Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Kefir ve Bozadaki hükün

Boza ve Kefirdeki hüküm

 

     İslam dininde sarhoşluk verecek derecede tahammur etmemiş (mayalanmamış) içeceklerin içilmesi caiz; sarhoşluk verecek derecede mayalanmış içeceklerin içilmesi ise haramdır.


 

Mayalanması kısa süren "kefir"in alkolsüz olup sarhoş etmediği, besleyici olduğu ve bir çok hastalıkların tedavisinde kullanıldığı açıklanmaktadır. Böyle bir kefirin içilmesinde dinen bir sakınca yoktur.


 

Fakat %0,5 derecede alkol ihtiva edecek derecede mayalanmış kefirin içilmesi ise caiz değildir. Çoðu sarhoşluk veren bir şeyin, az miktarı da haramdır.


 

Boza haram değildir. Birayı bozaya benzetmek mümkün olamaz. İkisi arasında kesin fark vardır.


 

Şöyle ki, bozada alkol yoktur. Birada ise alkol vardır. Ancak bu alkolün nisbeti düşük olduğundan az miktarda içeni sarhoş etmemektedir. Bu ise birayı meşrûlaştırmaz. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz:


 

"Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır” buyurmuştur.


 

Bu sebeble, biranın çoğu sarhoş ettiğinden, azı da haramdır. İçilmesine cevaz yoktur. Bozada ise az miktarda dahi alkol yoktur. Şayet bozanın özü fazla ekşitilerek sarhoş edici hale getirilir, bira durumuna sokulursa, bozanın da bira hükmünü alacağında şüphe yoktur. Nitekim Mısır Müftüsü Haseneyn Mahluf “İslâmî Araştırmalar ve Şer’î Fetvalar” adlı eserinde boza ve bira hakkında bu hükümleri ifade etmektedir.


 

Mısır ve Sudan’da imal edilen bozaya gelince, sarhoş edici hale gelirse o zaman haram olur. Bozanın sarhoş edici hale gelmesi de ancak (ekşimesi) şiddetlenip fazla kabarmasıyla olur. İşte o zaman boza da haram meşrubat cinsine dahil olur. Tabiî, haram olunca, azı da haram olur, çoğu da. Eğer boza sarhoş yapmayacak halde ise, o zaman boza, şobiyye, şıra, incir ve hurma suları gibi helâl meşrubat hükmünü alır. Bu meşrubat ise ittifakla helâldır..”


 

yozgatnur66

Yorum (1) Yorum yaz!

Başörtüsü neyin simgesi(2)

Başörtüsü neyin simgesi(2)

 


İnsan onurunu zedeleyecek en acımasız hareket, onu keyfî olarak tanımlamaya kalkışmaktır. Herkes gibi sorunlarının siyaset ve hukuk yoluyla çözülmesini talep edip bunun mücadelesini verenlerin Avrupalı İslamologlar tarafından "siyasal İslamcılar" ve bununla ilişkili olarak dinin tesettür vecibesini yerine getiren hanımların başörtülerinin "siyasal simge" olarak tanımlanması milyonlarca Müslüman'a yapılan hakarettir.

Müslüman sadece Allah'ın rızasını gözetmek üzere dinî vecibelerini yerine getirmeye çalışır; hak ve hukuk bilincine sahip olana düşen, herkesi kendi beyanı ve tanımıyla esas almaktır.

Kaldı ki, bugünkü dünyada kimsenin bir başkasına hesap verme, inancı, yaşama tarzı ve görüşleri için özür dileyici bir tavır içine girme mecburiyeti yoktur. Devletin, dinlere ve inançlara, vicdanî kanaatlere ve sivil alandaki düzenlemelere karışmaması gerekir. Ancak yine de Müslüman bir kadının başını hangi niyet ve gayelerle örttüğünü tespit edebilmek için, -beyan yanında- başka kriterlere bakılabilir:

1) Bir Müslüman'ı motive eden, onun fiillerinin meşruiyet temelini oluşturan referans çerçevesi ilk başvurulacak kaynaktır. Bu da Kur'an ve Sünnet'tir, her iki kaynak ihtilafa mahal bırakmayacak şekilde başörtüsünü emretmektedir.

2) "Asl (kaynaklara) ve (meşru) usule" göre konuşma lüzumunu hissetmeyen, dolayısıyla muteber olmayan reformist ilahiyatçı veya postmodern medya vaizlerini bir kenara bırakmak gerekirse, bütün Müslüman otoriteler bunu teyit eder.

3) Diyanet İşleri Başkanlığı (Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 3 Şubat 1993 tarihli kararı) "başörtüsünün dinî bir vecibe" olduğunu belirtmektedir. En son DİB Başkanı, geçen hafta bunu bir kere daha teyit etmiş bulunmaktadır.


4) Tesettür (ve başın örtülmesi) sadece İslamiyet'e has bir emir değil, Yahudilik ve Hıristiyanlıkta vardır. (Aziz Pavlus'un sözleri için bkz. I. Korintoslulara, 11: 2-15) Bu din mensuplarının tesettür emrine uyup uymamaları ayrı bir konudur, emsal teşkil etmez.

5) Bütün İslam mezhepleri (Sünnilik ve muteber dört mezhebi ile Şia-Caferiyye, Zahiriler, Zeydiler) arasında başörtüsünün dinî bir vecibe olduğu konusunda en ufak bir ihtilaf yoktur, tam bir icma konusudur.


6) 1429 senedir hangi bölge ve ırktan olursa olsun, Müslüman hanımlar başlarını örtmüş ve bunu dinî bir vecibe olarak uygulamışlardır.

7) Bugün de, Türkiye dahil İslam dünyasının kahir ekseriyetinde hanımlar başlarını örtmektedirler.

Pekiyi, "siyasal simge" nereden çıktı? Yasağı savunanlar, nasıl bu kadar rahat ve sorumsuzca dinî hayatını yaşamak isteyenlere bu yaftayı yapıştırabiliyorlar? İnsanın biraz hakikate ve kendine saygısı olması gerekmez mi
?

Fakat asıl ateist, deist veya agnostik olmayan laikçilere sormak lazım: Bu zümrelere mensup kadınlar zaman zaman camiye gittiklerinde, mevlit veya dua toplantılarına katıldıklarında, Kur'an okunduğunda, cenaze namazında bulunduklarında veya hac ve umreye gittiklerinde -tam veya yarım yamalak- başlarını örtmezler mi? Başlarını kutsala ve dinin tesettür emrine saygı duydukları için mi, yoksa birilerine meydan okumak üzere bir simgeyi açığa çıkarmak için mi örtüyorlar? Elbette mekânın ve pozisyonun durumuna saygı olsun diye. Tesettüre riayet eden kızlar ve hanımlar, bu vecibenin özel zamanlar ve mekânlar için değil hayat boyu yerine getirilmesi gerektiğine inandıkları ve bu inançlarını ciddiye aldıkları için başlarını örtmektedirler. Soru şu: Laikçiler neden dinî hayatını ciddiye alanlara saygı duymuyor?

Meşru özgürlüğün herkese mutluluk getirdiğinin yeterince farkında olmayanlar; vehim, yakıştırma ve fobiler üzerine yasakları temellendirenler, eğer kendi özgürlüklerinin tehdit altına gireceğinden endişe ediyorlarsa -ki şimdi kendileri başörtülülere bunu reva görüyorlar-, Anayasa'ya şöyle bir madde konulabilir:

"Hiç kimse başörtüsünden veya başının açık olmasından dolayı eğitim ve öğrenim haklarından ve kamu hizmetlerinden yoksun bırakılamaz. Hiçbir kız veya kadın başını örtmeye veya açmaya zorlanamaz."


ALİ BULAÇ'ın yazısı iktibas edilmiştir.
 
 
 
yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Başörtüsü neyin simgesi (1)

Başörtüsü neyin simgesi (1)
 


Bizim laikçilerimiz Batılı İslamologları takip edip kendi ülkelerinde tezahür eden toplumsal, kültürel gerçekleri tanımlayıp üzerinden pozitivist, otoriter ve otokrat ideolojilerini temellendirmeye çalışırlar.

     Kendileri orijinal bir tanımlama yapabilselerdi insan saygı duyar, oturur verimli bir müzakereye katılırdı. Bizimkiler Batılı öğretmenlerinden sahibinin sesi misali öğrendiklerini tekrar edip dururlar. Hatırlanacağı üzere ünlü Fransız İslamolog Oliver Roy, bir zamanlar "Siyasal İslam" tanımlamasını yaptı ve kendi yaptığı tanımlama içinden kriterler kullanarak "iflas" ettiğini ilan etti. Tanımlama ve iflas ilanı üzerinden yaklaşık 30 sene geçti, düşüncelerinin hiçbirinin doğrulanmadığı açıkça ortaya çıktı, İslam (ve elbette İslamcı akımlar, kimi doğru kimi zaman eksik okumalar yapsalar da zamanın ruhuna uygun olarak) 19. yüzyılın ikinci yarısından beri başlayan entelektüel, toplumsal ve politik yürüyüşünü başarıyla sürdürüyor. Fakat hâlâ -üstelik İslamcı iktidarın olduğu ülkelerde özgürce düşüncelerini dile getiren ve muhalefet yapabilenler- Roy'la beraber "Siyasal İslam iflas etti" nakaratını söylemeye devam ediyorlar.

      Son günlerde Başbakan'ın İspanya'da "velev ki" ile başlayan konuşmasının yarattığı gündem çerçevesinde "başörtüsünün siyasal bir simge olup olmadığı" konusu bir kere daha tartışılır oldu. Başbakan, mantık tutarlılığı ve demokrasi teorisinin geldiği son aşama bakımından doğru bir tespitte bulundu, bu konu üzerinde de durmaya çalışacağım. Bugün ve çarşamba "başörtüsünün siyasal bir simge olup olmadığı" konusunu ele alacağım.

      Evveliyetle şu hususun altını çizmek gerekir ki, başörtüsü takıp dinin tesettürle ilgili emrini yerine getiren hiçbir kadın bunu "siyasi bir simge" taşımak niyeti ve amacıyla yapmaz. Çünkü her ibadet ve dinî vecibenin yerine getirilmesinin ilk ve nihai hedefi Allah'ın rızasını kazanma arzusudur. Eğer mü'min bir kadın, "dinî muhtevasından ve anlamı"ndan tecrit ederek ve salt siyaset yapmak, siyasi bir iddiada veya birilerine tepkide bulunmak niyetiyle başörtüsünü takıyorsa, bu onun 'demokratik hakkı çerçevesinde ifade özgürlüğü'nün kullanımı olarak görülebilir, ama bundan kendisine bir sevap hasıl olmaz. Erkek veya kadın olsun, mü'min insanlar her ibadetlerini sadece Allah'a kulluk yapmak, O'nun emirlerini yerine getirmek ve O'nun rızasını ve cennetini kazanmak amacıyla yaparlar. Başka bir niyet aramak mü'minlere hakarettir, onları dini istismar etmekle suçlamaktır.

     İkincisi, hiçbir mü'min kız veya kadın, başörtüsünü "siyasal bir simge" olarak taktığını söylemiyor. Bunu söyleyenler laikçilerdir, tesettür karşıtı çevrelerdir. Batılı öğretmenleri gibi "dışarıdan tanımlama" yapıyorlar, sonra bu tanımlamaya uygun yargılarda bulunup ceza kesiyorlar. Oysa hukuk ve ahlak açısından, kişinin beyanını esas almak gerekir. Biz hiç kimseyi kendi öngörülerimiz istikametinde ve keyfî olarak isimlendirip tanımlayamayız; kişi ve beşerî topluluklar kendilerini nasıl tanımlıyorlarsa; isimlerini, sıfatlarını, inanç ve davranış biçimlerini nasıl beyan ediyorlarsa, biz onları ahlakî ve hukukî olarak kendi tanımları ve beyanlarıyla öylece kabul ederiz, tanım ve beyanlarına saygı duyarız, onlarla olan beşerî ilişkilerimizi de bu çerçevede düzenlemeye çalışırız. İslam tarihinde genel olarak Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkileri bu çerçevede sürmüştür.

     Bir başkasını keyfî olarak tanımlamak, reddettiği bir isimlendirmeyi ona yakıştırmak, ona saygısızlıktır, hak ve hukukuna tecavüzdür. Başını örten hanımlar eğer, 'biz siyasi bir simge taşımıyoruz, sadece dinimizin bir vecibesini yerine getiriyoruz' diyorlarsa, bu vecibeye inanmayan veya inanıp yerine getirmeyen herkese düşen görev, onları beyan ettikleriyle kabul etmek, kendi beyan ve tanımlarına saygı duymak, hak ve hukuklarına riayet etmek olmalıdır. Maalesef bizim laikçilerimiz bu yüksek seviyedeki ahlakî ve hukukî hassasiyetten pek uzak görünüyorlar. Tanımlıyorlar, niyet isnat ediyorlar, sonra bu haksız tanımlama ve niyet isnadına göre hüküm veriyorlar.


ALİ BULAÇ'ın yazısı iktibas edilmiştir!

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Kayıp eşyâ

Kayıp eşyâ

 

İzmir’den okurumuz: *“Kayıp bir eşyâ bulduğumuzda neler yapmalıyız? Kayıp eşya kullanılır mı? Kullanılırsa şartları nelerdir?”

 

İslâm hukukunda buluntu mallara, yani yolda veya umumî bir yerde bulunan ve sahibi bilinmeyen mallara “lukâta” denir.

 

Lukâtâyı almanın hükmü ikidir:

 

1- Eğer lukâtânın kaybolacağı, telef olacağı, zâyî olacağı, çalınacağı ve sâir olumsuzluklarla mal sahibine ulaşmayacağı anlaşılırsa, mal sahibine ulaştırmak amacıyla el koymak farzdır.

 

2- Eğer lukâtâ zayi olma, çalınma ve telef olma korkusu duyulmayan ve mal sahibine ulaşacağı bilinen emîn bir yerde bulunuyorsa onu oradan almak farz değildir.

 

Kayıp bir mal bulunduğunda, imkânlar ölçüsünde elde bulunan bütün duyuru araçları kullanılarak îlân edilir. Îlân edilirken malın cinsi, miktarı, modeli, markası, tipi… vs. mal sahibini keşfetmeye yarayan özellikleri açıklanmaz. Böylece malın, mal sahibi olmayan birisi tarafından alınmasına da engel olunmuş olur.

 

Sosyal iletişim araçlarıyla yeterli derece îlân edildikten sonra buluntu malın sahibi ortaya çıkmamışsa, bulan kimse serbesttir: Dilerse onu bir süre daha elinde tutar, dilerse bir fakîre geçici sadaka olarak verir. Dilerse ve kendisi de fakir ve muhtaç durumdaysa bu malı kendisi kullanır. Şayet bir süre sonra mal sahibi ortaya çıkarsa, mal tekrar mal sahibine iâde edilir veya bedeli ödenir.

 

Sahibinin lukâtâyı aramayacağını bilen kişi bundan faydalanabilir. Meselâ devşirilmiş bahçeden arta kalan veya yere dökülen meyveden sahibinin yararlanmayacağı kesin olarak biliniyorsa, toplanıp kullanılabilir.

 

Fakat sahibinin bunu kullanmayacağı bilinmiyorsa, bu mal kullanılamaz; mal sahibi haberdar edilir. Mal sahibi bilinmiyorsa ilân edilir.1

 

Haşiye-Dipnot:
1- Fetâvâ-yı Hindiye, 4/377

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Cünüplük hali

Cünüplük hali

 

Okurumuz: “Cünüp iken gezmenin günahı ne boyuttadır?”

 

Özürsüz olarak bir namaz vakti çıkana kadar cünüp gezmek veya cünüp bulunmak haramdır. Su ile gusül yapamayacak derecede geçerli özür varsa, toprak ile teyemmüm yapılır. Su kısmen yasaksa, suyun yasak olmadığı bölgeler su ile yıkanır; diğer bölgeler gusül esnasında mesh edilir.

 

Meselâ tıbben tedavi süresince su kullanmak kendisine tamamen yasaklanmış bir hasta, cünüp olursa toprakla teyemmüm yaparak cünüplükten çıkar ve tekrar toprakla teyemmüm yaparak namazını kılar. Abdest şartı olan her ibadet için ayrı bir niyetle teyemmüm yaparak söz konusu ibadeti yapar. Su kullanmaya tıbbî izin çıktığı anda ise su ile

 

yozgatnur66

Yorum (1) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us