Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Bir İslam ülkesinde Müslümanlar dışında kimseler de yaşayabilir mi? Bunlara ne gibi haklar verilir?

Bir İslam ülkesinde Müslümanlar dışında kimseler de yaşayabilir mi? Bunlara ne gibi haklar verilir?

 

 

 

 

 

  Evet, yaşayabilir. Bunlar cizye vererek huzur ve emniyet içinde İslam ülkesinde

yaşarlar. Cizye, gayr-i müslim azınlığın İslam Devletine verdiği verginin adıdır. Bununla, belli bir muhtariyete ve özel bir statüye sahip olurlar, korunurlar. İslam hükümetindeki gayr-i müslim vatandaşlara zimmi denir(1). Zimmiler hakkında, "Bizim için olan haklar onlara da vardır. Bize düşen vazifeler, onlara da vazifedir" denilmiştir. (2)
Şu bir tarihi realitedir ki, "zimminin istifadesi, ödediğinden fazladır." Zimmi, cihadla, zekatla mükellef değildir. Askerlik görevinden muaftır. (3)

Ehl-i kitap azınlık, inançta, ibadette hürdürler. Mabedlerini tamir edebilirler, yenisini yapabilirler. Çanları çalar, bayramlarında haçlarıyla gezebilirler. Müslümanların, ehl-i Kitabın mabetlerini yıktıkları veya onları İslam'a zorladıkları vaki değildir. (4) Müslümanların, İslam Devleti bünyesindeki azınlıklara tavrıyla, diğer milletlerin idareleri altındaki azınlıklara tavrı incelendiğinde, aralarında büyük bir mesafe olduğu görülecektir. (5)

Müslümanların, gayr-i müslim azınlığa tavrıyla ilgili bazı örnekler zikretmekte fayda görüyoruz. Hz. Peygamber şöyle der: "Kim bir zimmiye zulmetse veya gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklese, ben onun düşmanıyım." (6)

Hz. Ömer, yaşlı ve kör bir dilenci görür. Onun ehl-i kitap bir yahudi olduğunu; cizyeden, ihtiyaçtan ve ihtiyarlıktan dolayı dilendiğini anlayınca, elinden tutar, evine götürür. Ona birşeyler verir. Sonra onu beytü'l-mal'e (hazineye) gönderir. Oradaki görevliye, "Bu ve emsallerine yardımcı ol, der. Gençliklerinde onlardan yararlanıp, ihtiyarlıkta yüzüstü bırakırsak, insafsızlık etmiş oluruz." (7)

Halid b. Velid, Rumların hücumunu önleyemeyeceklerini anlayınca, Hımıs hristiyanlarına, "Sizi koruma karşılığı olarak sizden cizye almıştık. Bugün sizi koruyamayacak durumdayız" der ve cizyelerini iade eder. (8)

Selahaddin Eyyubi de, Şam'dan çekilmeye mecbur kaldığında, Halid b. Velid'in yaptığını yapar. (9)
Emevi hükümdarlarından Mervan, gayr-i müslimlerden İslam'a girenlerden de cizye alır. Ömer b. Abdülaziz halife olunca, Irak valisine şu talimatı verir: "Şüphesiz Allah, Hz. Muhammedi (asm.) bir davetçi olarak gönderdi, bir vergi toplayıcısı olarak değil. Bu mektubum sana ulaştığında, ehl-i kitaptan müslüman olanlardan vergiyi kaldır." (10)

Haşiye-Dipnot:
1-Mevdudi, İslam'da Hükümet, s.614; Zeydan, Şeriatu'l-İslamiye, s., 63
2-Bu haklar ve vazifer için bkz. Zeydan, Age., s., 66-73
3-Azzam, s., 154
4-Abdürabbih, s., 258
5-Mevdudi, İslam'da Devlet Nizamı s.,59
6-Ebu Yusuf, Kitabu'l-Harac, Matbaatu's-Selefiye, 1397 h. Kahire, s.,135
7-Age. s., 136
8-Azzam, s. 154
9-Age. s.,154
10-Cessas, III, 150

Yorum (1) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Misyonerlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır ?

Misyonerlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır ?

 

 
   Biz, misyonerin bilgili Müslüman'ı etkileyerek Hıristiyanlaştırabileceğine inanmamaktayız. Bize öyle geliyor ki bakkaldan aldığı ekmeği yolunu şaşırmadan evine götürebilecek kadar aklı, mantığı, ilmi olan bir Müslüman, misyoner karşısında önce şu net soruları sormaktan kendini alamaz ve der ki:

- Müslüman, Hıristiyan olunca neyi kazanacak? Hangi eksiğini tamamlayacak? Hangi gerçek, Müslümanlıkta yok da Hıristiyanlıkta var ki Müslüman, Hıristiyan olsun da o gerçeği orada bulsun? Yok böyle bir eksiği Müslüman'ın. Öyle ise ne için Hıristiyan olacak Müslüman? Sebep ne? Misyonerlerin Müslüman'a teklifleri inanç yönünde olacak da diyeceklerse ki:

- Din demek peygamber ve kitap demektir. Hazreti İsa Allah'ın peygamberi, İncil de Allah'ın gönderdiği kitabıdır! Bunu böyle bilin!

Zaten Müslüman da bunu böyle bilmekte, böyle inanmaktadır. Bunun için Hıristiyan olmasına gerek yok ki? Müslüman'ken de böyle kabul ediyor, böyle inanıyor. Hatta Müslüman sadece Hazreti İsa ve İncil'in aslını tasdik etmekle kalmıyor, daha ilerisine gidiyor. İşte Bakara Sûresi 285'te, "Biz, peygamberler arasında ayrım dahi yapmayız! Hepsine de inanırız."

Öyle ise misyonerler Müslüman'a neyi benimsetip, kimi kabul ettirecek? Müslüman'ın inkâr ettiği bir ilahi kitap ve peygamber mi var ki, onu anlatıp kabul ettirmek için Hıristiyanlığa çağırsınlar Müslüman gençleri?

- Müslüman, Hazreti Âdem'den başlayarak, geçmiş bütün ilahi kitapları ve peygamberleri hürmetle kabul edip sevgiyle kucaklıyor. İnkâr ettiği bir kutsal yoktur ki, misyonerler onu kabul ettirmek için Müslüman çocuklarını Hıristiyanlığa davet etsinler.

Demek ki, bütün ilahi dinleri kucaklayan İslam'ın içinde Kur'an'ın anlattığı manada gerçek Hıristiyanlık da vardır. Ama Hıristiyanlığın içinde İslam yoktur. Durum böyle olunca, biz misyonerleri İslam'a çağırsak yanlış olmaz. Çünkü içinde gerçek manada Hıristiyanlığın da bulunduğu tam bir dine çağırmış oluruz. Ama misyonerler Müslüman'ı Hıristiyanlığa çağırsalar yanlış olur. Çünkü içinde İslam'ın bulunmadığı eksik bir dine çağırmış olurlar. Yani tam olandan eksik olana davet olur bu. İlim de, mantık da, akıl da kabul etmez tam olanı bırakıp da eksik olana yönelmeyi.

Eğer misyonerler, "İsa, Allah'ın sadece peygamberi değil aynı zamanda da oğludur!" diyorlar da bunu kabul ettirmek için davet ediyorlarsa; bu iddiayı artık kendi aydın Hıristiyanları da kabul etmiyor, nerede kaldı bir Müslüman'a kabul ettirsinler de, haşa, "Allah baba, İsa da O'nun oğludur." dedirtsinler.

Önyargısız düşünüldüğünde görülüyor ki, Müslüman'ın Hıristiyan olması, akılla, mantıkla, ilimle mümkün değil! Ama Hıristiyan'ın Müslüman olması hem aklın hem mantığın hem de ilmin gereğidir.Çünkü kendi peygamberini ve kitabını inkâr etmeye mecbur olmuyor İslam'a girmekle. Yine Hazreti İsa Allah'ın yüce peygamberi, İncil'in aslı da yine Allah'ın gönderdiği kutsal kitabıdır. Öyle ise Hıristiyan neden çekinsin İslam'ı incelemekten. Kaybı yok, kazancı ise çoktur. Eksiğini tamamlamaktadır İslam'a girmekle. Anlaşılan odur ki, önyargıdan kurtularak düşünen Hıristiyanlar bir gün İslam'ın bu özelliğinin farkına varacak, kendi kutsalına layık olduğu yüce makamı veren İslam'ı inceleyerek:

- 'Ben burada kendi kitabımı ve peygamberimi buluyorum, benim yerim burası olabilir' diyebileceklerdir. Nitekim yer yer diyorlar da.

Ama Müslüman, Hıristiyanlık için bunu diyemeyecektir. Çünkü orada Müslüman'ın kitabı ve peygamberi yoktur. Bir kazancı da mevcut değildir. Kaybı ise pek çoktur. İslam'la kabul ettiği bütün ilahi dinleri ve peygamberi inkâr etmesi söz konusu olacaktır. Bu ise göze alınabilecek bir kayıp değildir. Hıristiyan bile olamaz bu kimse artık, ehl-i kitaptan da sayılamaz.

Bu sarsılmaz gerçeklerden dolayı diyoruz ki: Böylesine kesin bilgi ve sağlam inanca sahip olan Müslüman'ın misyonere karşı bilgiyi bırakıp da kaba kuvvetle mukabele etmesini hem İslam onaylamaz hem de Müslüman buna ihtiyaç duymaz. Çünkü İslam, ilmin gereği olan açık ve net bilgilerle anlatılır, cehaletin eseri olan kaba kuvvetle değil.

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Hazret-i İsa (as) üzerine

Hazret-i İsa (as) üzerine


Diyarbakır’dan : “İncil’in bozulduğunu söylüyoruz. Ama 200 yılından kalma İncil’in müzede olduğu söyleniyor. Konuyu aydınlatır mısınız?”

2- “Hazret-i İsa hakkında geniş bilgi verir misiniz?”

Konu Hazret-i İsa ve İncil olunca, Müslümanları rencide eden, Hıristiyanların da genellikle tasvip etmediği son olaylar sebebiyle, dini afet ve fitnelerden Allah’a sığınmamızın önemli bir vaktine girdiğimizi vurgulamadan geçemeyeceğim. Şimdi duâ vaktidir. Nice şerlerden hep hayır çıkmıştır. İnşallah bu şerden de hayır çıkacaktır. Her şer, hayra gebedir. Fakat biz duâmızı eksik etmeyelim.

İncil’e gelince... İncil zaten ilk ikiyüzlü yıllarda bozuldu. Bu gün müzelerde bulunan ve İncil’in bilinen ilk nüshası diye sunulan nüshalar, ilk ikiyüzlü yıllarda bozulmaya yüz tutan nüshalardır. Bununla beraber, birçok tercümelerden geçen bu günkü nüshalara nispetle doğruya daha yakın nüshalardan olma ihtimali yok değil. İncelemeden bir şey söylemek doğru olmaz.

Hazret-i İsa Aleyhisselâm, Allah’ın, babasız yarattığı, son peygamberden bir önce gönderdiği ve son peygamberinin habercisi kıldığı şerefli ve çilekeş peygamberidir. Babasız yaratılışı itibariyle Hazret-i Âdem’e (as) benziyor. Kur’ân bunu şöyle haber veriyor: “Allah katında Hz. İsa’nın hali, Hz. Âdem’in yaratılışı gibidir.”1

Hazret-i İsa (as), dilediği zaman dilediği şekilde sebepleri devre dışı bırakan Cenâb-ı Allah tarafından babasız yaratıldı. Hazret-i Meryem’in oğlu olarak dünyaya geldi. Hazret-i Meryem bakire iken doğurması sebebiyle Yahudilerin iftiralarına uğrayınca, beşikte bulunan Hazret-i İsa (as) konuştu ve kendisinin Allah’ın elçisi ve kelimesi olduğunu, Allah’ın kendisini mübarek kıldığını, annesinin iffet sahibi olduğunu söyledi.2

Hazret-i İsa (as) otuz yaşına geldiğinde Yahudilere peygamber olarak gönderildi ve kendisine kitap olarak İncil verildi. İncil, daha önce inmiş olan Tevrat’ı tasdik ediyor, Beni İsrail’in ihtilâf ettiği meseleleri açıklığa kavuşturuyor, Tevrat’ta haram kılınan bazı hükümleri helâl kılmak suretiyle bazı hafifletmelerde bulunuyordu.3

Yahudiler kabul etmediler ve Tevrat’ın hükümlerinden şaşmayacaklarını bildirdiler. Bir Yahudi reisi, Hazret-i Yahya’yı (as) Tevrat’ın hükümleri üzerine nikâh kıymaya çağırdı. Hazret-i Yahya bu nikâhı Tevrat’a göre kıyamayacağını, çünkü İncil indiğini ve İncil’e göre amel etmeleri gerektiğini söyledi. Bu yüzden Hazret-i Yahya’yı şehit ettiler.

Hazret-i İsa (as) kendisinin Allah elçisi olduğunu ispatlamak için birçok mucizeler gösterdi. Allah’ın izniyle hastaları iyileştirdi, ölüleri diriltti, gökten sofralar indirdi ve çevresindeki yeni iman edenlere ikram etti.4 Kendisinden sonra âlemin reisi olarak Ahmed isminde bir peygamber geleceğini müjdeledi.5

Fakat Yahudiler Hazret-i İsa’yı hiçbir şekilde dinlemedikleri gibi, ona suikast planlamaya başladılar. Cenâb-ı Hak bu kötü tuzaklardan Hazret-i İsa’yı haberdar etti: “Ya İsa, Seni ecelin geldiğinde öldürecek olan benim. Ben seni semaya yükselteceğim. Yahudilerin fenalıklarından seni arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar seni inkâr edenlere üstün kılacağım.” 6

Bu âyetin bildirdiği ve sahih rivayetlerin de haber verdiği odur ki, Hazret-i İsa (as) Yahudilerin suikastlarından arındırılarak semaya yükseltilmiştir. Ahir zamanda semadan indirilecek, dinini hurafelerden arındırarak İslâm dini ile omuz omuza getirecek, Hazret-i Mehdi’ye tabi olacak, dünyayı sulh ve huzura kavuşturduktan sonra vefat edecektir.7

Bediüzzaman Hazretleri, kendi dinini böyle bir güzel sona ulaştırması için değil dünya semasında bulunan ve ölmemiş olan Hazret-i İsa’nın, hakikaten ölmüş olarak ahiretin en uzak köşelerinde bulunmuş olsaydı bile yeniden ceset giydirilip dünyaya gönderilmesi Allah’ın hikmetinden uzak olmadığını, bilâkis hikmeti böyle gerektirdiği için vaad ettiğini, vaad ettiği için de elbette göndereceğini bildiriyor.

Fakat Bediüzzaman’ın önemli bir notu da şöyledir: Hazret-i İsa (as) geldiğinde herkes onu açıkça tanımayacak, sadece onun yakınları iman nuru ile onu tanıyacaktır. 8

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Âl-i İmran Sûresi: 59.
2- Meryem Sûresi: 30-33.
3- Zuhruf Sûresi: 65; Âl-i İmran Sûresi: 50.
4- Maide: 112, 113.
5- Saf Sûresi: 6.
6- Âl-i İmran Sûresi: 55.
7- Mektubat
8- Mektubat

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

İnanç sorumluluğu

İnanç sorumluluğu


okurumuz: “Ehl-i kitapla kâfir arasında bir fark var mı? Sonuçta her ikisi de ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammede’r-Resûlullah” demiyor? Ateist dinsiz bir kâfire karşı ehl-i kitap birine sempati duymak onun tarafını tutmak bize bir mesuliyet getirir mi? Müslümanlığın adını hiç duymayan bir ehl-i kitabın Müslümanlığı seçmekte sorumluluğu nedir? Âhirette onun yeri nasıl olacak?”

Hakkı hep önde tutalım ve haklıyı savunalım. Hak bazen kâfirin elinde de olabilir. Diğer yandan, insanları inanç ve fikir yapılarıyla değerlendirmek yerine, insanlıkları ve ahlâkları açısından değerlendirelim. İnsanlara etiket biçmenin ve onları damgalamanın zararı faydasından çoktur. Güzel ahlâk sahibi iyi insanlara sempati duymak, fikir ve inançları ne olursa olsun, bize zarar vermedikçe bir mesuliyet getirmez.

Hiç şüphesiz herkesin küfür derecesi de farklıdır. Fakat tövbe edeni Allah küfür şiddeti ne olursa olsun, affediyor.

Allah zâlim değildir; asla zulmetmez. Allah âdildir, herkese her işinde her zaman adâletle hükmeder. Allah kullarıyla ya adâletle, ya da rahmet ve mağfiretle muâmele buyurur. Allah’ın rahmeti gazabını geçmiştir.

Her nimet, nimet değeri oranında şükür ister. Müslüman bir çevrede yetişen ve İslâmiyet gibi bir büyük nimete eren bizler Müslümanlığı bilmek, yaşamak, Allah’ın adını başkasına bildirmek ve iyi örnek olmakla mükellefiz. Her Müslüman elinden geldiği kadar kendi çevresinden sorumludur. Hıristiyanlarla veya başka din mensuplarıyla birlikte yaşayan Müslümanlar da bu sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar.

Hıristiyan bir çevrede doğup büyüyen ve kendisine İslâmiyet tebliğ edilmeyen birisi ise ilk plânda Allah’a bir olarak inanmak ve Hazret-i Muhammed’in (asm) Peygamberliğini inkâr etmemekle mükelleftir. Başlangıçta bu îman onu kurtarır. Ancak İslâmiyet’i öğrenebilecek imkân ve fırsatları elde ettikçe îmanını ve irfanını genişletmek, bilgisini artırmak ve dîn-i mübîni yaşamakla o da mükellef olur.

Oysa, Allah’ın vahyine sâdık kalmayıp İlâhî Kitabı bozmakla aslında kendilerine en büyük zararı ve ihâneti, kendi dinlerinin yaklaşık üçüncü kuşaktan dindaşları yapmışlar.

Kur’ân, ehl-i Kitaba diğer inanç sahipleri yanında özel bir yakınlık duyar ve ehl-i Kitabı tevhide, bizim peygamberimizi ve dinimizi kabul etmeye çağırır: “De ki: ‘Ey ehl-i Kitap! Gelin, sizinle aramızda bulunan ortak bir sözde buluşalım: Ancak Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp, bir birimizi Rab olarak benimsemeyelim!’ Eğer yüz çevirirlerse, ‘Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun’ deyin!”1

Hıristiyanlar; geçmişte her ne kadar Allah’ın sıfatlarını yanlış tanımış ve yanlış inanmış olsalar da, her geçen gün biraz daha “Tevhid İnancına” yaklaştıkları, hattâ çok yerlerde “Tevhid İnancına” ulaştıklarını şükranla görmek mümkün. Geçmişin kini, husûmeti ve düşmanlığı da, günümüzde yerini dinsizliğe karşı “ehl-i Kitap” olmanın verdiği dînî bir duyarlılık ile ittifak ve yakınlaşmaya bıraktığını dikkatimizden uzak tutmamalıyız. Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerinin (ra) ifâde buyurduğu gibi eğer biz Müslüman’lar İslâm ahlâkını güzelce yaşayıp, îmânımıza yaraşır olgunluğu fiillerimizle gösterebilirsek, Hıristiyanların ve sâir din mensuplarının cemaatlerle İslâmiyet’e girmekte zorlanmayacaklarını2 aklımızdan çıkarmamalıyız.

İslâmiyet Allah katında en makbul, en son ve en mükemmel dindir. Hiç şüphesiz İslâmiyet’in bu vasfını bilen ve Hazret-i Muhammed’in (asm) son Peygamber olduğunu bildiği halde kabul etmeyen ve yüz çeviren birisinin, Allah’ın bir olduğuna îman etse de, bu îmanın kendisini kurtaracağını söylemek zordur.

Ancak Bedîüzzaman Hazretlerinin (ra) ifâdesiyle “adem-i kabul başkadır; kabul-ü adem başkadır.” Bilmeyenler ve kasıtsız bulunanlar, bildiği halde kabul etmeyenlerle bir değildir. Kendisine Son Peygamber’in (asm) tebliği yapılmamış, Allah’ın son dîni ulaştırılmamış, câhil kalmış, kalbinde son dîn ve son Peygambere (asm) karşı her hangi bir kin, kasıt, inat, garaz ve olumsuz tavır bulunmayan; bununla beraber Allah’ın var ve bir olduğunu tasdik eden bir Hıristiyan’ın, bir ehl-i Kitab’ın ve sâir insanların ehl-i necat olduğunu; binâenaleyh Allah dilerse Cennet’e girebileceklerini söylemek mümkündür.3 Netîcede Cennetin kapıları onlar için de açıktır.

 

Haşiyer-Dipnotlar:
1- Âl-i İmrân Sûresi, 3/64.
2- Hutbe-i Şâmiye, s. 20.
3- Mektûbât

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Duâ ve nezaket herkese lâzım

Duâ ve nezaket herkese lâzım


Kandıra’dan okurumuz: “Bir Hıristiyan’a yaptığı iyiliklerden dolayı ‘Allah râzı olsun’ denir mi?”

Hıristiyan Allah’ın kulu değil mi? Allah dilerse pekâla onu da hidayet dairesine alabilir. Bir Hıristiyan’a veya gayr-i Müslim’e “Allah sana hidayet nasip etsin de rızası dairesine alsın” mânâsında duâ etmekte ve bu mânâda Allah razı olsun demekte hiçbir sakınca olmadığı gibi, sevaptır da…

Meşrû ölçüler içinde beşerî ilişkilerimizde güzel ahlâkımızı sergileyen örnek sosyal davranışlar geliştirmek ve göstermek her zaman idealimiz olmalıdır. Dini, inanç yapısı ve dünya görüşü ne olursa olsun, insanlara mümkün mertebe nazik ve saygın davranmak, İslâmiyetin hiçbir kriteriyle çelişmez. Aslında din ve dünya anlayışı farkı gözetmeksizin insana yaklaşmak ve insana değer vermek, tebliğin de bir gereği. Peygamber Efendimiz (asm) komşu devletlerin başkanlarına yazdığı İslâmiyete dâvet mektuplarına Allah’ın selâmını vererek başlıyor, nazik ve saygın bir üslûp kullanıyordu.

Günümüzün medenî dünyasında saygın yaklaşımların daha çok muhatap bulduğu ve aynı saygınlıkla karşılık gördüğü asla göz ardı edilmemeli. Hangi dinden olursa olsun, muhatap olduğumuz insanlara Allah rızâsı için olgun ve seviyeli yaklaşmalı, küçük vesîlelerle diyaloglar kurmalı, geliştirmeli, geliştirilmiş diyaloglar sürdürülmeli, gayr-i Müslim komşularımız, arkadaşlarımız ya da işimiz gereği selâmlaştığımız insanlar varsa, onlarla beşerî köprülerimizi iyi kurmalı, onlara öncelikle insanlığımız ve iyi ahlâkımızla muâmele etmeliyiz. Müslüman olduğumuzu iyi ahlâkımızla ispatlamalıyız.

Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin (ra), İslâm ahlâkının ve iman hakikatlerinin güzelliklerini günlük davranışlarımızla göstermemiz halinde sâir dinlerin tâbîlerinin cemaatlerle İslâmiyet’e gireceklerini müjdelemesi1 gâyet mânidardır ve konumuzla yakın ilgilidir. Burada, davranışlarımızla göstermek yükümlüsü olduğumuz İslâm ahlâkının güzellikleri içerisinde, insanlara karşı içtenlik ve saygınlığın yeri hiç şüphesiz büyüktür. Muhataplarımıza karşı yardımseverlik, diğergamlık, vefâkârlık, fedâkârlık, dürüstlük, çalışkanlık, temizlik, samîmiyet, nezâket, cana yakınlık, güler yüzlülük, kadirşinaslık, saygınlık, seviyeli olmak ve olgunluk gibi ahlâkî özveri içinde yaklaşmak, müntesibi bulunmakla şeref duyduğumuz İslâmiyetin üzerimizde görmek istediği sâlih amellerdendir.

Bediüzzaman Hazretleri (ra) gayr-i Müslimlerle ilişkiler hakkında soru soran bir grup vatanperverin sorularına verdiği cevapta, Kur’ân’ın, “Ey îmân edenler, Yahudî ve Hıristiyanları dost edinmeyin”2 âyetini tefsîr eder. Bedîüzzaman (ra) burada, Yahudî ve Hıristiyanlarla bâtıl inançları, fikirleri ve gayr-i ahlâkî tutum ve davranışları hasebiyle dost olunmaması gerektiğini beyan eder; sıfatları veya sanatları için muhabbet edilebileceğini; bir Müslüman nasıl ki bazen İslâmiyetin onaylamadığı sıfat ve haller içinde bulunabiliyor ise, bir gayr-i Müslim’in veya bir kâfirin de her sıfatının gayr-i Müslim veyâ kâfir olmak lâzım gelmediğini, öyle ki bir gayr-i Müslim’in Müslüman olan bir sıfatının takdir edilmesinin câiz olduğunu kaydeder. Ehl-i Kitaptan bir kadınla evlenen birisinin karısını sevmesinin Kur’ân’a ters düşmediğini bildirir.3

Netice olarak, dini ve inancı ne olursa olsun, insanlara ‘Allah râzı olsun!’ denilir, denilmesinde hiçbir sakınca yoktur ve hattâ denilmelidir. Esâsen, gayr-i Müslim veya kâfir birisinden Allah’ın râzı olmasını dilemek, onun hidâyete gelmesi için duâ ve niyâzda bulunmuş olmaktan başka bir şey değildir. Dergâh-ı İlâhiye’nin kapısı ise her türlü duâ ve niyâza açıktır.

Cenâb-ı Hak râzı olacağı bir kula dilerse, önce hidâyet nasip eder, sonra rızâsını lütfeder. Veya hikmeti dâiresinde, o kişinin râzı olacağı bir amel yapmasını ya da makbul bir sıfat içinde bulunmasını nasip eder. Hikmetini Ona bırakmalıdır. “Allah râzı olsun!” derken, esasta Cenâb-ı Hakk’ın muhatabımıza hidâyet lütfetmesini istediğimizi niyetimizden geçirmemizde fayda vardır

.  

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Hutbe-i Şâmiye, s. 20
2- Mâide Sûresi, 5/51
3- Münâzarât, s. 45


Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <