Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

“Barış” ibadetini ihmal etmeyelim

 

“Barış” ibadetini ihmal etmeyelim

Okurumuz: “Dargınlık hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Yeterince bilgiyi bulamıyorum.”

Dargınlığı dostumuza verdiğimiz bir tür ceza olarak tanımlayabiliriz. Dostumuzu kendimizden mahrum etme cezası. Oysa unutmayalım: Hatalı, kusurlu, kabahatli ve günahkâr mü’minlere dargınlıkla ve konuşmamakla ceza vermemizi uygun bulan ne bir âyet, ne bir hadis mevcut değildir. Bilâkis suçu ve kabahati ne olursa olsun, dargın olmamak, küs durmamak ve dargınları barıştırmak, Kur’ân’ın “Mü'minler ancak kardeştirler. Öyle ise dargın kardeşlerinizin arasını düzeltin”1 emri gereğince bir sosyal ibadettir. Bilindiği gibi ibadetlerin belirli vakitleri vardır. “Mü’minlerle uhuvveti bozmamak ve barışı korumak” ibadetinin zamanı da bilhassa dargınlık ve kırgınlık zamanlarıdır. Bu sosyal ibadeti ihmal etmeyelim. Vaktinde, vakti girmiş bir namaz gibi, bir Allah emri olarak bu ibadeti de ifa edelim.

 

Mahşer gününde Cenâb-ı Hakkın buğz edeceği bir takım yanlış hareketlerini gördüğümüz ve hatta bize de zararı dokunan kimseler eğer mü’min iseler, yapmamız gereken şey, ıslâh olmaları ve yanlıştan kurtulmaları için duâ etmek ve yanlışta devam edenlere acımaktır. Onlarla konuşmayıp kin ve husûmet beslemekle, zaten var olan aramızdaki soğukluğu fırtınaya çevirmiş oluruz. Bu durum ise; 1- Bizim yararımıza olmaz, 2- Bizi onun zararından korumaz, 3- Allah katında makbul bir tavır olmaz, 4- Topluma esenlik getirmez, 5- Hasmımızı yanlış davranışından alıkoymaz. 6- Sadece şeytanı sevindirir.

 

Biz, Müslümanlara karşı yargıçmışız gibi davranamayız. Zararlı kimselerin zararlarından kendimizi elbette koruyalım. Ama barışı bozarak değil. Ona güleryüzümüzü eksik ederek değil. Ona selâm vermeyi keserek değil. Onunla konuşmayıp dargın durarak değil. Sadece uyanık olarak. Yani “hüsn-ü zan; ama adem-i itimadla” davranarak. Yani insanlara “iyi zan” besleyeceğiz; ama “güvenmeme” hakkımızı da kullanacağız. Her zaman gerekli zahirî tedbirleri alacağız.

 

Çoğu zaman dargın durmanın çok problemi çözeceği sanılır. Oysa dargınlık hiçbir problemi çözmez; aksine kör düğüm yapar. Çünkü dargın ortam, hasım tarafın düşmanlığı sürdürmesi için daha uygun bir zemindir. Öyle ki, hazır siz kendisiyle konuşmazken; o belki verdiği zararı artırmak da isteyebilir. Siz ise onunla konuşmadığınızdan tedbir almanız mümkün olmaz.

 

Öte yandan, Kur’ân; suç, kabahat ve kusurlar ile barış ve affı kesin çizgilerle ayırmakta ve çok net biçimde barışın ve affın sağlanmasından yana tavır koymaktadır. İnsanları affedenleri, “lütuf sahibi ve âlicenap” olarak takdim eden Kur’ân, kabahatlileri affedenlerin doğru bir davranış içinde olduğunu bildirmek için de, “Affetsinler, aldırmasınlar, Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah, Ğafur’dur, Rahîm’dir”2 buyurmaktadır.

Hiç şüphesiz, çoğu zaman insanları affetmek dünyanın en zor işi olur çıkar. Ama bilinmelidir ki, bu zoru başaranlar, yani kendine ve duygularına hâkim olarak “affı” tercih edenler, Kur’ân nazarında en makbul adımı atmış olurlar. Bu makbûliyeti muhafaza etmek için, karşı taraf suçlu da olsa,—zaten karşı taraf suçlu olmadığında affı gerektiren bir husus da söz konusu olmaz–afta ve barışta ilk adımı atan taraf olmak olgunluk ve faziletten başka bir şey değildir.

 

Diğer yandan, barışta ve afta ilk adımı atan taraf olmak, takvaya ulaşmak için önemli bir çabadır. Nitekim Kur’ân, “takva sahiplerini” şöyle tanımlar: “Onlar, bollukta ve darlıkta sarf ederler. Öfkelerini yutarlar, insanların kusurlarını affederler. Allah, ihsan sahibi ve âlicenap olanları sever.”3

 

Kur’ân’ın, o ulaşmak istediğimiz “takvâyı” sosyal davranışlarımızla izah etmesi ne düşündürücü değil mi? Hani; namaz kılmak, oruç tutmak, tesbih çekmek, zikir yapmak gibi şahsî ibâdetler yerine, takvâya ulaşmak için “1- Hayırda sarf etmek, 2- Öfkeyi yutmak ve 3- İnsanları kayıtsız şartsız affetmek” gibi sosyal davranışların öne çıkarılması, barışın ve affın Kur’ân nazarında ne derece önemli bir amel olduğunun en net ifâdesidir.

 

Keza, şu âyetler de af ve barış çağrısı niteliğindedir:

* “Kim affeder ve barışırsa, onun sevabı Allah’a aittir.”,4

* “Kim sabreder ve affederse; işte bu, işlerin en değerlisi ve en faziletlisidir.”5

Dikkat edilirse; Kur’ân, “Karşı taraf hatasızdır, suçsuzdur, kabahatsizdir, kusursuzdur” demiyor. Yalnızca işlerin mahşer gününe bırakılmasını istiyor. Dünyada ise affın hâkim kılınmasını emrediyor.

Bediüzzaman Hazretleri bu âyetlerin tefsirine bir risâle tahsis eder ve uhuvvetin önemini zengin bir perspektifte izah eder. Mü’minlerin kusurlarını, kabahatlerini ve hatalarını birer “âdi çakıl taşına” benzeten Üstad Said Nursî Hazretleri, bu âdi taşlar yüzünden mü’minin kalbindeki Kâbe hürmetinde bulunan îmânın ve Uhud Dağı azametinde bulunan İslâmiyet’in yok sayılamayacağını beyan eder ve îmân ehline karşı “kinin, adâvetin, şikâkın, ayrılığın ve dargınlığın” muhakkak sona erdirilmesi çağrısında bulunur.6

 

İnsanlara, belirli aksi davranışlarında, belli ölçülerde tavır koymayı ve tepki vermeyi elbette haklı bulabiliriz. Ancak bu tavır ve tepkide ölçünün kaçırılarak dargınlığa ve kırgınlığa dönüştürülmesi ve af ve barışın geciktirilmesi Kur’ân’ın kabul edeceği bir davranış değildir.

 

Binâenaleyh, dargınlığı sürdürmek yerine, hasmımızı affa mahkûm etmek de pekâlâ bir cezaî müeyyidedir. Hasmımızı yaptıklarından mahcup olmaya iten davranış, husûmeti sürdürmek değil; affı başarmak ve barışı korumaktır.7

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Hucurât Sûresi, 49/10.
2- Nûr Sûresi, 24/22.
3- Âl-i İmrân Sûresi, 3/133, 134.
4- Şûrâ Sûresi, 42/40.
5- Şûrâ Sûresi, 42/43.
6- Mektûbât,
7- Mektûbât,

 

yozgatnur66


Yorum (0) Yorum yaz!

Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak ne demektir?

     Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak ne demektir?

  
İlâhî ahlâk, en kısa ifadesiyle, Kur’an ahlâkıdır, Allah’ın razı olduğu ahlâk modelidir.

Allah, hiçbir şeyi başıboş yaratmamıştır, faydasız hiçbir icraatı yoktur. Ve insan, ömür tüketmekten öte bir işe yaramayan faydasız işleri terk ettiği ölçüde bu sırra mazhar olur.

Şu mahlûkat âlemindeki ince sırlar, sonsuz hikmetler, ancak Allah’ın malûmudur. İnsan ise bu hikmetlerden kendi çapında bir şeyler yakalamaya çalıştığı ölçüde bu sırra erer.

Allah, kendisini tespih eden bütün mahlûkatını, bilhassa bu vazifeyi en güzel şekilde yerine getiren mümin kullarını sever. Kendisine şirk koşan, nimetlerini küfranla karşılayanlardan ise razı olmaz. İnsan da Onun sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemekle bu sırdan nasiplenir.

İnsan kendisine İlâhî bir ihsan olan irade sıfatıyla güzel şeyler irade ederse, kudret sıfatını iyi ve faydalı işleri görmede sarf ederse, ilim sıfatıyla faydalı ilim öğrenirse, merhamet duygusunu yerinde kullanır Allah’ın kullarına ve diğer mahlukatına merhametle muamele ederse kısacası kendisinde yaratılan bu sıfatlar ve hisler âlemini Allah’ın razı olduğu istikamette kullanırsa İlâhî ahlakla ahlaklanmış olur.

Allah’ın bütün işleri istikamet üzeredir ve insan Fatiha Suresinde Rabbinden sırat-ı müstakim ehli olmayı dilemekle bu İlâhî ahlakla ahlaklanmayı da dilemiş oluyor.

Demek ki, insanın hikmet ehli olması, rabbinin razı olduğu bir kul olmasına bağlı... O’nu razı etmedikten sonra, o’nun yarattığı varlıkları incelemek ve bunların insanlara faydalarını araştırıp ortaya çıkarmak hikmet ehli olmak için yeterli değil...
Kuran’daki gizli sırları anlayan fakat hayatına tatbik etmeyen bir insan düşünelim. Bu insan âlimdir, ama hakîm değildir. Kâinat kitabını Allah namına okumayan ve ondan bu yönüyle faydalanmayan kimselerin hâli de berikilerden farklı değil... Ve Gazali’den farklı bir hikmet tarifi: “Hikmet, varlıkların en yücesini, ilimlerin en faziletlisi ile bilmektir.” Allah, ezelî ve ebedî ilmiyle kendi zâtını, sıfatlarını, fiillerini, şuunatını bilmekte. Bu mânâya göre, mahlûkat olmasa da Allah hakîmdir... Hem de sonsuz hakîm. İşte, marifetullah yolunda yürüyen, Allah’ı tanıma vadisinde ilerleyen insanlar, hikmetin bu mânâsından feyiz alırlar, nasiplenirler. Ve “ilâhî ahlâkla ahlâklanma” şerefinin, en ileri mertebelerine ererler. Bu mânâ başta peygamberlerde, sonra peygamber varisi olma şerefine ermiş büyük zâtlarda ve derecelerine göre bütün müminlerde hükmünü icra eder. Herkes, imanı, ihlâsı, ilmi, tefekkürü ölçüsünde bu büyük lütuftan nasiplenir.
yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Kabz ve Bast Halleri Neyi İfade Eder

       Kabz ve Bast Halleri Neyi İfade Eder

 

Okurumuz:İnsana zaman zaman arız olan “kabz – bast halleri” neyi ifade ederler?

  Kabz ve bast, insan kalbinin daralması ve ferahlamasını ifade eder. Maddî kalbin çalışması büzülme, genişleme şeklinde olduğu gibi, manevî kalbin çalışması da kabz ve bast iledir.

Kabz ve bast halleri, gece-gündüzün birbirini kovalaması gibidir. (1) Bazen olur bir sıkıntı insanı kaplar. Bazen de bir şevk onu kuşatır. Bunlar, “Allah kabzede ve basteder” (Bakara Sûresi, 245) ayetinin tezahürlerindendir.

Kabz hali, insanı Allah’a iltica ettirir. Bast hali ise, insanı şükre sevk eder. Bu ikisi, aynı zamanda insanın “beyne’l-havf ver-reca” (korku-ümit arası) dengede kalması içindir.

İnsan kalbi, son derece hassastır. “Kalb” kelimesi, çevirmek anlamındadır. Çokça çevrildiği için kalbimize de aynı isim verilmiştir. (2) İnsanın kalbi, “ağaç dalından sarkıtılmış ince bir ipin ucundaki tüy gibi” (3) her yönden gelen rüzgarlara açıktır.

Haşiye-Dipnot:
1. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, 186
2. Rağıp İsfehanî, Müfredât fi Garaibil’l- Kur’an, s. 620
3. İbnu Mace, Mukaddeme, 10
yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Göz ve Maneviyat

               Göz ve Maneviyat

 

Okurumuz:Çevremizde, az da olsa, “görmediğime inanman” diyen kişilerle karşılaşıyoruz. Bunlara bu yanlış düşüncelerinden vazgeçirmek için neler söylemeliyiz?

     
  Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan, görme duyusu ile, sadece madde alemini görür. Diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, ışınlar alemi, radyoaktif dalgalar ve nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte, bu gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.

İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, görmediğime inanmam diyerek bütün varlık âlemini, sadece gözleriyle gördükleri maddi eşyadan ibaret sanarak büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi onun yokluğuna delil olamaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok daha fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.

Görmediğim şeye inanmam” sözünün altında, aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz, kulağın; burun, dilin görevini yapamaz. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların görevlerini yerine getiremezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez.

Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. “Görmediğime inanmam.” diyen bir insan, bu eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun sanatkârını kabul etmeyen insan, ilim ve akıldan uzaklaşmış olur.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızk verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?

“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”
yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Din ve akıl arasında bir çelişki söz konusu mudur?

    Din ve akıl arasında bir çelişki söz konusu mudur?

   Akıl ile Hak Din arasında hiçbir tezat yoktur. Fakat her marifetin keşfinde sadece akıl kâfi değildir. Evet aklın tek başına idrak ettiği hakikatler de yok değildir. Meselâ, akıl tecrübe ve müşahede alemindeki hâdiseleri görüp idrak etme yeteneğine sahip olduğu gibi Allah-u Teâla'nın varlığını, birliğini, adalet ve ihsanın güzelliğini, zulüm ve sefahatin çirkinliğini de anlayabilecek mahiyettedir. Bununla beraber onun varamadığı ve keşfedemediği noktalarda çoktur. Zira akıl mahluk ve mahduttur; her hakikati görecek ve keşfedecek bir mahiyette değildir. Böyle bir akıl ile her şeyin mahiyet ve hakikatini anlamak muhaldir. "Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez. Kur'an gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki, ihata etsin."

İnsan henüz ruhunun mahiyetini idrak edebilmiş değildir. Kendi mahiyetini idrakten bile aciz olan aklın, metafizik alemini anlamada ne derece aciz kalacağı açıktır. Bu sahada akla düşen vazife, nakle yani vahye tabi olmaktır. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeler ile çok güzel bir şekilde ortaya koyar:
"Fikrin sönük ise; Kur'anın güneşi altına gir, İmanın nuriyle bak ki: Yıldız böceği olan fikrin yerine her bir âyet-i Kur'an, birer yıldız misillü sana ışık verir."

İslâmiyetin temel fikir olarak kabul ettiği akıl, vahyin nuru ile nurlanan akıldır. Ancak böyle bir akıl, hâdiselerde ölçü ve mizan olabilir; insanı marifet ve hikmete vasıl edebilir.

Aklın İslâm dinindeki yeri şöyle dile getirilir: Kitap sünnet nasıl bir hüccet, bir delil ise akılda öyle bir delil-i şer'idir. Binenaleyh aklın kesinlikle iptal ettiği şeye şeriat izin vermez. Şeriatın izin verdiği şeyi de akıl iptal eylemez. Bunun içindir ki aklen muhal olan şer'an mümkün olamaz. Şunu da ehemmiyetle belirtelim ki, bu ifadelerde sözü edilen akıldan maksat ilm-i yakîni ifade eden yani nübüvvet mektebinden tam ders alan kamillerin aklıdır. İşte mezhep imamları bu kamil akıldan son derecede nasiplerini almışlardır. Dinin telkin ettiği hükümler akıl doğrulamazsa kalp ve vicdan tatmin olmaz. İslâm dininde mitoloji, hurafe ve hayale itibar edilmez. İşte bu yönüyle de İslâm mezhepleri, Hıristiyanlıktaki mezheplerle mukayese edilemezler
.

Hıristiyan aleminde ruhanî reislerin akıl ve hikmetle bağdaşmayan itikat ve iddialarda bulunmaları akıl ve fikrî muhakemeden engellemeleri ve ilim erbabına zulmedip onları öldürmeleri bir takım felsefecileri Hıristiyanlık dinine ve onun şahsında bütün dinlere cephe almaya sevketti. Bunlar vahye tamamen gözlerini kapayarak sırf akıl ile hareket etme yolunu tuttular.

Ruhbanların, aklı tamamen azledip, hesaba katmayarak tefrite düşmelerine karşı, felsefeciler de aklı tek rehber ittihaz ettiklerinden dolayı ifrat ederek, metafizik konularda hakikati yakalayamamışlardır. Yıldız böceği olan akıllarına güvenip, nübüvvet güneşinin altına giremediklerinden dolayı, o yıldızlı gecelerin derin sükutu içinde o nur saçan cisimleri temaşa edip, kudret-i İlâhinin daimî şahidi olan o yıldızları dinleyip, dillerini anlayamamışlardır.

Evet. akıl deneme ve tecrübeye dayanan fizikî sahada bir şeyler söyleyebilse bile, manevî ve metafizik sahada yetersiz kalır. Bu filozoflar ancak ilahî vahiyle aydınlanabilecek meseleleri sırf akıl ile halletmeye kalkıştıklarından hataya düştüler.

Halbuki, metafizik hakikatlerde (Allah, ruh, yaradılışın sırrı, ölüm ve ölüm ötesi gibi) nübüvvet ekolünü de dikkate almaları gerekirdi. Bu insanlar nereden geliyor ve nereye gidiyorlar? Bu dünyadaki vazifeleri nelerdir? Sorularını o mektepte aramalıydılar. Bunu yapmadıkları içindir ki, feylesofların metafizik sahasında ileri sürdükleri fikirler, ortaya attıkları iddialar kesinlik damgasını taşıyamamıştır. Şöhretleri ne olursa olsun bu hatalar bağışlanamaz.

Tecrübeye ait metotlar ile manevîyata ait meseleler halledilmez. Dinî meseleler ve İlâhî hakikatlerde akıl yalnız başına senet olamamıştır. Bu İlâhî hakikatler his, tecrübe, akıl ve mantığın üstünde ve ötesindedir. İşte felsefeciler bu farkı anlayamadılar. Kendi sahalarına dahil olmayan hakikatleri de izaha kalkıştılar ve sırat-ı müstakimden saptı ve saptırdılar. Tabiat üstü hakikatlere iğne deliği kadar dar bir pencereden baktılar ve göremedikleri hakikatleri inkâr ettiler. Gaflet ve gurur ile yalnız kendi fikirlerine itibar ettikleri için de hatadan kurtulamadılar.

Netice olarak özetlersek, ilim ve fennin gelişmesinde tecrübe ve akıl ne ise manevîyat sahasında da Kur'an odur. Yani söz ve hüküm onundur. Hayatın maddî ihtiyaçları fen ve tekniğe dayandığı gibi manevî ihtiyaçları da semavi kitaplara dayanır. İlim sahasında akla, tecrübeye ne derece itibar edilirse, manevîyat sahasında da peygamberlere ve semavî kitaplara öylece itimat etmek zaruridir. İkisinin de sahaları başka başkadır.

İslâmiyet hem aklın düsturlarını hem de vahyin kanunlarını nazara alır, ikisine de itibar eder. Yani aklî deliller ile isbat ettiği o yüksek hakikatleri, naklî deliller ile de teyid eder. Hem de İslâmiyet, felsefenin bahsetmediği ve edemeyeceği bir çok hakikatleri tahkik ve tedkik ile ortaya koyar.

Şu bir gerçektir ki metafiziğe ait meselelerde rehber ve önder ancak peygamberlerdir. Hocasız bir insan ne kadar kabiliyetli olursa olsun talebe olmaktan ileri geçemez. Bu bakımdan peygamberleri hoca kabul edip, onları dinleyen İmâm-ı Gazali gibi alimler, insanlara ilim ve irfanları ile faydalı olmuşlardır.

İnsan için en kutsi gaye marifetullah, muhabbetullah ve rıza-i Bâri'dir. Bunlar ise ancak nebilerin eliyle insanlara gelmiştir.

"Bil ki: Nev'-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve Nebiler elindedir. Dalalet, şerr ve hasaret; onun muhalifindedir."
Önce gelen peygamberler sonra gelen peygamberleri müjdelemişlerdir. Sonra gelenler ise evvelkileri tasdik ve teyid etmişlerdir. Çünkü enbiyanın feyz aldığı menba vahiydir. Vahiy ise vehmin şaibesinden münezzehidir. Çünkü ilm-i İlâhîye'ye istinad eder.

Vahyin yolu daha metin, daha umumi, daha nafizdir. Her yönüyle insanın aklını tatmin, ruhunu memnun, vicdanını mesrur eder. İnsan ancak vahiy yoluyla, enbiyaya tabi olmakla dünyevi ve uhrevi ızdırap ve buhranlardan halas olabilir.

Hulasa; İslâm dinindeki mezheplerle hıristiyan mezheplerinin ayrıldıkları en önemli noktalar şunlardır:

1- İslâmî mezheplerde akıl önemli bir esastır. Hıristiyan lıkta ise ruhbanların saltanat ve tahakkümleri söz konusudur. Halkın inançlarını ruhbanlar tayin ve tespit ederler. Onlara şuursuzca tâbi olanlar taklit zincirini boyunlarından çıkarıp kıramamışlardır. Ruhbanları delilsiz olarak taklit etmişler ve onların tahakkümü altında yürümüşlerdir. Hiçbir fert inancında hür değildir. Kilisenin vaftiziyle Hıristiyan olur, afarozu ile de dinden çıkar. Ancak İslâmiyette ruhani bir tahakküm, bir saltanat yoktur. Hiçbir alim veya bir mürşidin başka birinin itikat ve inancı üzerinde tahakkümde bulunmaya salahiyeti yoktur.

2- Hıristiyanlıkta ruhanî reislerin helal dedikleri helal, haram dedikleri de haram olur. Reisler neye karar verirse, (Hâşa) Allah'da o karara uyar. İşte onların bu tahakkümlerini ve hurafelerini, İslâmiyet kökünden yıktı ve mahvetti.

İslâmiyette yalnız Allah'ın haram kıldığı haram, helal dediği helal olur. Allah'dan başka hiçbir fert haramı helal, helali haram edemez. Hiçbir alim ve müçtehidin emriyle başka birisi dinden çıkamaz. Bir alim, derecesi ve rütbesi ne kadar büyük olursa olsun insanlara karşı nasihat ve irşaddan başka bir hakka Mâlik değildir. Çünkü İslâmiyette Hazret-i Muhammed (asm.) Allah'ın kulu ve Resulüdür. Alimler de peygamberin vârisidirler. Hıristiyanlıkta ise Peygambere uluhiyet isnad edilir. Papazlar ise böyle bir peygamberin vekili olmakla günahları affetme, helale haram, harama helal deme selahiyetini kendilerinde buluyorlar.

3- Hıristiyanlıktaki mezhepler birbirini tekfir ederler. Herbiri müstakil bir din gibidir. İslâmiyetteki mezheplerin ise tamamı bir tek fırka olup ehl-i sünnet olarak yad edilir.

4- İslâmiyetteki mezheplerin müstakil âbedleri yoktur. Hepsi aynı camide namaz kılar ve birbirlerinin imamlarına uyarlar.

5- Bir Müslüman istediği mezhebe girebilir. Meselâ Şafiî iken Hanefi, Hanefî iken Şafiî olabilir. Hiçbir mezhep imamı bunu engelleyici bir hüküm getirmemiştir.

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us