Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Muhabbet ve Korku

Muhabbet ve Korku


 

GÜNEŞ sistemimizin nizamı câzibe ve dâfia denilen iki kuvve üzerine bina edilmiştir. Bu kuvvelerden birisi olmasa nizam bozulur.İnsanda bu kuvvelerin yerini sevgi ve korku hisleri almıştır. İnsanın dünya hayatının nizamı da iki hisle olduğu gibi, ebedî saadetin kazanılması da bu hislerin yerinde kullanılmasına bağlıdır.

Bir baba, ailenin nizamını ancak aile fertlerindeki bu iki hissi beraber yürütmekle temin etmektedir. Bir çocukta babasına karşı sadece sevgi hissi inkişaf edip korku hissi inkişaf etmezse, o çocuk zararlı işlerden korunma hususunda hassasiyet gösteremez. Sadece korku hissinin inkişafında ise babasının eliyle elde ettiği lûtuf ve ihsanları hakkıyla takdir edemez.

Aynı şekilde, bir talebe hocasını sevmezse, onun ilminden istifadesi az olur. Hocasından korkmaması halinde de derslerine ciddî çalışmaz ve muvaffakiyetsiz olur. Bir raiyet de padişahını hem sevmeli, hem de ondan korkmalıdır.

Bu misâllere kıyasen insan, Hâlik-ı Zülcelâl’i hem sevecek, hem de O’ndan korkacaktır. İnsan Allah’a (C.C.) muhabbet hususunda terakkiyle O’nun lûtfundan her zaman ümitvar olup, ebedî saadeti de o lûtuftan bekleyeceği gibi; Allah’dan (C.C.) ziyadesiyle de korkacak ve ebedî Cehennem azabından kendisini kat’iyyen hariç tevehhüm etmeyecektir.

Bir insan ancak bu tarz hareket etmekle Hâlik-ı Zülcelâl’in hem emirlerine riayete, hem de nehiylerinden kaçınmaya dikkat etmiş ve havf ve reca arasında yaşamaya muvaffak olmuş olur.


Mehmed Kırkıncı

 

yozgatnur66


Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

İslam delikanlı dinidir

İslam delikanlı dinidir
 
 Gençler, her dönemde İslamın müttefiki olmuşlardır. İslam dini, genç müslümanların aktif çalışması ile kalpleri ve coğrafyaları fethetmiştir. İslamda gençleri kendine çeken bir cazibe vardır. Bu, İslamın aktif ve enerjik bir din olmasından kaynaklanıyor. İslam, durağan bir din değildir. İman potansiyel enerjisini içinde taşır. Bu enerji, kendisine iman edenlerde kinetik enerjiye dönüşür. Müminler bu enerjiyle yerinde duramazlar. Hayatı iman ve cihad bilir, fetihlerden fetihlere koşarlar. Aktif bir dinin, aktif temsilcileri olur. Bu yüzden genç nesil ancak İslam inancı ve İslam ideali ile tatmin olur. Hareketli bir din olan İslam, hareketli bir yapıya sahip olan gençleri kendine çeker.

Allah Rasulüne ilk inananlar arasında gençler çoğunluktaydı. Genç sahabeler, peygamberimizin etrafında pervane gibi dönüyor, inen ayetleri ezberliyor, Erkamın evinde yapılan sohbetlere koşuyor, İslamı yaymak için çalmadık kapı, konuşmadık insan bırakmıyor, "cihad ne zaman" diye Allah Rasulüne soruyorlardı. Müşriklerin, yaşı ilerlemiş, kalbi katılaşmış azılıları hak dine direnirken, çocukları iman ediyor, İslam saflarına katılıyorlardı. Hanzala, babası Ebu Sufyana rağmen müslüman oluyor, Musab, tüm zenginliğe ve lüks hayatı elinin tersiyle itiyor, ve yetim bir peygamberin saflarına katılıyor, Erkam henüz on altı yaşında evini peygamberin sohbetlerine açıyordu. Ali ve abisi Cafer babaları iman etmemiş olmasına rağmen Allah Rasulünün en gözde kurmayları oluyordu.Gıfar kabilesinin genç prensi Ebazer, yirmi beş yaşında duyduğu yeni dine katılmak için soluğu Mekkede alıyor, yine yirmi beş yaşında olan Ömer İslamın çekim gücüne daha fazla karşı koyamıyor ve Allah Rasulünün dizleri dibine oturuyordu. Mekkenin en azılı reislerinden Utbe b.Velidin oğlu, istikbal vadeden genç kumandan, Halit b.Velid, yüreğinin heyecanına yenik düşüp Medineye koşuyor ve İslama teslim oluyordu.

 

Allah Rasulü, gençlere çok önem veriyor, onlara büyük muamelesi yapıyor ve sorumluluk veriyordu. Caferi, Habeşistana hicret eden kafilenin başına geçiriyor, henüz onaltı -onyedi yaşında olan Musabı Medineye muallim olarak gönderiyor, Aliyi henüz toy bir delikanlı iken Bedirde cengaver olarak çıkarıyor, kılıç kullanmasını bilen tüm ilk gençlik çağı müslümanların cihada götürüyor, göz bebeklerini cepheye sürüyordu. Vefatından hemen önce çıkarmış olduğu seriyyeye torunu yaşındaki Üsameyi komutan olarak tayin etmişti. Allah Rasulü gençlere iman ve ideal veriyor ve onlardan inancı ve ideali uğrunda fedakarlık yapmalarını istiyordu. Onlar da kendilerine duyulan güveni boşa çıkarmıyor, görevlerini hakkıyla yerine getiriyordu.

 

Muhterem hocamız Necmettin Erbakan, insanların kalplerindeki iman potansiyelini harekete geçirererek "İnançlı olmak yetmez. Aynı zamanda bir de ideale sahip olmalısınız. İdealinizi gerçekleştirmek için de fedakârlık yapmalısınız” diyordu her zaman. Genç, inanç ve ideal… Enerji dolu bu üç terimi bir araya getirdiğin zaman bütün olmazlar oluveriyor, bütün güçlükler kolaylaşıyor, bütün engeller kalkıyordu. Bu üç kelimeyi şahsında birleştiren genç kelimenin tam manasıyla ideal bir gençtir. Türkiyede, son yıllarda, inancı, ideali olmayan bir gençlik kitlesi yetişti. Günü birlik yaşayan eyyamcı, hiçbir derdi tasası olmayan, tek derdi saçını nasıl tarayacağı, üzerine ne giyeceği, sevgilisini nasıl memnun edeceğini düşünen, şıpsevdi, çıtkırıldım bir gençlik. Bu gençliğin bir davası bir ideali yok.

 

Türkiyede, gençlerin bir ideale sahip olmamasının nedeni ideolojilerin bitmeye yüz tutmasıdır. Var olanların çoğu da gençlere ideal verecek fikir zenginliğine sahip değiller. Gençliğe hem sahip çıkacak hem yetiştirecek hem de ideal verecek tek inanç İslam inancıdır. Ama gelin görün ki bir takım mistik cemaatler ve dini önderler öyle bir din anlatıyorlar ki; gençleri değil harekete geçirmek adeta donduruyor. İslam dini, uzak doğu inançları olan budizm ve manihaizm gibi sunuluyor. İslam davası ise,  dişleri, tırnakları, yeleleri sökülmüş yaralı bir aslan gibi anlatılıyor. Elbette ki bu şekilde anlatılan bir inanç ve ideal gençleri harekete geçiremeyecektir.

 

Bugün İslam tam bir emekli-ihtiyar dini gibi algılanıyor. Böyle olunca Müslüman gençler de biyolojik yaşı onsekiz- yirmi olmasına rağmen, ruhsal yaşı atmış- yetmiş olan ihtiyarlar topluluğuna benziyor. Yerinden kalkamayan, tembel, sorumluluktan kaçan, bana neci, fedakarlık yapmayan, bir davası olmayan pasif yığınlar. Oysa İslam idealinde, yetmiş yaşındaki ihtiyarlar bile onsekiz yaşındaki gencin enerjisine sahiptir. Doksan yaşındaki Eyuyubel Ensariyi  İstanbul surlarının dibine getiren ruh işte bu İslam idealidir. İslam, gençlik dinidir. En güzel gençlerin hayatında yaşanır. Peygamberimiz güzel ahlak gencin süsüdür derken İslamın güzelliklerinin gençlerin şahsında daha fazla anlam kazandığını söylemeye çalışıyordu. İslam kahramanlık dinidir. Bütün ideolojilerin kahramanları gençler arasından çıkmıştır. İslamın kahramanları da gençlerdir. İslam cesaret ve şecaat dinidir. Cesaret ve şecaat ise cesur yürekler ister. Cesur yürekler de delikanlılarda bulunur.

 

İslam delikanlı dinidir. Bu alemde kabadayılık yapacağım diye caka satanlar işin raconunu bilmeyenlerdir. İslam inancı ve idealinden habersiz delikanlı olmaya kalkanlar, olsa olsa  mafya teşkilatlarına üçüncü sınıf badigart olurlar. Ama asla haklının hakkını savunan, mazlumun elinden tutan, ulvi gayeler için kavga eden bir delikanlı olamazlar. Delikanlı adam kanının tüm deliliği ile İslam idealine hizmet eden adamdır. Bu alemin efendisi İslamın kölesi olan adamdır. Müslüman genç, bir sürü teneke ve metal parçası içerisinde elmas tanesi gibi olandır. Elmas tanesi çöplüğe düşse, değerinden bir şey kaybetmez. Müslüman genç, bozulmuş ve yozlaşmış toplum içerisinde şahsiyetiyle değerini koruyan adamdır. Müslüman genç farklıdır. Oturması ve kalkmasıyla, konuşması ve susmasıyla, sevmesi ve buğzetmesiyle hizmeti ve fedakarlığıyla farkı fark edilen adamdır. Gökyüzünde hemen fark edilen yıldızlar gibi fark edilir.

 

Müslüman genç, davası ve iddiası olan adamdır. İslam idealine insanlara ve dünyaya anlatmaya çalışan bir fikir işçisidir. Dava adamı olmanın sorumluluğu ve ağırlığı karakterine yansımıştır. Meselesi olan adamdır. Derdi, tasası vardır. Yetiştireceği işleri, yerine getireceği sorumluluğu vardır. Bundan dolayı boş işlere ayıracak zamanı yoktur. Eli işte gözü oynaşta olanlardan değildir. Müslüman genç, üretkendir. Arı modeli çalışır. Hep üretir. Kendisine bir iş verdiğinizde gözünüz arkada kalmaz. İçinde bulunduğu topluma artı değer-katma değer olur. İslam inancını yeni gönüllere taşımak için bir gönül fatihidir. Bir fetih işçisidir. Bir insan kazanmanın bir alemi kazanmak kadar değerli olduğunu bilir. Bunun için işten kaçmaz. Yük alır, yük olmaz.

 

Müslüman genç, bir sürü at arasında doru at gibidir. Asaletiyle fark edilir. Sıradan değildir, sıra dışıdır. Özel değildir, özelliklidir. Okyanusta ilerlerken karşımıza çıkan bir ada gibi fark edilir. Müslüman genç, bir taraftan ümmetin sorumluluğunu yerine getirirken diğer taraftan şahsi sorumluluklarını ihmal etmez. Yeteneklerini geliştirir, bilgisini artırır, kendisini yeniler, sınavlarını başarıyla verir, basamakları emin adımlarla çıkar.

 

Müslüman genç, hayatı bir imtihan alanı olarak görür. Hayat her olaydan ders çıkartılacak bir tecrübe sahasıdır. Bu sahada hatalar bile genci olgunlaştırır. Yaşı henüz küçük olsa da, sakalı bitmemiş, bıyığı terlememiş olsa da, saçı sakalı ağarmış insanlara taş çıkartacak basirete sahip genç yiğitlere selam olsun. Teemmül oluna, vesselam...

 

Tarık Yılmaz Bekler

 

yozgatnur66    

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Botanikçiler, biyologlar ve diğer bilim adamları hayatın kaynağı hakkında fazla bir şey söyleyemiyorlar. Konuya dinî yönden nasıl bakabiliriz?

Botanikçiler, biyologlar ve diğer bilim adamları hayatın kaynağı hakkında fazla bir şey söyleyemiyorlar. Konuya dinî yönden nasıl bakabiliriz?

 

 

 

Hayatın kaynağını birçok ilim adamı inceler durur. Bir noktaya kadar gider orada kalakalırlar. “İlim henüz buradan öteye erişemedi.”, diye kalıplaşmış bir özür vardır ellerinde. Açıklayamadıkları meselelerde ona sarılırlar. Bize göre, bu zâtlar bir yöntem hatası içindedirler.

Hayatın kaynağını araştırırken gerilere doğru gidiyorlar ve sonunda karşılarında cansız eşyayı bulunca duraklıyorlar. Onlarla hayat arasında bir ilgi kuramadıklarından, beklemekten başka çare de bulamıyorlar. Aslında o noktada durmasalar da yollarına devam etseler, daha iyi olacak. Bir an için hayatı bir tarafa bıraksalar ve o cansız eşyanın kaynağını araştırsalar, hayatın da kaynağını bulacaklar.


Bu kâinat ve içindekiler hepsi cansız olmada birleşen, yüzden fazla elementten dokunmuşlar. Bunların her biri farklı özelliklere sahip. Bu noktada dursalar da, “Şu varlıklara bu sıfatları kim ve niçin taktı?” diye düşünseler meselenin kaynağına varmış olacaklar.

Cansızın bir özelliği, hareket etmemektir. Bir diğeri düşünememek, bir başkası büyümemek, gelişmemektir. Dahası, hissedememek, anlayamamaktır. Bu noksan sıfatlara sahip elementlerin bir araya getirilmeleriyle farklı varlıklar çıkmış ortaya. Biri dağ olmuş, diğeri taş. Biri su olmuş, beriki hava. Biri yıldız olmuş diğeri güneş. Biri ay olmuş, ötekisi dünya...

Bütün bu varlıkların, birbirleriyle bir alışverişleri olmamış. Dolayısıyla da kimin neye yaradığı bir soru olarak kalmış ortada.

İlmin çözemediği sahaları atlıyoruz: derken, bitkiler yaratılmış. Böylece kâinat bir bakıma mânâ kazanmış. Güneşin yanması, dünyanın dönmesi mânâ kazanmış. Gece, gündüz, toprak, hava, atmosfer mânâ kazanmışlar; bitkilere hizmetkâr olmak suretiyle.

Ama henüz bitkilerin kendileri bir mânâ kazanmamışlar. Niçin şu veya bu özelliklere sahip oldukları melekler ve ruhanilerin meçhulü kalmaya devam etmiş. Derken hayvanlar yaratılmış... Milyonu aşkın bitki türü yanında, bir o kadar da hayvan türü gelmiş dünyaya. Her biri kendi sofrasının başına oturmuş. Bu hayvanların hepsi yemede, içmede müşterek oldukları halde, her birinin diğerinden farklı özellikleri var. Bu kabiliyetler sadece yemek için değil. Ne öküzün kuvveti otu koparmak için, ne de atın sürati otu yakalamak için. Bu ve benzeri nice hakikatler bir başka hakikatten haber vermişler. Bu hayvanların hizmet edecekleri bir ayrı mahlûk olmalı! Ve sonunda insan yaratılmış... Her bir hayvanın, kendi rızkını elde etmesinin ötesinde, asıl gayesinin insanda merkezleştiği ortaya çıkmış. Hepsinin insana göre ve insan için yaratıldıkları bütün berraklığıyla okunmuş zemin yüzünde...

Şimdi bu son neticeden elementlere bir anda geçtiğimizde karşımızda şu hakikati buluruz: İnsanın bu kadar farklı ihtiyaçları ile, elementlerin farklılığı arasında yakın bir ilgi var. Bu ilgiyi kim kurdu?.. Bu elementlerin niçin biri demir oldu, diğeri bakır, biri azot oldu, beriki karbon...

Bu cansız, cahil varlıklara bu mahiyetleri giydiren ve onları hayata göre düzenleyen biri var. İşte hayatın kaynağı ancak Onun rahmetidir, Onun hikmetidir, Onun ihya (hayat verme) fiilidir, Onun terzık (rızık verme) fiilidir.


Bu hakikat öncelikle kabul edilecektir ki, ilk canlının nasıl yaratıldığı konusunda yapılan araştırmalar bir mânâ kazanabilsin. Aksi halde, zaman kaybetmekten, insanları oyalamaktan, yahut saptırmaktan başka bir şey yapılmaz.

Âlemlerin Rabbi olan Allah, bitkilere sadece büyüyüp gelişme özelliği verirken, hayvanları his dünyasına kavuşturmuş ve insan hayatını kalp, akıl, vicdan, hâfıza gibi nice sermayelerle zenginleştirmiş. Ve bu hayat, Allah’ın hayat sıfatına en parlak bir ayine olmuş.

Hayatın, “Şu kainatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi, hem en parlak nuru, hem en lâtif mayası, hem gayet süzülmüş bir hülâsası, hem en mükemmel meyvesi, hem en yüksek kemali, hem en güzel cemali...” (Lem’alar) olma özelliği kemaliyle ve en güzel şekliyle insan hayatında kendini göstermiş.

Sıfatlar, kabiliyetler, kuvvetler ve hislerle kaynaşan bu hayat mûcizesini maddeye vermek yahut cansız elementlerin evrimleşmesiyle izah etmek mümkün mü?


Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Hayat bir mücadele mi?

Hayat bir mücadele mi?

 

 
 
Günlük hayatta en sık karşılaştığımız bir yanlış hüküm var: "Hayat bir mücadeledir."

Bu söz, geçtiğimiz asrın ortalarında bilhassa Darwin felsefesinin takdiminden sonra, sistemli bir şekilde ve devamlı olarak gündeme getirildi. Çünkü, "Hayat bir mücadeledir" sözü, bu felsefenin temellerinden birini teşkil ediyordu.


Gerçekten Hayat bir mücadele midir? Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, çevremize bakmak, canlılar arasındaki münasebete nazar etmek gerek.

Yeryüzünde ilk hayatın ortaya çıkışından sonra, iki ayrı silsile halinde geliştiği görülüyor. Bitki ve hayvanların teşkil ettiği bu silsileler arasında, insanı hayrette bırakan son derece intizamlı biyolojik bir denge mevcut. Canlılar aleminde görülen bu muvazeneye sebep, mücadele mi, yoksa yardımlaşma mıdır?

Bitkilerle Hayvanlar Arasındaki Münasebet:
Bitkiler topraktan aldıkları suyu, havadan aldıkları karbondioksitle, güneş enerjisini kullanarak birleştirirler. Yeşil bitkilerin klorofil molekülleri sayesinde gerçekleştirdikleri bu olaya fotosentez (ışıkta birleştirme) veya özümleme adı verilir. Özümleme olayının bu kadarı, ilkokul kitaplarında dahi zikredilmesine rağmen, basit bir olay değildir.

Fotosentezin mahiyeti ilim adamlarınca hala tam olarak bilinmemektedir. Bilinen şey; bitkilerin topraktan çamurlu suyu, havadan da zehirli gaz olan karbondioksiti emerek hayatın kaynağı olan milyarlarca ton besin maddelerini ve oksijen gazını hasıl etmeleridir. Hadisenin cereyan ettiği yeşil bitki,
kapalı bir kutu gibi. Giren maddeler belli, çıkan maddeler belli. Fakat içeride neler oluyor? Güneş enerjisi nasıl kimyevi enerjiye dönüşüyor? Ne gibi reaksiyonlar meydana geliyor? Bunlar ve benzeri sorular hakkında bilinenler, bilinmeyenler yanında çok az kalıyor.


Bitkiler esas olarak oksijen çıkarır, hayvanlar ise karbondioksit. Bitkilerin ihtiyacı temelde karbondioksit, hayvan ve insanlarınki ise oksijendir. Yine bitkiler, esas olarak hayvanların gıdası durumundadır. Hayvanların artık maddesi olan gübre ise bitkilerin en önemli gıdasını teşkil eder. İşte dünya çapında bir yardımlaşma misali. Hayvanların bitkilere olan ihtiyacı ve bitkilerin de hayvanların gübresine olan ihtiyacı apaçık. Bu durum mücadele midir, yoksa yardımlaşma mı?

Bir şeker fabrikasının hammaddesini alan kısmını canavarın ağzına benzetip, şeker pancarlarını yuttuğunu düşünebilir miyiz? Aynı şekilde bitkileri yiyen hayvanların, otlarla mücadele halinde olduğunu söylemek mümkün mü? Halbuki bitkiler, hayvanların imdadına koşturuluyorlar. Bitkiler, birer süt ve et fabrikası olan hayvanların hammaddesi değil midir?


Karada bitkiler hayvanların besini olduğu gibi denizlerde de buna benzer durum mevcuttur. Denizlerde büyük ölçüde fitoplankton adı verilen ve serbest olarak yüzen küçük bitkiler yaşar. Bunlar sularda su yosunları (Algae) ve diğer bitkilerle birlikte, canlılara gıda olurlar. Açık denizlerdeki bu küçük bitkiler, karaların çayır ve otlaklarına benzerler. Bundan dolayı genellikle "denizlerin çayırı" olarak bilinirler.

Özetle söylemek gerekirse, denizlerde son derece hesaplı ve dengeli bir besin zinciri vardır. Eğer büyük balık küçük balığı yemeseydi çok fazla miktarda meydana gelen denizlerdeki bu besinler, tüketilmediği için denizler kokuşup taşacak, hayat çekilmez hale gelecekti. Milyonlarca yumurta bırakan bir balığın yumurtaları da neslin devamı yanı sıra aynı zamanda canlıların besin kaynağıdır. Bu durum, canlıların birbirine yardım elini uzattığını açıkça göstermez mi?

Hayvanlarla bitkiler arasındaki münasebetlerin, birbirine yardım, dolayısıyla insanlığa yardım olduğuna geniş manada diğer bir misal olarak çiçeklerle böceklerin ilişkisini verebiliriz. Böceklerle çiçeklerin yeryüzünde bol miktarda yaratılmaları, bu iki canlı organizmanın birbirine yardım ederek yaşamaları ile yakından alakalıdır.


Çiçekli bitkilerin üçte ikisi böcekler vasıtasıyla döllenerek nesillerini devam ettirirler. Böcekler, çiçek tozları (polen) ve balözü (nektarları) ile beslenirler. Balözü ve çiçek tozu toplamak için çiçekten çiçeğe dolaşan böcekler, çiçeklerin döllenmesine vesile olurlar. Yani çiçekleri evlendirirler. Böylece bitkiler, bu evlilik neticesi nesillerini devam ettirebilirler. Böceklerin tozlaşma yoluyla bitkilere, dolayısıyla insanlığa yaptıkları yardımın ve hayata hizmetlerinin çok çeşitli şekilleri vardır.

Biz sadece arıları misal vererek, canlılar arasındaki münasebetin mücadeleye değil, yardımlaşmaya dayandığına dikkat çekmek isteriz. Arıların döllenmede çok büyük rolleri vardır. Arılar bu vazifeyi ifa ederken, sabahleyin hangi bitkinin çiçeğinden balözü (nektar) toplamaya başlamışlarsa, daima aynı türden çiçekleri ziyaret ederek, bu türün çiçekleri arasında döllenmeyi daha kolay ve emniyetli bir şekilde sağlarlar. Bu şekilde arılar döllenmeye yaptıkları hizmetle, bahçelerde mahsulün artmasına sebep olurlar Böylece sağladıkları fayda, baldan daha kıymetlidir.

Canlılar dünyasında, karşılıklı faydalanma esasına dayanarak beraber yaşamanın çok örnekleri vardır. Birbirinin eksiğini tamamlayıp, yardım ederek beraber yaşama şekline simbiyoz (ortak yaşama) adı verilir. Bunun bitki ve hayvanlar aleminde misalleri çoktur. Bitkiler aleminde bu ortak yaşamın en güzel misalini, "Liken" adı verilen her türlü kötü hayat şartlarına dayanıklı bitki grubunda görmekteyiz.


Likenler, bazı su yosunları (algae) ile mantarların kendi yapı ve özelliklerinden farklı olarak meydana getirdikleri simbiyotik (ortak yaşayan) canlılardır. Mantar hücreleri, bitkilerin ihtiyacı olan su, karbondioksit, mineral madde ve mesken temini gibi bir kısım vazifeleri yerine getirerek ortaklığın bir hissesini, su yosunu hücreleri ise fotosentez yaparak besin maddeleri ve oksijen üretmek suretiyle diğer hissesini meydana getirirler. İki şuursuz canlının kurmuş olduğu bu şirket hiç bozulmadan, kavga gürültü çıkmadan devam eder.

Karşılıklı yardımlaşmaya dayanan hayat tarzına bir misal de hayvanlar aleminden verelim. Bir yengeç türü olan Pagurus ile deniz gülü (Actinya) arasındaki ortaklık çok enteresandır. Yengeç arka kısmını boş bir salyangoz kabuğuna saklar. Bu salyangoz kabuğu üzerinde aynı zamanda deniz gülü de bulunmaktadır. Deniz gülleri kendilerine yaklaşan hayvanlara yakıcı, zehirleyici kapsüllerini maharetli bir avcı gibi fırlatarak onları zehirler, felç eder. Fakat yengecin bulundukları salyangoz kabuğuna girmesine engel olmazlar. Yengeç deniz gülüne ayak olur, onu gezdirir. Deniz gülleri de yakıcı kapsülleri ile yengeci düşman hücumundan muhafaza ederler. Deniz güllerinin avladıkları hayvanları yengeç parçalar ve besin temin eder, bunun birazını da deniz güllerine bırakır. Böylece beraber avlanmış, beslenmiş ve gezmiş olurlar.


"Hayat bir mücadeledir" diyenlerin, sadece dünyaya gelmek için geçirdikleri safhaları düşünmeleri bile hayatın bir yardımlaşma olduğunu anlamaları için yeterli olacaktır. Zira her şey o aciz yavrunun yardımına koşturulmaktadır. Annenin vücudunun maruz kaldığı herhangi bir basıncı cenine ulaşmasını engellemek için, içi sıvı dolu sağlam bir zarla çevrilip, her üç saatte bir temizlenmesi, ceninin sıhhati için her tedbirin alınması, anne karnındaki ceninin mücadelesiyle mi gerçekleşmektedir?

Hayatı bir mücadele olarak kabul edenler, kaç gün çalışarak annelerinin göğsünde sütü çıkarmağa muvaffak oldular? Veya kaç sene mücadele ederek güneşi kendi emirlerine hizmetkar ettiler? Hangi kuvvetle atmosferi dünyanın etrafına bir zırh olarak giydirdiler?


Dünyada bütün canlılar için hayat şartlarını hazırlayan kudret, anne karnındaki cenini de hayat şartlarına hazırlayabilir. Aynı rahmet ve kudret bütün anneleri, aciz yavruların imdadına koşturduğu gibi, yırtıcı aslanı da yavrusuna hizmetkar yapar.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Kainat çok muntazam bir fabrika gibi çalışıyor. En küçük vidasından en büyük çarkına kadar, bütün kısımları bir maksat için beraber işliyor. Atomdan galaksilere kadar mükemmel bir nizam mevcut. Güneşten göz hücrelerine kadar hepsinde en uygun bir dayanışma görülüyor. En uzak şeyle en yakın şey birbirine yardım elini uzatmış. Canlı-cansız, büyük-küçük bütün mahlukat birbirinin ihtiyacına cevap verecek şekilde yaratılmış.

İşte en geniş manada misaller: Güneşten gelen ışık ve ısı, bütün canlıların imdadına koşuyor. Gökten rahmet olarak inen yağmur, yeryüzündeki bütün canlıların ihtiyacını karşılıyor. Kısaca, bu kainat fabrikasının otomatik olarak işlemesiyle, yeryüzündeki hayat devam ediyor. Bazı yırtıcı hayvanların zayıf hayvanları avlamaları, büyük balıkların küçük balıkları yemeleri, bir mücadele ve kavga olmayıp, kainattaki tabii denge ve hayatın bir gereğidir.

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Hayat mücadele midir?

Hayat mücadele midir?

 

Okurumuz:Hayat mücadele midir yoksa yardımlaşma mıdır?

 

 

 



Büyük balıkların küçük balıkları yediği, küçük balıkların ise yem olmamak için kaçtığı bir vakıadır. Aslanlar ceylanların peşine düşer, ceylanlar da aslanlara yem olmamak üzere rüzgar gibi bir süratle kaçar.

Yeryüzünde böyle bir dizi olay gerçekleşir. Her canlı kendisine verilen hayat emanetini korumaya çalışır. Hıfz-ı hayat cihadı, yaşanır durur. Ve bir Rabbi unutup kendi nefsini ilahlaştıran ve kendi menfaati uğruna başka her şeyi feda eden insanlar, buna mücadele derler.


Aslında, bu mücadelenin kendisi bir yardımlaşmayı ihtiva eder. Bu yardımlaşmanın bir boyutu, avcı hayvanın, avladığı hayvan türünün cılız, hasta veya yaşlılarını seçiyor olmasıyla gerçekleşir. Sıhhatli bir ceylana, aslana yem olmayacak bir sürat verilmiştir. Bir balığın her yıl yumurtladığı bir milyona yakın balık içinde, ancak daha çelimsiz ve hasta olanları büyük balıklara yem olmaktadır. Böylece, avcı hayvanlar bir nevi çöpçülük yaparak avladıkları türü salgın hastalık vs. gibi tehlikelerden korumaktadır. Bunun böyle olduğu, avlayanın da, avlananın da tür olarak varlığını hep sürdüre gelmesinden; hatta avlananın avlayandan sayıca hep daha fazla olmasından anlaşılır.

Asıl olan, kainatın bütününe bakmak ve parçaları bu bütün içinde anlamaktır. Kainat, bize bir yaratıcının varlığını bildirir ve onun kainatı bir gaye için yarattığını gösterir. Velhasıl inkar ve gaflet ehlinin mücadele zannettiği şey bir yardımlaşmadır. Ama kainatta mücadele vardır; ve bahsi geçen noktadadır. Mücadeleden söz edenler, mücadelenin varlığını tespit konusunda haklıdırlar; ama mücadelenin asıl adresini yitirdikleri için, nefis ve şeytan onları yanlış mücadele adresleriyle oyalamaktadır.


kulliyat1.gif

Zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneşten ve takvimcilik eden Kamerden tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebatatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ aza-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar cari olan bir düstur-u teavün ile, camid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteavine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gayet hakîmane, kerimane birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hacetine cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedahe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül Vücudun hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir. (Sözler, 661)


Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <