Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Yemekte su içmek

Yemekte su içmek
 
Okurumuz:Yemekte su içmek hakkında Peygamber efendimizin sünneti nedir? Başta mı ortada mı yoksa sonda mı su içerdi? Ve yemeğe göre bu su mikterı belli midir?
 

- Hadis kaynaklarında, Peygamberimizin (a.s.m) yemekte nasıl su içtiğine dair  açık bir ifadeyi barındıran bir hadise rastlayamadık. Bununla beraber, görebildiğimiz bazı bilgileri aktarmakta fayda olduğunu düşünüyoruz:

-İbn Büsr, babasından naklediyor: Peygamberimizin (a.s.m) evimize teşri edip bereket için dua etmesini rica ettim, kabul edip geldi. Annem kalkıp ceşiş(buğday güzelce öğütüldükten sonra, tencereye konan, üzerine de hurma ve etten ilave yapılarak ateşte pişirilen bir yemek çeşidi/seridenin bir çeşidi gibi) yaptı. Yemek piştikten sonra, Hz. Peygamber (a.s.m.) - (bazı arkadaşlarıyla birlikte) yediler. Sonra ikram edilen suyu içtiler. Hz. Peygamber (a.s.m) suyu içtikten sonra geri kalanını sağ tarafındakine uzattı. Diğer bir bardak/sürahi  su gelince, “içme sırası kimde kaldıysa ondan başlayıp devam edin” buyurdu. Nihayet peygamberimiz (a.s.m) yemek yiyip, su içtikten sonra bizim için şöyle dua etti: “Allah’ım! Onları affet, onlara merhamet et, onların rızkına bereket ver.”  Ve Biz bu duanın bereketini hep görmekteyiz (bk. Kenzu’l-ummal, h. No: 37277).

Bu hadisten, Efendimizin(a.s.m) yemekten sonra su içtiğini öğreniyoruz. Ancak, yemekten ne kadar zaman sonra içtiğini bilemiyoruz.

- Rivayete göre, Hz. Ali Hurma yemiş ve arkasından da su içmiştir(bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 8741).

İmam Gazali, “harareti olduğu zaman kişinin yemek esnasında su içmesi uygun olur. Doktorlar, bunun mide için faydalı olduğunu söylerler” diyor (bk. İhyau’l-ulum, Adabu’l-ekl=yemek adabı).

 
yozgatnur66  

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Şeytan O'nun (asm) suretine giremez

Şeytan O'nun (sav) suretine giremez


 
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i rüyada görmek, muhakkak bir hayır ve bereketin ifadesidir. Çocukluğumda kıbleye doğru yatarak, adeta dileniyor gibi iştiyakla "Ne olur Ya Resûlallah, seni bir rüyamda görmek istiyorum!" deyip inlediğim olmuştur.

Belki de aynı iştiyakı şimdi de vicdanımda hissediyorumdur... Etmiyorsam demek ki kalbim pek kararmış. Cenab-ı Hak, kalb kasvetini izale buyursun!

Efendimiz'i görmek çok mühimdir. Resûl-i Ekrem bir hadislerinde, "Beni rüyasında gören hakkıyla görmüş demektir." buyurur. Bazıları bu hadisi, "Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)'i burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder. Havz-ı Kevseri'nin başına gider, orada onun eliyle kevser içer." şeklinde yorumlamışlardır. Bazıları da hadisi, "Efendimiz'i rüyada gören, aynıyla görmüş demektir." şeklinde anlamışlardır. Zira hadisin sonunda, "Şeytan benim suretime giremez." buyurulmaktadır. Bununla beraber ulema tarafından meselenin daha farklı yorumları da yapılmıştır. Yorumlardan biri şöyledir: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), herkese değişik şekilde görünür. Hatta Efendimiz'i birkaç defa rüyasında gören bir kimse O'nu farklı ruh haletleri itibarıyla her defasında farklı suretlerle görmüş de olabilir. Mesela bir defasında tıraşlı bir çehre olarak, bir defasında büyük gözlü, mukavves burunlu, açık alınlı, siyah saçlı ve başka bir defasında da ise saçlarında beyazlık olarak görmüş olabilir. Bundan dolayı, "Efendimiz'i her gören onu görmemiştir" diyenler de olmuştur. İmam Rabbani gibi bazı mudakkik ve muhakkikler, "Efendimiz'i doğru görebilmek için evvela O'nu Ravza-i Tâhire'de, sâniyen şemailine uygun olarak görmek gerekir." demişlerdir. Vâkıa, Efendimiz'in belli bir sûreti ve şemâili vardır. Allah Resûlü, orta boyludur. İri kemiklidir. Parmakları kalındır. Adeta bir pehlivan tipindedir. Göbekli değildir. Göğsüyle karnı aynı hizadadır. Alnı gayet geniştir. Burnunda tatlı bir kavis vardır. Yüz hatlarıyla fevkalade sevimlidir. Dişleri inci gibidir ve hiç dökülmemiştir. Dudakları lâl ü güher gibi bir parlaklık içindedir, vs... İşte İmam Rabbani, Allah Resûlü'nün bu şekilde şemailine uygun olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak âlimlerin büyük ekseriyeti, bir kimsenin Efendimiz diyerek rüyasında gördüğü kişinin Allah Resûlü olduğunu söyleye gelmişlerdir. Zira bizzat Efendimiz, "Şeytan benim suretime giremez." buyurmuştur.

Allah Resûlü'nün rüyalarda farklı suretlerde görülmesi meselesine gelince, herkes O'nu rüyasında biraz mir'ât-ı ruhuna (ruh aynası) göre, biraz da altında kaldığı hadiselerin tesirine göre görür. Kiminin mir'at-ı kalbi dev aynası gibidir, o ona göre görür. Kimisininki mukavves bir ayna gibidir o da ona göre müşahede eder. Bunları bir ölçüde mir'at-ı ruh belirler. Kimisinin kalbi dupdurudur, berraktır, orası apaçık bir visal koyudur, o, böyle dupduru bir keyfiyetle görür. Kimisi de bir kısım his ve pas içindedir, böyleleri için de bu tür hisler, görmeyi bulandırır.

Burada istidradi olarak insanların kafasına takılan bir mevzuya da açıklık getirmekte fayda var. Efendimiz'i rüyada gören değil, saadet asrında hakikaten gören kişi sahabi olur. En makbul sahabi tarifini yapan İbn Hacer, sahabiyi şu ifadelerle tanımlamıştır: Sahabi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)'i gören, kurb-u huzura müşerref olan, sohbet-i nebeviden az dahi olsa istifade eden kimsedir.

Dahası bir kimse, değil rüyada, temessül etmiş olarak bile Efendimiz'i görse sahabi olmaz. Mesela Hafız Suyuti, Allah Resûlü'yle yetmişin üstünde temessülen görüştüğünü ifade etmektedir. Suyuti, bir ruh degajmanıyla (ruhun bedenden imtisaliyle) doğrudan doğruya Efendimiz'le buluşma temin ettiğini ve açıktan açığa konuştuğunu dile getirmektedir ki, bu bir rüya değildir. Bu, ruh âlemine ait bir şey de değildir. Belki hakikat-i Ahmediye ile Suyuti'nin hakikati yüz yüze gelmiştir. Buna rağmen Hafız Suyuti sahabi değildir. Pek çok kimse Suyuti gibi temessülen Efendimiz'i görmüştür
.

Bunlardan biri de Hallac-ı Mansur'dur. Hallac, bu müşahedesini şöyle anlatır: Kürsüde "Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebair işleyenleredir." hadisini okurken aklımdan şöyle bir şey geçti: "Ya Resûlallah, niye himmetini dûn tutuyorsun? Küfür işleyenlere de şefaat ederim demiyorsun da sadece günah-ı kebair işleyene şefaat ederim diyorsun?" O esnada Resûl-i Ekrem karşımda temessül etti. Başımdan sarığımı açtı, boynuma doladı ve şöyle buyurdu: "Zannediyor musun ki söylediğimi ben kendimden söylüyorum?"

Hâsılı, Efendimiz'i rüyasında veya temessülen gören bir kimse sahabi olmaz. Sahabi olabilmek için on dört asır ötede yaşamak gerekir. Ancak sahabinin arkasında olunabilir ki, o da bu asırda dîn-i mübîn-i İslam'a hizmetle mümkündür.

Allah (celle celêlühü) bizim mazhariyetlerimizin şükrünü edaya, selef-i sâlihîne karşı da saygı ve vefaya muvaffak kılsın.

ÖZETLE

1- Efendimiz (sas)'i rüyada görmek, muhakkak bir hayır ve bereketin ifadesidir. Resûl-i Ekrem bir hadislerinde, "Beni rüyasında gören hakkıyla görmüş demektir." buyurur.

2- "Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)'i burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder. Havz-ı Kevseri'nin başına gider, orada onun eliyle kevser içer."

3- Efendimiz'i rüyada gören değil, saadet asrında hakikaten gören kişi sahabi olur. İbn Hacer'e göre sahabi, Efendimiz'i gören, sohbet-i nebeviden az dahi olsa istifade eden kimsedir.




Kürsü'den iktibastır!

 

yozgatnur66



Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Âlem Dolusu Salavat

Âlem Dolusu Salavat


“Allah ve melekleri
Peygambere salât ederler.
Ey iman edenler,
siz de ona salât edin ve
tam bir teslimiyetle selâm verin.”
— Ahzâb Sûresi, 33:56


ALLAH RESULÜNÜN büyüklüğünü muhteşem bir tablo içinde tasvir eden bu âyet, biz mü’minlere de bu tablonun içinde yer alma çağrısı yapıyor.

Âyetin ilk olarak verdiği haber, Yüce Allah’ın ona salât ettiği şeklindedir. Allah’ın salât etmesi, rahmet anlamını taşır. Ayetin ifadesinde, bir de süreklilik vardır. Bu ise, “Âlemlerin Rabbi, sürekli olarak ona rahmet ediyor, ona rahmetini indiriyor” demek olur.

Bundan başka, Allah’ın meleklerinin de sürekli olarak Peygambere salât etmekte, yani rahmet duası etmekte oldukları haber veriliyor.

Şimdi, âyetin şu kısmının tasvir ettiği âlemleri bir düşünün:

Öyle bir âlem—yahut âlemler—ki, her an Rabbinden gelen bir rahmet yağmuru altındadır.

Bir yandan Âlemlerin Rabbinden rahmet inerken, bir yandan da, o yüce âlemleri dolduran, hadde hesaba gelmez, tasavvurlara sığmaz melek ordularından Ona rahmet duaları yükselmektedir.

İnen rahmet yağmurlarının, yükselen rahmet dualarının odak noktasında ise bir sevgili kul var:

Âhirzaman Peygamberi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.

Âyetin ikinci cümlesi, bizi de bu muhteşem tablonun içinde yer almaya çağırıyor:


“Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle ona tâbi olun ve ona selâm verin” buyuruyor.

Bu İlâhî buyruğun yeryüzünde nasıl yankılandığını hep beraber görüyoruz:

Âlemlere rahmet olarak gönderilen o Peygamber yeryüzüne ineli beri, bu gezegen, hiç durmadan ona salât ediyor.

Ona teslim olmuş gönüllerden her saniye milyonlarca salât ve selâm yükseliyor.

Hiç durmuyor salât ve selâmlar.

Yeryüzü, bir nefes aralığı bile vermeksizin, geceli gündüzlü onu selâmlıyor, ona rahmet duaları ediyor.

Koca dünya, bir yandan da minarelerinin diliyle onu yad ediyor.

Henüz güneşin doğmadığı yerlerde onun adı yankılanmaya başlıyor.

Günün kapanışındaki ezanlarda yine onun yâdı var.

Gece ve gündüz birbirinin peşi sıra bu gezegeni dolaşıp dururken, ezanlar da dalga dalga birbirini izliyor. Ezansız bir an geçmiyor yeryüzünde.


Ve her ezanda onun elçiliği âlemlere bir kez daha ilân ediliyor.

Gece ve gündüz gibi, ezanlar ve salât ü selâmlar sarıp sarmalıyor bu şirin gezegeni.

Ve dünyamız, yüz binlerce minaresinden ve milyarlarca gönülden yükselen nida ve dualarla uzayın uçsuz bucaksız derinliklerinde uçup giderken, geçtiği her yerde salât ve selâmlardan yankılar bırakıyor.

Şöyle bir manzaranın bir anlık bir kesitini bile bir fotoğraf karesi halinde gözlerimizin önünde canlandırmamız, bu dünya şartlarında elbette ki mümkün değildir.

Düşünün ki, bu hadise, asırlardır gece ve gündüz demeden sürüp gidiyor.

Üstelik artarak, büyüyerek, gittikçe gürleşen sadalarla yankılanıyor bu ezanlar, bu salât ve selâmlar.


Her an, ona rahmet duası eden ve selâm gönderen dillere yenileri ekleniyor.

Yeryüzü onu böylece milyarlarca dille yad ederken, yüce âlemlerin sakinleri de yine ona rahmet duaları ediyorlar—Rablerinin onlara öğrettiği şekilde.

Yeriyle göğüyle, âlemler rahmet duaları içinde çalkalanıp dururken, bütün âlemlere böyle bir duayı ilham edenin sonsuz rahmeti de onun üzerine inmeye devam ediyor.

Âlemleri kuşatan bütün bu duaların ve İlâhî rahmetin tam odak noktasında bulunan bir kimsenin asırlar boyunca bu salât ve selâmlarla nasıl bir mertebeye yükseleceğini düşünün, düşünebilirseniz!

Veya, bu kadar uzun bir hesaba girişmek yerine, onun herhangi bir andaki yükselişini düşünmeye çalışın:

Siz bir soluk alıncaya kadar, göklerden ve yerden ona edilen salât ve selâmlar, Âlemlerin Rabbinden ona inen rahmetler nasıl bir yekûn tutar?

Çok şükür ki, âyet, bizden böyle ağır bir hesap istemiyor.

Onun yerine, bize bir çağrı yapıyor:

Allah’ın melekleriyle ve iman eden kullarıyla beraber, o muhteşem tablo içinde yer alarak, âlemlere rahmet olan zâta salât ve selâm gönderme çağrısı...


SALAVATIN ANLAMI

“Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.

— Ahzâb Sûresi, 33:56

BU AYETİN tasvir ettiği kâinat, yukarıda ele aldığımız gibi, Âlemlerin Rabbinden inen rahmetlere gark olmuş, gökleri ve yeri rahmet dualarıyla çınlayan bir kâinat idi. Ayet, o duaların ve rahmetlerin odak noktasında ise Ahirzaman Peygamberi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı gösteriyordu.

Bu tasvirleri destekleyen başka âyetler de vardır. Meselâ Enbiyâ Sûresinin bir âyeti, Peygamberimize hitaben, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyurur. 1

Bütün âlemlere bir rahmet olarak—âyetin vurgusuyla: ancak rahmet olarak—gönderilen zat için gökler ve yer dolusu rahmet dualarının edilmesinden daha doğal ne vardır?


BEDİÜZZAMAN Hazretleri, eserlerinin çeşitli yerlerinde bu manzarayı pek güzel bir şekilde yorumlar. Onun bu yorumu, geçmiş ve geleceğiyle birlikte tüm zaman ve mekânları kuşatan bir bakış açısından çekilmiş bir fotoğraf gibidir:

Orada, bütün varlık âlemini arkasına almış, Yer ve Gökler Rabbini zikreden ve Ona niyazda bulunan bir büyük zat vardır.

O, göklerde ve yerde ne varsa bir kitap gibi okur ve okutur.

Onun nuru altında hiçbir şey karanlıkta kalmaz.

Herşey canlanır, herşey Rabbini zikretmeye başlar.

Yaratılan ne varsa, onun getirdiği kitapla bir anlama kavuşur, bir değer kazanır.

O, bir kâinatı okur, bir elindeki kitabı.

Tesbihatıyla âlemleri çınlatır.

Ve açar ellerini, Rabbinden sonsuzluk ister, kurtuluş ister, kavuşma ister, mutluluk ister.

Bütün bunları, ardınca dizilen insan ve cin âlemleri için ister.


Gökler ve yer onu huşu içinde dinler, ona âmin’ler söyler.

İşte o âmin’ler, göklerden ve yerden ona giden salâvatlardır.

Alemlere rahmet olarak gönderilen için, her an âlemler rahmet duası eder, ona her an Alemlerin Rabbinden rahmetler iner.

Dualar gibi, her an onun arkasında dizilenler de artar.

Mahlûkat kafileleri birbiri ardınca dünyaya gelirler.

Ümmetine hergün yeni yeni fertler katılır.

Katılanlarla beraber, rahmete olan ihtiyaçlar da artar.

İhtiyaçlar arttıkça dualar ve âmin’ler de çoğalır.

Çünkü onu gönderen, onunla bütün âlemlere rahmet etmek istemiştir.

Onun için, o rahmet timsalinin mertebesi de sürekli bir yükseliştedir. Sebep olduğu hayırlar onun defterine geçer; salât ve selâmlar onun kadrini yüceltir.

Böylece, o, arkasına aldığı âmin’lerle, Rabbinin katında, niyazı reddedilmeyecek bir mertebeye erişir.


Nihayet, o içten niyazlarla, o güçlü âmin’lerle bir saadet yurdu açılır.

O gün, onun âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olduğunu herkes gözleriyle görür.

Ve inananlar, salât ve selâmlarıyla kendileri için ne büyük bir yatırım yapmış olduklarını anlarlar.

İŞTE, salâvatın bu anlamı ve önemi sebebiyledir ki, o Yüce Peygamber, “Kim bana bir salât ederse Allah ona on salât eder” buyurmuştur.2

“Duamın hepsini salâvata ayırayım mı?” diyen bir Sahâbîye onun verdiği şu cevapta da yine aynı hakikatin ifadesi vardır:

“İşte o zaman Allah senin bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını da bağışlar.” 3


1- Enbiyâ Sûresi, 21:107.

2- Müslim, Salât: 70.

3- Tirmizî, Kıyâmet: 23.


Ümit Şimşek
Zafer Dergisi
Sayı: 376
Nisan - 2008'dan iktibastır!

 

yozgatnur66


Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

ÇAĞLAR ÜSTÜ ÖRNEKLİK: HZ. MUHAMMED

ÇAĞLAR ÜSTÜ ÖRNEKLİK: HZ. MUHAMMED

 

Doğumunu kutladığımız Peygamber Efendimizi, sevgi ve tazim ile yad ederek sözlerime başlıyorum. Hayatını incelediğiniz de görürsünüz ki sizler, onun gönlünden hiç eksik olmadınız. O da sizin gönlünüzden, yüreğinizden hiçbir zaman eksik olmasın!

Sözlerimin başında Kutlu Doğum Haftalarını Türk toplumunun seviyesine ve seciyesine uygun olarak ihdas eden, bunu güzel bir gelenek hâline getiren, Mevlid-i Nebileri birer anma toplantılarından anlama toplantılarına dönüştüren bütün büyüklerimize, hocalarımıza şükran borçlu olduğumuzu ifade etmek isterim. Bu hocalarımızdan vefat edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara sağlık ve selâmet temenni ediyorum.

Peygamber Efendimizin, bir hafta boyunca ülkemizin her köşesinde ilim adamlarımız tarafından halkımıza anlatılacak olması gerçekten heyecan vericidir. Rabbimden dileğim bu heyecanın, bu ülke insanının yüreğinden hiçbir zaman eksik olmamasıdır.

Peygamber Efendimiz bir hadisinde “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurur. Söz ve düşünce âleminde yarım saat onunla olmak istiyoruz. Buna hazırsanız ki gönülleriniz ve gözleriniz buna hazır olduğunu gösteriyor- buyurun onunla birlikte olmaya gidelim.

Hangi açıdan bakarsanız bakınız içinde yaşadığımız çağın, onun örnekliğine, manevî önderliğine ve ilâhî rehberliğine ihtiyacı vardır. Bizim de onun sevgisine, aşkına; onu okumaya, anlamaya ve yaşamaya ihtiyacımız vardır.

Yüreklerimiz yolunu şaşırdı. Yüreklerimizin, onun kılavuzluğuna ihtiyacı vardır. Boş bırakılmış gönül tahtını gelişi güzel kimselere bırakmış insanların, onun sevgisine ve aşkına ihtiyacı vardır. İnsanlığın en büyük sorunu sevgi açlığıdır. Onu sevmeye, onunla insanı ve kâinatı sevmeye her zamankinden daha fazla muhtacız. Yürekleri tükenmiş insanların dünyasında yaşıyoruz. Tükenen bütün yüreklerin Hz. Muhammed’in sevgi ve rahmet dolu soluğuna ihtiyacı vardır.

Önce aramızda bulunan meslektaşlarıma seslenmek istiyorum. Her şeyden önce din görevlileri ve ilâhiyatçılar olarak bizim, Hz. Peygamberin yaptığı işi kendine iş ve meslek olarak seçenlerin, buna ihtiyacı vardır. İşimizi iyi yapabilmek, toplumu doğru aydınlatabilmek, milletimizi peygamber sevgisi etrafında birleştirmek ve bütünleştirmek için, öncelikle bizim onu tanımaya, anlamaya ve örnek almaya ihtiyacımız vardır.

Milletimizin sevgi merkezli bir peygamber tasavvuru vardır. Bu tasavvuru düşünceye ve bilinçli davranışlara dönüştürmek için, bizim buna çok ama çok ihtiyacımız vardır. Yunus Emre’nin dilindeki aşk peygamberini, Mevlâna’nın dilindeki rahmet peygamberini, Ahmet Yesevî’nin dilindeki hikmet peygamberini, Hacı Bektaş Velî’nin dilindeki eşsiz baba ve insan peygamberini yeniden keşfetmeye ve bu keşfimizi toplumun bütün katmanlarına açmaya bizim ihtiyacımız vardır.

İnsana bakışımız çok değişmiştir. Onun rahmet yüklü bakışına ihtiyacımız vardır. Tabiatı hoyratça kullanıyoruz. Onun âlem tasavvuruna ve tabiatı okşayan mübarek eline sahip çıkmaya ihtiyacımız vardır. Toplumsal dokularımız çözülmeye başlamıştır. Onun, toplumu gergef gergef ören ilişkiler ağına ihtiyacımız vardır.

Bizim, milletçe iftihar ettiğimiz ve toplumsal varlığımızı borçlu olduğumuz en önemli müessese şüphesiz ki ailedir. Ancak üzülerek ifade edelim ki bu müessese de yavaş yavaş çözülmeye başlamıştır. Onun, Hz. Hatice validemizle dostluk ve arkadaşlık temeli üzerine bina ettiği; vefatından sonra Hz. Ayşe ile sevgi, ilgi ve bilgi üzerine inşa ettiği aile yapısını; bu konuda ona saldıranların çirkin iftiralarına aldırmadan okumaya, bilmeye, öğrenmeye ve yaşamaya ihtiyacımız vardır.

Kısaca eş olarak eşi ile münasebetine, baba olarak çocukları ve torunlarıyla ilişkisine; dost, komşu ve arkadaş olarak bütün ilişkilerimizde, onun ortaya koyduğu örnek ilişkileri satır satır okumaya, teneffüs edip içimize çekmeye ihtiyacımız vardır.

Sizlere sormak istiyorum; nice insanların karşısında kollarını ve göğüslerini jiletle parçalayan gençlerimizin gönül tahtında Sevgili Peygamberimize ihtiyaç yok mudur? Yaklaşık bir yıldır hepimizin gözleri önünde bilgiye, kültüre, emeğe ve toplumların ürettiği en yüce felsefe olan aşka, sanata ve estetiğe uymayan yarışmalarla zihinleri, gönülleri ve ruhları işgal edilen gençlerimizin yüreklerinde Sevgili Peygamberimizin kılavuzluğuna ihtiyaç yok mudur? Madde bağımlılığı ile kararan ruhlarını satanizm gibi çılgınlıklarla bireyin, toplumun ve insanlığın aleyhine bir tehdide dönüştüren gençliğin ilâhî sevgiye, peygamber sevgisine ne kadar muhtaç olduğunu görmüyor muyuz? Hz. İsa’nın bütün sahih öğretilerini, İncil’in bütün mesajlarını kendi öğretileri ve mesajları içinde bir nokta hâline getiren Sevgili Peygamberimizi tanımaya, sevmeye, anlamaya ve yaşamaya ihtiyacı yok mudur?

Soruyorum; aylardır töre cinayetlerini tartışan toplumumuzun, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi en hunhar, en vahşi töreleri kaldırırken giriştiği hikmetli mücadeleyi öğrenmeye ihtiyacımız yok mudur? Hemen hemen her köşesinde sokak çocuklarının tinercilik illetine müptelâ olduğu bir ülkede, “Yetime sahip çıkan cennette benimle olacaktır.” diye haykıran Sevgili Peygamberimizin mesajlarına ihtiyaç yok mudur? Bugün 1 Mayıs, işçi bayramıdır. “Yanınızda çalışanlarınız sizin kardeşlerinizdir; yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz; emeklerinin hakkını alın terleri kurumadan veriniz.” diyen bir peygamber mesajına ihtiyaç yok mudur? Nihayet ölümün öteki bütün yüzleri ile buluşan, kan, terör, intihar ve savaşların pençesinde inleyen dünyamızın; kin, nefret ve intikamı sevgi, muhabbet ve rahmete dönüştüren Sevgili Peygamberimizin sıcak soluğuna, rahmet yüklü mesajlarına ihtiyacı yok mudur?

Yazarlarımız maalesef onu yazamaz oldular. Şairlerimizin en büyük ilham kaynağı -Allah korusun- kurumaya başladı. Senaristlerimizin aklında ve gönlünde onun rahmet yüklü mesajlarını aktarma düşüncesi yok oldu!

Mekke’de iken her türlü kötülüğe engel olmak amacıyla erdemliler topluluğunda yer alışını, Mekke site devletinde hiçbir kötülüğe bulaşmadan haksızlıklarla mücadele ile geçen nezih gençliğini okumaya hiç ihtiyacımız yok mudur? Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice ile dostluk ve arkadaşlık üzerine kurduğu aile yapısını, vahiy geldikten sonra Allah’ın dinini insanlara ulaştırmak için giriştiği hikmetli mücadelesini okumaya ihtiyacımız yok mudur.

Ebu Kubeys dağından yaptığı çağrıyı, cahiliye toplumuyla ile mücadelesini, Erkam’ın evindeki toplantılarını, muhasara altına alınmasını, Habeşistan’a hicretleri, Medine’yi arayışını, Taif’te taşlanışını ve yaralar içinde “Allah’ım onlara merhamet et, çünkü onlar cahil bir kavim.” deyişini hatırlamaya ve iliklerimize kadar hissetmeye ihtiyacımız vardır.

Medine’ye hicretini, hicretten önce kadınlı erkekli Akabe buluşmalarını, mescidi inşasını, Evs ve Hazrec’in yıllar yılı süren kavgalarına son verip, Ensar ve Muhaciri birbirine kardeş kılışını anlamaya ihtiyacımız vardır. Ayrıca onun eğitiminden geçen ve her biri, insanlığı aydınlatan birer meşaleye dönüşen arkadaşlarını, ashabını, tanımaya öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Hz. Ebubekir’in dostluğunu ve sadakatini, Hz. Ömer’in hikmetini ve adaletini, Hz. Osman’ın iffetini, hayasını ve cömertliğini, Hz. Ali’nin ilmini ve cesaretini bu çağa taşımaya ihtiyacımız yok mudur? On yıl içinde dünyaya egemen iki medeniyeti dize getirecek örnek bir toplum oluşturmasını okumaya ve anlamaya ihtiyacımız vardır. Krallara gönderdiği o muhteşem mektuplarını, her biri bir destan olan Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve Tebuk’u okuyup anlamaya ihtiyacımız vardır. Yahudileri de içine olan Medine Sözleşmesini, Necranlı Hristiyanlara Mescid-i Nebevi’yi ibadet mekânı olarak tahsis edişini, Hudeybiye’de sulh için gösterdiği çabayı, Mekke’nin fethinde Ebu Süfyan’ı, Hind’i ve amcası Hz. Hamza’nın katili Vahşi de dahil herkesi affedişini; Huneyn’de aldığı ganimetleri fakirlere dağıtışını, veda haccını, insanlık tarihine altın harflerle yazılması gereken veda hutbesini; “İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Hepiniz Adem’densiniz, Adem de topraktandır.” deyişini, “Kadınlara hayırla muamele edin, onların sizin üzerinizde hakları vardır.” diye haykırışını ve nihayet “En yüce dosta gidiyorum.” diyerek dünyaya veda edişini, veda ederken de “Gözümün nuru namazı bırakmayın.” deyişini hatırlamaya ve anlamaya çok ama çok ihtiyacımız vardır.

Son söz olarak başta söylediğimiz; sizler onun gönlünden hiç eksik olmadınız, o da sizin gönlünüzden, yüreğinizden hiçbir zaman eksik olmasın!

Doç. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

 

yozgatnur66 

Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Önemli olan, Efendimiz'e benzer tarzda yaşamaya karar vermek

Önemli olan, Efendimiz'e benzer tarzda yaşamaya karar vermektir!


İmanımızın temin ettiği ahlak vardır. Mesela meyvelerin çürük taraflarını gizlemeye çalışan bir manav, imanlı ise, birdenbire Allah'ın her şeyi gördüğünü ve bildiğini hatırlar. O an, sanki imanı bir suflör olur ve bağırır:

"Ey Müslüman, dikkat et!.. İmanına, dinine aykırı hareket ediyorsun." Adam hilesinden böylece vazgeçer.

Meyve vermeyen ağaca "odunluk" derler. Müslüman'ın meyvesi de Peygamber ahlakıdır.

Herkes ilmine ve kabiliyetine göre böylesi iç konuşmalara erer, aniden başını kaldırır, "seç, al; çürüğü de var, sağlamı da!" diye malının ayıbını gizlemez, helal kazanç sağlar.

Böylece Peygamber'i taklit etmiş olur.

Yeryüzünü bir talimgâh yapan Allah, insanlar topluluğunu buraya toplarken, Peygamber Eendimiz'i de başöğretmen makamına getirmiştir.


Kur'an-ı Kerim, bu eğitim sisteminin yönetmeliğidir. Demek ki Peygamber Efendimiz, Kur'an'ı anlamaya ve yaşamaya en uygun şekilde yaratılmış; O, İslamiyet'i anlamış ve yaşamış, böylece kendi şahsında ispat etmiş ki, insanların bütünü Hz. Muhammed'e benzer tarzda yaşasa, şu dünya bir cennet manzarası arz edecek!..

İşte insanlığın gayesi ve hedefi budur! Yani Peygamber'in ahlakı ile ahlaklanmak!..

İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki (ra) demiş ki:

"Ben, seyr-i ruhanide kat-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; sünnet-i seniyyeye ittiba edenleri gördüm."

Çeşitli cemaatler var. O cemaatlerin her birinin mensupları, manen yükselmek istiyorlar. Kimisi zikrederek yükselmek istiyor, kimisi tefsir okuyarak, kimisi Kur'an okuyarak yükselmek istiyor; cemaat mensupları böyle çalışıyor.

İşte Ahmedi Faruki onların içinde en yüksek, en nurlu derecede, sünnet-i seniyyeye ittiba edenleri görmüş.


Adam diyor ki, "Ben ilimle yükseleceğim." Öbürü diyor ki, "Ben zikrederek yükseleceğim."

"Sen, kafandan geçen fikirleri bir kenara bırak", diyor Ahmed-i Faruki; "Peygamber ne yaptı, önemli olan o. En yüksek makam sünnet-i seniyyeye ittibadır."

"Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed (sas), O'nun kulu ve resulüdür."

Kelime-i şehadetin içinde bir hayat şekli vardır. Helal dairede bir hayat...

Haram daireden uzak bir hayat...

Bediüzzaman buyurmuş ki:

"Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı... Ne vakit sünnete yapışsam, yol aydınlaşıyor, selametli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum." (Lem'alar)

Peygamberimiz'in doğumunu kutlayan, YENİDEN DOĞMALI!

Yeniden dünyaya gelir gibi, hayata yeniden başlamalı ki, kâinat çapındaki bu davanın sırrına ersin...


                                                                                                 HEKİMOĞLU İSMAİL

 

yozgatnur66 


Yorum (yok) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <