede tehlike başlarsa uygun alanlara göç ederler. Doğu Afrika'daki Serengeti parkında 30 sene evvel hiç fil yoktu. 1958'de Grzimek, 60 fil saymış, sayıları 1964'de 800'e, 1967'de 2000'e çıkmıştır.

Uganda'daki Kurkizon şelalesindeki Milli Park'ta 10.000 fil birikmiştir. Fil sürüleri milli parklara sığmamaya başlayınca, her şey alt üst olmuştur. Fakat pek kısa süre sonra hayvanların nüfus sayılarını ayarlamaya başladıkları görülmüştür. Nüfus çokluğu fillerde dejeneresans yapmamıştır. Aksine normal ve sağlam dişilerin hayatlarını sürdürürken, dişilerinin doğumlarının aralarını uzatmaya başladıkları, doğum-çifteşme arasındaki normal iki ay üç günlük sürenin 6 ile 10 aya çıktığı görülmüştür.

Tüm hayvanlarda nüfus planlaması sağlam bir usulle idare edilirken, fireni boşalmış bir çoğalmaya, Lemming'lerde, çekirgelerde rastlanmaktadır. Fakat evvela bir felaket gibi Avustralya'yı istila eden tavşanların bile nihayet bir adaptasyon mekanizması kurdukları görülmektedir... 1959'da Thomas Austin adaya 24 tane tavşan salmıştır. (O zamanlardaki gemicilerin uzun deniz yolculukları için beraberinde canlı hayvanları da taşıdıkları bilinmektedir.) 6. senede tavşanlar 22 milyona çıkmış ve sonunda bir felaket halinde kıtanın bitki faunasını alt üst etmiştir. Avlamalar, zehirlemeler, virüsle hastalık vermeler bu felaketle savaşmaya yetmemiştir. Fakat zamanla tavşanların kendi nüfuslarını ayarladıkları görülmüştür. Kurak mevsimlerde erkekler dişilere yaklaşmamakta, yaklaşmaya kalksa gebe hayvanlarda düşük olmaktadır. Ancak bol yağmurlu yıllarda, üreme temposu artmaktadır.

Biz Lemming ve çekirgelere dönelim, İskandinavya yarımadası civarında yaşayan kemirici hayvanlardan bir nevi sıçan türü olan Lemming'lerin 1967 baharında milyonlarcası adeta yerden fışkırırcasına ortalığı kaplamış ve sanki kollektif bir deliliğe tutulmuşçasına uzunluğu kilometreleri geçen kolonlar halinde Alaska'nın Tunduralarını, dağları, ırmakları, gölleri geçerek, bir tek istikamette ilerledikleri görülmüştür. 200 kilometrelik bir yolculuktan sonra Barrow burnunun sarp kayalarına ulaşmışlar ve Falezlerin tepelerinden bir an bile tereddüt etmeden Kuzey denizinin buzlu sularına atlamışlar ve ölmüşlerdir.

Buna benzer bir olay, Afrika'da şimdi nesilleri tükenmiş Antilop'larda görülmüştür. Nüfus fazlalaşınca 50.000'i aşkın hayvan sürülerinin çöllere doğru çılgınca göç ettikleri ve öldükleri bilinmektedir. Çekirgelerde de davranış başka türlü değildir. Çekirgeler belirli bir yoğunluğa kadar oldukları yerde yaşarlar. Yoğunluk bir ölçüyü aşar aşmaz, ani bir değişme olur, boyları büyür, renkleri değişir, hemen gruplar ve sürüler teşkil eder ve sonunda milyarlarcası kilometrelerce süren gruplar halinde önüne gelen her bitkiyi tahrip ede ede çöllere veya denizlere açılır ve ölürler.

Afrika'da 3200 km. uzağa Atlantik ortasına kadar gelen çekirge sürüleri görülmüştür. Hayvanların sadece doğum miktarlarının değil, cinslerinin de ayarlandığına dair deliller vardır.

Biyoloji bakımından dişi ve erkek organizmaların meydana gelmesi aynı şansa sahiptir. Fakat herhangi bir şey erkek ve dişi arasındaki dengeyi bozdu mu, araştırmacıların hiçbir şekilde anlayamadıkları bir ayarlama mekanizması vasıtası ile denge tekrar kurulmaktadır. Eğer erkeklerin sayısı fazla ise, doğumlarda dişi miktarı artmakta ve iki taraf eşit oluncaya kadar böyle devam etmektedir, dişi sayısı fazla ise, o zaman da doğumlarda erkek sayısı artmaktadır.

Bu ayarlama mekanizmaları insan toplumlarında da tesirlerini göstermektedir. Özellikle bu, savaş sonraları pek açık seçik olarak görülür. Savaş yüzünden erkeklerinin çoğunu kaybeden bir ülkede yeni doğanların büyük bir kısmı erkektir.

Bizi asıl ilgilendiren olayın kendisinden çok, bu fizyolojik mekanizmaların arkasında hangi gücün olduğu, hangi ilim ve kudretin onun işlemesini belirlediğidir. Ne insan ne de hayvan, çocuklarının cinsiyetini önceden tespit edemez ve buna tesir edemez. Buna rağmen cinslerinin dağılması bir kanun düzeniyle akıp gitmekte, canlılar takım takım, bölük bölük hayatlarını devam ettirmektedir.

Güneşe, dünyaya, denizlere, dağlara, hasılı Kainata hükmeden ve bunları hayatın yardımına koşturan, sonsuz bir kudret, nihayetsiz bir hikmet sahibinden başka, hadsiz derecede harika olan şu idareye hiçbir şey karışamaz. Çünkü; şu birbiri içindeki takım takım, bölük bölük nevilerin hepsini birden idare edemeyen, onlardan birisine karışsa elbette karıştıracaktır. Bir kelebek, yaratıcısını gösterdiği gibi, canlılar arasındaki ahenk ve plan da Rabbimizi bildiren parlak bir mucize değil midir?


yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Kâinatın içinde olup bitenleri nasıl değerlendirmeliyiz?

Kâinatın içinde olup bitenleri nasıl değerlendirmeliyiz?

 

 

Bu sorunun kısa cevabı şöyle verilebilir: “Kâinat Allahın mülküdür, onda olup bitenler de yine Allahın ilahi icraatlarıdır. Bu bakış açısıyla neye baksak hem ilmimiz artar hem de tefekkür sevabı kazanırız.”

Sorunun cevabı, mahlukat alemini İlâhî sıfat ve isimlerin tecelligahı bilme idraki içinde yazılmış bütün ilmi eserlerdir.

Burada kısa bir değerlendirme yapmakla yetineceğiz:

Düşünüyorsunuz, zihniniz bir fikir üzerinde yoğunluk kazanıyor ve sonunda bir sonuca ulaşıyorsunuz. Fikir zihninizden doğmuştur ve onu bilen tek insan da sizsiniz. Elde ettiğiniz bu manevî mahsulünüzden başkalarının da faydalanmasını arzu ediyor ve onu yazıya döküyorsunuz. Böylece, ilim ve fikir, kâğıt ve mürekkeple kendini göstermiş oluyor. Ne kâğıtta, ne de mürekkepte ilim olmadığını çok iyi bilenler hükümlerini tereddütsüz veriyor ve bu kâğıt, diyorlar, ilme mazhar olmuş, onda ilim okunuyor, her cümlesi bilgi saçıyor. Bu hükümle birlikte nazarlar size dönüyor, teşekkür size ediliyor, tebrikleri siz alıyorsunuz.

Öteden kendini bilmez bir grup çıkageliyor. Yazıyı okur okumaz başlıyorlar kâğıda övgüler yağdırmaya. Bu da nasıl olur, demeyiniz. Her gün dergilerde, yahut ders kitaplarında bunun yüzlerce, binlerce misâlleriyle karşı karşıya değil miyiz?

Mahsûle bakarak tarlayı methedenler bundan farklı bir şey mi yapıyorlar. Anatomi kitapları insan bedenindeki ince hikmetleri ruhsuz bir üslûp ile anlatırken bunun bir benzerini sergilemiş olmuyor mu?

Burada masdar (sudur yeri, çıkış noktası, kaynak) ile mazhar (onun zahir olduğu, göründüğü mekan) birbirine karıştırılmaktadır.

Kitap ilimden çıkıyor; masdar ilimdir, kitaplar mazhar.
İbadet imandan çıkıyor; masdar imandır, ibadet mazhar.
Sadaka merhametten çıkıyor; masdar merhamettir, sadaka mazhar.
Şu uçsuz bucaksız feza âlemi kudretten çıkıyor; kudret masdardır, âlemler mazhar.
Hücreler, çekirdekler, genler, atomlar hikmetten haber veriyorlar; hikmet masdardır, bunlarsa mazhar.
Misâlleri çoğaltabilir ve bir cümlede özetleyebiliriz:
Mahlûkat mazhardır, ilâhî sıfatlar ve isimler ise masdar.

Bütün fen bilimcilerimiz varlık âleminin mazhar olduğu ilâhî ilim ve hikmetten anlayabildiklerini yazıya dökmekle şeref kazanıyor, bilim ödülleri alıyorlar. Ama bazıları, bu cansız ve şuursuz varlıklarda tecelli eden ilmin kaynağını, araştırmaksızın onları anlamaktan dem vuruyor ve alkış topluyorlar.

Halbuki, hikmetle yapılmış bir varlık olarak, bir başka varlığı anlamaya çalıştıklarını düşünseler, hem kendilerine hem de o varlığa bu mânâ deryasının nereden geldiğini düşünseler, gerçeği bulacak, hakka erecekler.

yozgatnur66

Yorum (2) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Yıldız kaymasına Bakmak!

                 Yıldız kaymasına Bakmak!

 

Okurumuz:Yıldız kayması ne demektir nasıl anlamalıyız? Yıldız kaymasına bakılmasının dinen herhangi bir sakıncası var mı?

 

                              Yıldız kaymasına bakmanın dinen bir sakıncası yoktur.

Acaba kainatta meydana gelen olayların arkalarında yatan gizli gerçekler ne olsa gerektir?

Konunun en açık örneklerinden birine 15. Söz’de rastlamak mümkündür. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu bölümde “Celalim hakkı için biz o Dünya Semayı takım takım kandillerle donattık ve onları şeytanlar için (rücum) atmalar yaptık...” 67/5 ayetinin tefsirini yapar. Ayetin ifadesine göre halk dilinde ‘yıldız kayması’ diye tabir edilen semavi hadise aslında semaya doğru yükselip oradan bir kısım haberlere muttali olmaya çalışan habis ruhlara melaike tarafından bir kısım şihab ve ateş şulelerinin atılmasından ibarettir. Mele-i alanın sakinlerine ve onların muhaverelerine değil de Dünya Semaya, yani ancak yakın semaya kadar yükselebilen şerir ruhlar, bu yakın semadan bir şeyler araklamaya, geleceğe ait bir kısım haberler hırsızlamaya teşebbüs ederler; bu teşebbüse mukabil de semanın sakinleri tarafından ateşli mancınık toplarına, alevli mermilere tutulurlar. İşte bu muharebenin tezahürü de bizim yıldız kayması diye tabir ettiğimiz hadise şeklinde ortaya çıkar.

 

Üstadın bahsi geçen ayeti tefsirine göre madem semadan yağmur, ziya, hararet, bereket, melaike ve ervah gibi maddi-manevi bir çok şey zemine nüzul ediyor ve hakeza zeminden semaya doğru da buhar, akıl, hayal, cesetlerini çıkarmış ervah-ı emvat, enbiya ve evliya ruhları uruc ediyor; elbette bunu takliden bir kısım habis ruhlar da semaya çıkmak isteyecek ve çıkacaklardır. Çünkü vucutça letafet ve hıffetleri vardır. Hem şüphesiz tard edilip kovulacaklardır. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nühusetleri vardır. Hem yine şüphesiz bu tard ve kovulma hadisesinin bizim alemimizde bir görüntüsü olacaktır. Zira insanın alemde müşahitlik, dellallık ve nezaret vazifesi vardır. Madem insanın böyle bir vazifesi vardır; bahar öncesinde yağmur vasıtası ile baharı insana haber veren Cenab-ı Hak böyle ehemmiyetli bir semavi hadiseyi, bir kısım vesilelerle haber verecek ve insanı bu semavi mübarezeye müşahit kılacaktır ve kılmıştır.

İşte Kur’an böyle bir kevni hadiseyi bize aktarırken aslında gözlerden nihan olan bir kısım manevi vukuatı bizlere haber vermekte ve bu vukuatın taşıdığı şu üç gizli hakikati talim buyurmaktadır:


a. Demek ki yeryüzünde insan bazında devam ede gelen hayır-şer mücadelesi semada habis ruhlar ile melaikeler arasında dahi cereyan ediyor.

b. Demek ki yeryüzünde hayrı temsil eden ve ubudiyet ile sorumlu bulunan toprak alaşımlı arz sekenesi insan bulunduğu gibi, sema da da aynı vazife ile muvazzaf nur alaşımlı ışıklı yıldız ve gezegenlerin sekenesi melaike bulunuyor.

c. Demek ki semadan kayan ışıklar hiç bir anlam taşımayan bir yıldız kayması olmayıp, semanın haberlerine yönelik casusluğa uğraşan habis ruhların maksatlı mermilerle taşlanması oluyor. Ve insanın bu hadiseye şahit olduğunda belki dilek tutması değil, bilakis Cenab-ı Hakkın rububiyet-i ammesi ile kainatta, yerde ve semada nasıl tecelli ettiğini, bu habis ruhları şihablar ile nasıl terbiye ettiğini, hikmet ve tedbiri gereği bu terbiyeden bizleri nasıl haberdar ettiğini düşünmesi ve tedbirine Ya Müdebbir!, hikmetine Ya Hakim!, bu umumi mubareze ile ortaya koyduğu terbiyesine “Subhanellahi ve Bihamdihi Subhanellahilazim!” ile mukabele etmesi gerekiyor.

 

yozgatnur66

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <