Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

ÇAĞLAR ÜSTÜ ÖRNEKLİK: HZ. MUHAMMED

ÇAĞLAR ÜSTÜ ÖRNEKLİK: HZ. MUHAMMED

 

Doğumunu kutladığımız Peygamber Efendimizi, sevgi ve tazim ile yad ederek sözlerime başlıyorum. Hayatını incelediğiniz de görürsünüz ki sizler, onun gönlünden hiç eksik olmadınız. O da sizin gönlünüzden, yüreğinizden hiçbir zaman eksik olmasın!

Sözlerimin başında Kutlu Doğum Haftalarını Türk toplumunun seviyesine ve seciyesine uygun olarak ihdas eden, bunu güzel bir gelenek hâline getiren, Mevlid-i Nebileri birer anma toplantılarından anlama toplantılarına dönüştüren bütün büyüklerimize, hocalarımıza şükran borçlu olduğumuzu ifade etmek isterim. Bu hocalarımızdan vefat edenlere Allah’tan rahmet, hayatta olanlara sağlık ve selâmet temenni ediyorum.

Peygamber Efendimizin, bir hafta boyunca ülkemizin her köşesinde ilim adamlarımız tarafından halkımıza anlatılacak olması gerçekten heyecan vericidir. Rabbimden dileğim bu heyecanın, bu ülke insanının yüreğinden hiçbir zaman eksik olmamasıdır.

Peygamber Efendimiz bir hadisinde “Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurur. Söz ve düşünce âleminde yarım saat onunla olmak istiyoruz. Buna hazırsanız ki gönülleriniz ve gözleriniz buna hazır olduğunu gösteriyor- buyurun onunla birlikte olmaya gidelim.

Hangi açıdan bakarsanız bakınız içinde yaşadığımız çağın, onun örnekliğine, manevî önderliğine ve ilâhî rehberliğine ihtiyacı vardır. Bizim de onun sevgisine, aşkına; onu okumaya, anlamaya ve yaşamaya ihtiyacımız vardır.

Yüreklerimiz yolunu şaşırdı. Yüreklerimizin, onun kılavuzluğuna ihtiyacı vardır. Boş bırakılmış gönül tahtını gelişi güzel kimselere bırakmış insanların, onun sevgisine ve aşkına ihtiyacı vardır. İnsanlığın en büyük sorunu sevgi açlığıdır. Onu sevmeye, onunla insanı ve kâinatı sevmeye her zamankinden daha fazla muhtacız. Yürekleri tükenmiş insanların dünyasında yaşıyoruz. Tükenen bütün yüreklerin Hz. Muhammed’in sevgi ve rahmet dolu soluğuna ihtiyacı vardır.

Önce aramızda bulunan meslektaşlarıma seslenmek istiyorum. Her şeyden önce din görevlileri ve ilâhiyatçılar olarak bizim, Hz. Peygamberin yaptığı işi kendine iş ve meslek olarak seçenlerin, buna ihtiyacı vardır. İşimizi iyi yapabilmek, toplumu doğru aydınlatabilmek, milletimizi peygamber sevgisi etrafında birleştirmek ve bütünleştirmek için, öncelikle bizim onu tanımaya, anlamaya ve örnek almaya ihtiyacımız vardır.

Milletimizin sevgi merkezli bir peygamber tasavvuru vardır. Bu tasavvuru düşünceye ve bilinçli davranışlara dönüştürmek için, bizim buna çok ama çok ihtiyacımız vardır. Yunus Emre’nin dilindeki aşk peygamberini, Mevlâna’nın dilindeki rahmet peygamberini, Ahmet Yesevî’nin dilindeki hikmet peygamberini, Hacı Bektaş Velî’nin dilindeki eşsiz baba ve insan peygamberini yeniden keşfetmeye ve bu keşfimizi toplumun bütün katmanlarına açmaya bizim ihtiyacımız vardır.

İnsana bakışımız çok değişmiştir. Onun rahmet yüklü bakışına ihtiyacımız vardır. Tabiatı hoyratça kullanıyoruz. Onun âlem tasavvuruna ve tabiatı okşayan mübarek eline sahip çıkmaya ihtiyacımız vardır. Toplumsal dokularımız çözülmeye başlamıştır. Onun, toplumu gergef gergef ören ilişkiler ağına ihtiyacımız vardır.

Bizim, milletçe iftihar ettiğimiz ve toplumsal varlığımızı borçlu olduğumuz en önemli müessese şüphesiz ki ailedir. Ancak üzülerek ifade edelim ki bu müessese de yavaş yavaş çözülmeye başlamıştır. Onun, Hz. Hatice validemizle dostluk ve arkadaşlık temeli üzerine bina ettiği; vefatından sonra Hz. Ayşe ile sevgi, ilgi ve bilgi üzerine inşa ettiği aile yapısını; bu konuda ona saldıranların çirkin iftiralarına aldırmadan okumaya, bilmeye, öğrenmeye ve yaşamaya ihtiyacımız vardır.

Kısaca eş olarak eşi ile münasebetine, baba olarak çocukları ve torunlarıyla ilişkisine; dost, komşu ve arkadaş olarak bütün ilişkilerimizde, onun ortaya koyduğu örnek ilişkileri satır satır okumaya, teneffüs edip içimize çekmeye ihtiyacımız vardır.

Sizlere sormak istiyorum; nice insanların karşısında kollarını ve göğüslerini jiletle parçalayan gençlerimizin gönül tahtında Sevgili Peygamberimize ihtiyaç yok mudur? Yaklaşık bir yıldır hepimizin gözleri önünde bilgiye, kültüre, emeğe ve toplumların ürettiği en yüce felsefe olan aşka, sanata ve estetiğe uymayan yarışmalarla zihinleri, gönülleri ve ruhları işgal edilen gençlerimizin yüreklerinde Sevgili Peygamberimizin kılavuzluğuna ihtiyaç yok mudur? Madde bağımlılığı ile kararan ruhlarını satanizm gibi çılgınlıklarla bireyin, toplumun ve insanlığın aleyhine bir tehdide dönüştüren gençliğin ilâhî sevgiye, peygamber sevgisine ne kadar muhtaç olduğunu görmüyor muyuz? Hz. İsa’nın bütün sahih öğretilerini, İncil’in bütün mesajlarını kendi öğretileri ve mesajları içinde bir nokta hâline getiren Sevgili Peygamberimizi tanımaya, sevmeye, anlamaya ve yaşamaya ihtiyacı yok mudur?

Soruyorum; aylardır töre cinayetlerini tartışan toplumumuzun, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi en hunhar, en vahşi töreleri kaldırırken giriştiği hikmetli mücadeleyi öğrenmeye ihtiyacımız yok mudur? Hemen hemen her köşesinde sokak çocuklarının tinercilik illetine müptelâ olduğu bir ülkede, “Yetime sahip çıkan cennette benimle olacaktır.” diye haykıran Sevgili Peygamberimizin mesajlarına ihtiyaç yok mudur? Bugün 1 Mayıs, işçi bayramıdır. “Yanınızda çalışanlarınız sizin kardeşlerinizdir; yediğinizden yediriniz, giydiğinizden giydiriniz; emeklerinin hakkını alın terleri kurumadan veriniz.” diyen bir peygamber mesajına ihtiyaç yok mudur? Nihayet ölümün öteki bütün yüzleri ile buluşan, kan, terör, intihar ve savaşların pençesinde inleyen dünyamızın; kin, nefret ve intikamı sevgi, muhabbet ve rahmete dönüştüren Sevgili Peygamberimizin sıcak soluğuna, rahmet yüklü mesajlarına ihtiyacı yok mudur?

Yazarlarımız maalesef onu yazamaz oldular. Şairlerimizin en büyük ilham kaynağı -Allah korusun- kurumaya başladı. Senaristlerimizin aklında ve gönlünde onun rahmet yüklü mesajlarını aktarma düşüncesi yok oldu!

Mekke’de iken her türlü kötülüğe engel olmak amacıyla erdemliler topluluğunda yer alışını, Mekke site devletinde hiçbir kötülüğe bulaşmadan haksızlıklarla mücadele ile geçen nezih gençliğini okumaya hiç ihtiyacımız yok mudur? Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice ile dostluk ve arkadaşlık üzerine kurduğu aile yapısını, vahiy geldikten sonra Allah’ın dinini insanlara ulaştırmak için giriştiği hikmetli mücadelesini okumaya ihtiyacımız yok mudur.

Ebu Kubeys dağından yaptığı çağrıyı, cahiliye toplumuyla ile mücadelesini, Erkam’ın evindeki toplantılarını, muhasara altına alınmasını, Habeşistan’a hicretleri, Medine’yi arayışını, Taif’te taşlanışını ve yaralar içinde “Allah’ım onlara merhamet et, çünkü onlar cahil bir kavim.” deyişini hatırlamaya ve iliklerimize kadar hissetmeye ihtiyacımız vardır.

Medine’ye hicretini, hicretten önce kadınlı erkekli Akabe buluşmalarını, mescidi inşasını, Evs ve Hazrec’in yıllar yılı süren kavgalarına son verip, Ensar ve Muhaciri birbirine kardeş kılışını anlamaya ihtiyacımız vardır. Ayrıca onun eğitiminden geçen ve her biri, insanlığı aydınlatan birer meşaleye dönüşen arkadaşlarını, ashabını, tanımaya öğrenmeye ihtiyacımız vardır. Hz. Ebubekir’in dostluğunu ve sadakatini, Hz. Ömer’in hikmetini ve adaletini, Hz. Osman’ın iffetini, hayasını ve cömertliğini, Hz. Ali’nin ilmini ve cesaretini bu çağa taşımaya ihtiyacımız yok mudur? On yıl içinde dünyaya egemen iki medeniyeti dize getirecek örnek bir toplum oluşturmasını okumaya ve anlamaya ihtiyacımız vardır. Krallara gönderdiği o muhteşem mektuplarını, her biri bir destan olan Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve Tebuk’u okuyup anlamaya ihtiyacımız vardır. Yahudileri de içine olan Medine Sözleşmesini, Necranlı Hristiyanlara Mescid-i Nebevi’yi ibadet mekânı olarak tahsis edişini, Hudeybiye’de sulh için gösterdiği çabayı, Mekke’nin fethinde Ebu Süfyan’ı, Hind’i ve amcası Hz. Hamza’nın katili Vahşi de dahil herkesi affedişini; Huneyn’de aldığı ganimetleri fakirlere dağıtışını, veda haccını, insanlık tarihine altın harflerle yazılması gereken veda hutbesini; “İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Hepiniz Adem’densiniz, Adem de topraktandır.” deyişini, “Kadınlara hayırla muamele edin, onların sizin üzerinizde hakları vardır.” diye haykırışını ve nihayet “En yüce dosta gidiyorum.” diyerek dünyaya veda edişini, veda ederken de “Gözümün nuru namazı bırakmayın.” deyişini hatırlamaya ve anlamaya çok ama çok ihtiyacımız vardır.

Son söz olarak başta söylediğimiz; sizler onun gönlünden hiç eksik olmadınız, o da sizin gönlünüzden, yüreğinizden hiçbir zaman eksik olmasın!

Doç. Dr. Mehmet GÖRMEZ
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

 

yozgatnur66 

Yorum (0) Yorum yaz!

Önemli olan, Efendimiz'e benzer tarzda yaşamaya karar vermektir!

Önemli olan, Efendimiz'e benzer tarzda yaşamaya karar vermektir!


İmanımızın temin ettiği ahlak vardır. Mesela meyvelerin çürük taraflarını gizlemeye çalışan bir manav, imanlı ise, birdenbire Allah'ın her şeyi gördüğünü ve bildiğini hatırlar. O an, sanki imanı bir suflör olur ve bağırır:

"Ey Müslüman, dikkat et!.. İmanına, dinine aykırı hareket ediyorsun." Adam hilesinden böylece vazgeçer.

Meyve vermeyen ağaca "odunluk" derler. Müslüman'ın meyvesi de Peygamber ahlakıdır.

Herkes ilmine ve kabiliyetine göre böylesi iç konuşmalara erer, aniden başını kaldırır, "seç, al; çürüğü de var, sağlamı da!" diye malının ayıbını gizlemez, helal kazanç sağlar.

Böylece Peygamber'i taklit etmiş olur.

Yeryüzünü bir talimgâh yapan Allah, insanlar topluluğunu buraya toplarken, Peygamber Eendimiz'i de başöğretmen makamına getirmiştir.


Kur'an-ı Kerim, bu eğitim sisteminin yönetmeliğidir. Demek ki Peygamber Efendimiz, Kur'an'ı anlamaya ve yaşamaya en uygun şekilde yaratılmış; O, İslamiyet'i anlamış ve yaşamış, böylece kendi şahsında ispat etmiş ki, insanların bütünü Hz. Muhammed'e benzer tarzda yaşasa, şu dünya bir cennet manzarası arz edecek!..

İşte insanlığın gayesi ve hedefi budur! Yani Peygamber'in ahlakı ile ahlaklanmak!..

İmam-ı Rabbani Ahmed-i Faruki (ra) demiş ki:

"Ben, seyr-i ruhanide kat-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; sünnet-i seniyyeye ittiba edenleri gördüm."

Çeşitli cemaatler var. O cemaatlerin her birinin mensupları, manen yükselmek istiyorlar. Kimisi zikrederek yükselmek istiyor, kimisi tefsir okuyarak, kimisi Kur'an okuyarak yükselmek istiyor; cemaat mensupları böyle çalışıyor.

İşte Ahmedi Faruki onların içinde en yüksek, en nurlu derecede, sünnet-i seniyyeye ittiba edenleri görmüş.


Adam diyor ki, "Ben ilimle yükseleceğim." Öbürü diyor ki, "Ben zikrederek yükseleceğim."

"Sen, kafandan geçen fikirleri bir kenara bırak", diyor Ahmed-i Faruki; "Peygamber ne yaptı, önemli olan o. En yüksek makam sünnet-i seniyyeye ittibadır."

"Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed (sas), O'nun kulu ve resulüdür."

Kelime-i şehadetin içinde bir hayat şekli vardır. Helal dairede bir hayat...

Haram daireden uzak bir hayat...

Bediüzzaman buyurmuş ki:

"Tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet acizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı... Ne vakit sünnete yapışsam, yol aydınlaşıyor, selametli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir halet hissediyordum." (Lem'alar)

Peygamberimiz'in doğumunu kutlayan, YENİDEN DOĞMALI!

Yeniden dünyaya gelir gibi, hayata yeniden başlamalı ki, kâinat çapındaki bu davanın sırrına ersin...


                                                                                                 HEKİMOĞLU İSMAİL

 

yozgatnur66 


Yorum (0) Yorum yaz!

Hayatın içinde bir nebi

Hayatın içinde bir nebi
 


Onun hayatından, onun herhangi bir gününden buraya kadar aktardığımız bütün olayların beraberce bildirdiği apaçık bir gerçek vardır: Peygamber aleyhissalâtu vesselamın her ânı O’nun huzurunda olmanın şuuruyla yaşanmıştır. O her ânında her işten ve her oluştan her vesileyle O’na giden bir yol bize gösterir. Her ânın, herşeyin, her işin ve her oluşun O’nun dilemesi, izni, iradesi, ilmi ve kudretiyle olduğunu da...

Bu bakımdan, şuur ve farkındalık, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın her ânının gerçeğidir. “Susmam fikir, konuşmam zikir, bakışım ibret bakışıdır” dediği üzere. Hem, “Gözüm uyur, kalbim uyumaz” derecesinde. Dahası, “Beni bir an bile nefsimle başbaşa bırakma!” duasıyla...

Bu şuur, bu farkındalık, zihnin ve kalbin bu düzeyde uyanıklığı, bizim böylesi bir hal için kurguladığımız bir ortamda vuku bulmuş değildir yalnız. Kudsî nebînin hayatı ne bir dağ başında, ne de kuş uçmaz kervan geçmez bir inzivagâhtadır. Bilakis, peygamberliğinden önce Hira’da, peygamberliği süresince ise en uzunu on gün süren itikaflarla geçici bir inziva hali yaşamıştır kudsî nebî. Ama gününün büyük kısmı, Ramazan’ın son on günü hariç yılın tamamı hep gündelik hayatın akışı içinde ve insanların arasındadır. Zaten, bizden farklı hayat şartları içinde olan biri, nasıl bizim için bir örnek olabilir, bize bir günümüzü ve bütün ömrümüzü O’nun adına yaşamanın yolunu gösterebilir?

Kudsî nebî, bir günün içinde ya mescidde veya çarşıda ashâbıyla veya evinde aile efradıyla çıkar karşımıza. Kâh çocuklar ve gençlerle söyleşir, kâh hastalar ve yaşlılarla dertleşir halde görürüz onu. Kâh pazarda alışveriştedir, kâh evin içinde hane halkına evin işleri için yardım etmekte, ortalığı süpürüp söküğünü dikmektedir.


O, o destansı hayatını, o eşsiz tefekkürünü, o benzersiz zikrini ve ubudiyetini işte böylesi bir ortamda yaşar. Bildiğimiz türden bir gündelik hayatın içinde. Bir adam yanına gelip de “Yâ Rasûlallah! Bana sıkı sıkıya yapışacağım birşey söyle” diye rica ettiğinde verdiği “Dilin hep Allah’ı zikretsin” cevabının derinliği, gerçekliği ve uygulanabilirliği ancak böylesi bir ortamda apaçık ortaya çıkar çünkü. Bir insandır kudsî nebî, kelimenin tam anlamıyla bir insan: bir baba, bir evlat, bir eş, bir akraba, bir dost, bir meslek sahibi, bir müşteri... Bizim O’ndan ve O’nun esmâsından gafletin gerekçesi kıldığımız bütün bu vasıflar, onun için âlemlerin Rabbini başka bir veçheden bize tanıtan birer penceredir. Mü’minlerin annesi Âişe validemiz ne demektedir: “Resûlullah Allahu Teâlâyı her halinde zikrederdi.”

Kudsî nebînin hayatı, hâşâ, bir rahip hayatı değildir. O, bir manastırda yaşamış da değildir. O, herkesin yaşadığı gündelik hayatın içinde herkese herşeyden O’na giden yolu gösteren bir örnek hayat yaşamıştır.


Meselâ on yaşında iken onu tanımış ve vefatına kadar on yıl boyunca ona hizmet etmiş Enes b. Mâlik’in anlattığı sözümona ‘sıradan’ bir gündelik hayat tablosu, bu açıdan bakıldığında, ne kadar da muhteşemdir. Enes’in babası Mâlik, yıllar önce ölmüştür. Annesi Ümmü Süleym, yıllar sonra Medineli sahabi Ebu Talha ile evlenmiştir. İşte bu evliliğin bir meyvesi olarak kardeşi doğduğunda, Enes onu Peygamber aleyhissalâtu vesselama götürür. Kudsî nebî, çocuğa ‘Abdullah’ ismini verir. Zaten, ilgili hadis esasen çocuklara güzel isim koymakla ilgilidir. Onu taşıyan kişiye, eğer şuurunu gafletle dağıtmazsa her ân ‘Allah’ın kulu’ olduğunu hatırlatacak bir isim olarak Abdullah ise, onun bildirdiğine göre, Allah indinde isimlerin en güzelidir. Ama hadisteki bir ayrıntı, kudsî nebînin günün her ânında herşeyden ona giden yolu nasıl kendisini hayatın bildik akışından soyutlamadan görüp gösterdiğinin nişanesidir. Şöyle der Enes: “Abdullah b. Ebu Talha’yı doğduğu zaman Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme götürdüm. Bebek bir bez içerisinde idi. Yanına vardığımızda, Resûlullah devesine katran sürüyordu.”

İşte Peygamber aleyhissalâtu vesselamı bize yakınlaştıran, bizim için örnek kılan ince ayrıntı: devesine katran sürmekle meşgul bir peygamber. Yani, bütün işini ve gündelik hayatın bütün yükünü başkalarına havale etmiş halde O’nu ve esmâsını tefekkür ve tezekkür ediyor değildir kudsî nebî. Bilakis, bizim ‘dünya hali’ dediğimiz halin içerisinde O’na giden bir yol, bir iz görmekte ve göstermektedir.


Hadisler arasında, böylesi nice ayrıntıyı okuruz. Meselâ, sıcak bir günde, Hz. Ebu Bekir ile birlikte, bahçesini sulamakta olan Medineli sahabilerden birinin, muhtemelen Ebu’l-Heysem b. Teyyihan’ın yanına uğradığını öğreniriz. Mescidin inşası sırasında taş taşıdığını, Hendek kazılırken elinde kazma kürek ashâbıyla birlikte çalışıp yorulduğunu, sefer esnasında ashâbıyla birlikte yemek pişirmek ve ısınmak için odun topladığını... Keza, evinde söküğünü dikerken, evi süpürürken, hanımı Âişe’nin kıskançlıkla kırdığı büyük yemek kabının parçalarını toplarken, kimsesiz dul kadınlarla ve fakirlerle beraber yürüyüp dertlerini dinlerken, kendisine alıştırdığı kuş ölünce hayata küsen yine çocuğu taziye için ziyaret ederken, hastaların yanıbaşında. Hem, yamalı pabuç giyer, sert arpa ekmeği yer, o sıcak iklim şartlarında erinmeden yün elbise giyer halde. Yahut, gözünde bir ağrı zuhur ettiği için mescide gelemeyen genç sahabisi Zeyd b. Erkam’ı ziyaret için onun evinde. Yahut, ölüm döşeğindeki Yahudi gencini onun talebi üzerine evinde; ve o gencin son nefesinde kelime-i şehadet getirmesine karşılık, “Bir kulunu daha cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamdolsun” diye şükreder vaziyette... Yahut, ayı, yıldızları, hurmalıkları ve ekinleri, gündoğmunu veya günbatımını seyreder halde...

Hayatın içinde bir peygamberdir kudsî nebî. Hayatın içinde bir peygamber olduğu için, şu gündelik hayatın içinde bizim ışık saçan kandilimiz, öğretici rehberimiz, yol göstericimizdir.




17/04/2008 , "Peygamberin Bir Günü " Kitabından
www.karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

En Sevgili’nin Hilyesi

En Sevgili’nin Hilyesi

Aşağıdaki satırlar, gerçek sevgilerin cazibe merkezi, yüreklerin en hassas süveydalara açılan kapısını ve Sevgililer Sevgilisi’nin ruh ve beden yapısını anlatır ki Hakanî Mehmed Bey tarafından yazılan Hilye-i Saadet adlı kitaba göre düzenlenmiştir.

“Saçı fazla uzun olmazdı ve tam kıvırcık denilmeyecek derecede dalgalı idi. Saçını ortadan ayırır ve dört bölük halinde; ikisini omuzlarına, ikisini de kulaklarına doğru bırakırdı. Bazan kulaklarını açıkta bıraktığı da olurdu. Bu saçlar, misk gibi siyah renkli ve güzel kokulu idi.

Her iki mânâda alnı açıktı. Bu alın genişçe ve buğday renkli idi. Ancak ortasında daima bir nur parlardı. Yüzü değirmi idi. Ona dikkatle bakılamazdı. Parlak bir çehresi vardı. Ayın ondördü gibi parlardı. Dolgun veya şişman olmadığı gibi kuru ve zayıf bir yüz de değildi. Yanakları ne etli ne de çöküktü. Yüzünün aklığı içinde yanaklarının kırmızısı gâlip idi. Terlediği zaman üzerine çiğ tâneleri kondurmuş gülü andırırdı. Öfkesi ve memnûniyeti, yüzünden anlaşılabilirdi. Uzun, ince ve hilâl kaşlı idi. Kaşlarının ucunda kıvrım vardı. İki kaşı arasında tüy yok idi ve bembeyaz görünürdü.

Kirpikleri siyah ve uzun idi.

Gözünde ezelden bir sürme mevcuttu. Beyazı katı beyaz; karası kapkara idi. Gözleri geceleyin de gündüz gibi görürdü. İlahî aşkın eseri bazan gözlerinde kızarıklık oluştururdu. Baktığı zaman karşısındaki kişi nazarına dayanamaz ve gözlerine dikkatle bakamazdı.

Burnu mütenasip idi. İki kaşına yakın olan kısmı bir parça yüksekçe idi. Koku almakta çok hassastı.

Ağzı ne çok büyük; ne de çok küçük idi.

Dişleri aralıklı olup üst üste değildi. İnci gibi bembeyazdı. Konuşurken ön dişleri arasından bir nur çıkar gibi görünürdü. Güldüğü zaman dişleri dolu taneleri gibi parlardı.            

Gülüşü tebessümden ibaretti. Kahkaha ile gülmekten hayâ ederdi. Eğer kahkaha ile gülecek olsa Arş-ı Âlâ titrerdi. Bu sebeple ömrü boyunca hiç kahkaha ile gülmedi.

Çenesi yuvarlak idi.

Sakalı sık ve siyah idi. Ömrü boyunca sakalında yalnızca 17 kılı ağarmıştı. Her yeri aynı uzunlukta kesilirdi.

Boynu ve gerdanı bembeyaz idi. Bu boyun, ne uzun; ne kısaydı. Gerdanı çok güzel görünüşlüydü.

Pazuları etli ve beyaz idi.

Omuzları genişti. Üzerinde tek tük kıllar mevcut idi. Nübüvvet mührü onun iki kürek kemiği arasında ve sağ omzuna yakın bir yerde bulunuyordu. Bu mühür, siyaha çalan sarı renkte olup çeyrek altın büyüklüğünde bir ben idi. Üzerinde dik duran siyah kıllar var idi.

Beden olarak ince yapılıydı. Vücut yapısının bir benzeri daha yaratılmamıştır. Giyecek olarak en çok beyaz; sonra yeşil rengi tercih ederdi. Yazın ince atlas kumaş; kısın yün giyerdi. Elbisesi asla gösterişli olmazdı. Ömrü boyunca aynı anda iki elbiseye birden sahip olmadı.

Bir yere yöneldiği zaman bedeniyle birlikte döner, asla başını çevirerek bakmazdı. Başını çevirip bakmak insanı hayasız eylediği için onun bu tavrı ümmetine sünnet olmuştur.

Vücudundaki kemikler irice ve muntazam idi.

Pazusu koluyla; uylukları da ayaklarıyla şekilce birbirine uygun idi. Kuru yâhut ince olmayıp dolgun idiler. Her azası birbirinden güzel idi. El ve ayak ayaları genişçe idi. El parmakları uygunluk içindeydi.

Göğsü ve karnı birbirine uygun ve aynı düzgünlükte idi. Göbeği yuvarlaktı. Göğsünden göbeğine kadar bir çizgi hâlinde kıllar uzanırdı.

Orta boylu sayılırdı. Göze çarpacak kadar kısa; dikkat çekecek kadar da uzun değildi. Orta boylu olmasına rağmen kendisinden uzun birinin yanında el ayası kadar uzun görünürdü. O kişi yanından ayrılınca yine orta boylu gösterirdi. Boyu selvi misâli düzgün idi. Bedeninde kıl yok idi. Teni gül gibi kokardı ve yaşı ilerledikçe âdetâ tazelenirdi. Ne zayıf; ne de etli ve göbekli idi. Her bir parmağı kalem gibi düzgün idi.

Yürürken hızlı yürürdü. O kadar ki ayakları altında yeryüzü dürülüyormuş gibi olurdu. Yürürken ona yetişebilmek zor idi. Hayasından yokuş iner gibi önüne eğik olarak yürür ve etrafına bakınmazdı.

Yolda birdenbire karşısına çıkıveren kişi ondan heybet duyar ve aciz kalırdı.

Konuştuğu kişiye güzel kokusu siner ve birkaç gün çıkmazdı. Bir çocuğun başını okşasa birçok günler çocuğun kokusundan, ona Peygamberimiz’in dokunduğu bilinirdi. O çocuk, diğer akranları arasında daima fark edilirdi. Konuştuğu her kişi sözlerindeki güzellik ve tatlılık ile onun kulu kölesi olmaya hazır olurdu. Etkili konuşması ile müşrikler Müslümanlığı seçerdi. Sözlerinde ruha ferahlık veren bir edâ var idi. Asla dedikodu ve malayâni konuşmazdı.

Yaratılış ve huyca ne o tam olarak kimseye benzer; ne de kimse ona benzeyebilirdi. Bir hadîs-i şerîfte; “Ben en fazla babam Hz. Âdem’e benzerim; peygamberler içinde bana en çok bezeyen de atam Hz. İbrahim’dir.” buyurmuştur.

 

İskender Pala
Yazar

 
 
yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

O'nun doğduğu gün bizim için bayramdır

O'nun doğduğu gün bizim için bayramdır
 
 

"Allah Resûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün bizim için de bir kutlu bayramdır."

Çünkü biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. O'nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muht*******ı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk'ı söyleyen ve Hakk'a çağıran birer bülbül kesildi..

O'nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, "ebedî yokluk" korkusunun ruhlarımızdaki te'siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve cennete ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa cennet ve cehennemi tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Resûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu ise bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimiz'i kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? "Kutlu Doğum" dediğimiz mevlid-i şerifi, O'nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara "evet" cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; üç-beş ses sanatkârı ve ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; biraz lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır; ama maalesef bunlar kat'iyen O'nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O'na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Mevlid O'nu anlatmalı

Tabiî ki Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma pek çok hayıra vesile olabilir.

Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm'alara girmemek ve gösterişten kaçınmak çok önemlidir. Allah'ı ve Efendimiz'i anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. İnsan, hiçbir zaman içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmelidir. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalıdır. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalıdır. O güne ve o sözleri söylemeye önceden çok iyi hazırlanmalıdır. Va'z etmeye giden bir insanın, "Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!" diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi �ki va'z u nasihatin mü'min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir� mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlâsa çok dikkat etmelidir. Halkın karşısına süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle çıkmalıdır.

O'nun bülbülleri olmak gerek

Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre'yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî'ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırabilir. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz'in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O'na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O'nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hâsıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya;

"Gel, ey Muhammed, bahardır...

Dudaklar ardında saklı

Aminlerimiz vardır!..

Hacdan döner gibi gel;

Mi'raç'tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!"

İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve

"Mi'raç'tan iner gibi gel;

Bekliyoruz yıllardır!" demeli.


Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hâsıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O'nun "cevâmiü'l-kelim" dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi,

"Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Resûlallah,

Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!"

deyip inlemeliler. Ya da İslam'ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup Ulu Dergâh'a yönelmeliler.


                                                        ÖZETLE

1- Allah Resûlü'nün yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü biz, Rabb'imizi O'nunla tanıdık.

2- Mevlid'le alâkalı faaliyetler mutlaka yapılması gereken işlerden değildir. Ancak, bir kere daha Efendimiz'i anmak ve nûrefşan mesajını başkalarına anlatmak çok önemlidir.

3- Allah'ı ve Efendimiz'i anma mevzuunda çok samimi olmak lazım. İnsan, mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmelidir.




Kürsü' dan iktibas edilmiştir

 

yozgatnur66




Yorum (0) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us