Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Botanikçiler, biyologlar ve diğer bilim adamları hayatın kaynağı hakkında fazla bir şey söyleyemiyorlar. Konuya dinî yönden nasıl bakabiliriz?

Botanikçiler, biyologlar ve diğer bilim adamları hayatın kaynağı hakkında fazla bir şey söyleyemiyorlar. Konuya dinî yönden nasıl bakabiliriz?

 

 

 

Hayatın kaynağını birçok ilim adamı inceler durur. Bir noktaya kadar gider orada kalakalırlar. “İlim henüz buradan öteye erişemedi.”, diye kalıplaşmış bir özür vardır ellerinde. Açıklayamadıkları meselelerde ona sarılırlar. Bize göre, bu zâtlar bir yöntem hatası içindedirler.

Hayatın kaynağını araştırırken gerilere doğru gidiyorlar ve sonunda karşılarında cansız eşyayı bulunca duraklıyorlar. Onlarla hayat arasında bir ilgi kuramadıklarından, beklemekten başka çare de bulamıyorlar. Aslında o noktada durmasalar da yollarına devam etseler, daha iyi olacak. Bir an için hayatı bir tarafa bıraksalar ve o cansız eşyanın kaynağını araştırsalar, hayatın da kaynağını bulacaklar.


Bu kâinat ve içindekiler hepsi cansız olmada birleşen, yüzden fazla elementten dokunmuşlar. Bunların her biri farklı özelliklere sahip. Bu noktada dursalar da, “Şu varlıklara bu sıfatları kim ve niçin taktı?” diye düşünseler meselenin kaynağına varmış olacaklar.

Cansızın bir özelliği, hareket etmemektir. Bir diğeri düşünememek, bir başkası büyümemek, gelişmemektir. Dahası, hissedememek, anlayamamaktır. Bu noksan sıfatlara sahip elementlerin bir araya getirilmeleriyle farklı varlıklar çıkmış ortaya. Biri dağ olmuş, diğeri taş. Biri su olmuş, beriki hava. Biri yıldız olmuş diğeri güneş. Biri ay olmuş, ötekisi dünya...

Bütün bu varlıkların, birbirleriyle bir alışverişleri olmamış. Dolayısıyla da kimin neye yaradığı bir soru olarak kalmış ortada.

İlmin çözemediği sahaları atlıyoruz: derken, bitkiler yaratılmış. Böylece kâinat bir bakıma mânâ kazanmış. Güneşin yanması, dünyanın dönmesi mânâ kazanmış. Gece, gündüz, toprak, hava, atmosfer mânâ kazanmışlar; bitkilere hizmetkâr olmak suretiyle.

Ama henüz bitkilerin kendileri bir mânâ kazanmamışlar. Niçin şu veya bu özelliklere sahip oldukları melekler ve ruhanilerin meçhulü kalmaya devam etmiş. Derken hayvanlar yaratılmış... Milyonu aşkın bitki türü yanında, bir o kadar da hayvan türü gelmiş dünyaya. Her biri kendi sofrasının başına oturmuş. Bu hayvanların hepsi yemede, içmede müşterek oldukları halde, her birinin diğerinden farklı özellikleri var. Bu kabiliyetler sadece yemek için değil. Ne öküzün kuvveti otu koparmak için, ne de atın sürati otu yakalamak için. Bu ve benzeri nice hakikatler bir başka hakikatten haber vermişler. Bu hayvanların hizmet edecekleri bir ayrı mahlûk olmalı! Ve sonunda insan yaratılmış... Her bir hayvanın, kendi rızkını elde etmesinin ötesinde, asıl gayesinin insanda merkezleştiği ortaya çıkmış. Hepsinin insana göre ve insan için yaratıldıkları bütün berraklığıyla okunmuş zemin yüzünde...

Şimdi bu son neticeden elementlere bir anda geçtiğimizde karşımızda şu hakikati buluruz: İnsanın bu kadar farklı ihtiyaçları ile, elementlerin farklılığı arasında yakın bir ilgi var. Bu ilgiyi kim kurdu?.. Bu elementlerin niçin biri demir oldu, diğeri bakır, biri azot oldu, beriki karbon...

Bu cansız, cahil varlıklara bu mahiyetleri giydiren ve onları hayata göre düzenleyen biri var. İşte hayatın kaynağı ancak Onun rahmetidir, Onun hikmetidir, Onun ihya (hayat verme) fiilidir, Onun terzık (rızık verme) fiilidir.


Bu hakikat öncelikle kabul edilecektir ki, ilk canlının nasıl yaratıldığı konusunda yapılan araştırmalar bir mânâ kazanabilsin. Aksi halde, zaman kaybetmekten, insanları oyalamaktan, yahut saptırmaktan başka bir şey yapılmaz.

Âlemlerin Rabbi olan Allah, bitkilere sadece büyüyüp gelişme özelliği verirken, hayvanları his dünyasına kavuşturmuş ve insan hayatını kalp, akıl, vicdan, hâfıza gibi nice sermayelerle zenginleştirmiş. Ve bu hayat, Allah’ın hayat sıfatına en parlak bir ayine olmuş.

Hayatın, “Şu kainatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi, hem en parlak nuru, hem en lâtif mayası, hem gayet süzülmüş bir hülâsası, hem en mükemmel meyvesi, hem en yüksek kemali, hem en güzel cemali...” (Lem’alar) olma özelliği kemaliyle ve en güzel şekliyle insan hayatında kendini göstermiş.

Sıfatlar, kabiliyetler, kuvvetler ve hislerle kaynaşan bu hayat mûcizesini maddeye vermek yahut cansız elementlerin evrimleşmesiyle izah etmek mümkün mü?


Yorum (0) Yorum yaz!

Hayat bir mücadele mi?

Hayat bir mücadele mi?

 

 
 
Günlük hayatta en sık karşılaştığımız bir yanlış hüküm var: "Hayat bir mücadeledir."

Bu söz, geçtiğimiz asrın ortalarında bilhassa Darwin felsefesinin takdiminden sonra, sistemli bir şekilde ve devamlı olarak gündeme getirildi. Çünkü, "Hayat bir mücadeledir" sözü, bu felsefenin temellerinden birini teşkil ediyordu.


Gerçekten Hayat bir mücadele midir? Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, çevremize bakmak, canlılar arasındaki münasebete nazar etmek gerek.

Yeryüzünde ilk hayatın ortaya çıkışından sonra, iki ayrı silsile halinde geliştiği görülüyor. Bitki ve hayvanların teşkil ettiği bu silsileler arasında, insanı hayrette bırakan son derece intizamlı biyolojik bir denge mevcut. Canlılar aleminde görülen bu muvazeneye sebep, mücadele mi, yoksa yardımlaşma mıdır?

Bitkilerle Hayvanlar Arasındaki Münasebet:
Bitkiler topraktan aldıkları suyu, havadan aldıkları karbondioksitle, güneş enerjisini kullanarak birleştirirler. Yeşil bitkilerin klorofil molekülleri sayesinde gerçekleştirdikleri bu olaya fotosentez (ışıkta birleştirme) veya özümleme adı verilir. Özümleme olayının bu kadarı, ilkokul kitaplarında dahi zikredilmesine rağmen, basit bir olay değildir.

Fotosentezin mahiyeti ilim adamlarınca hala tam olarak bilinmemektedir. Bilinen şey; bitkilerin topraktan çamurlu suyu, havadan da zehirli gaz olan karbondioksiti emerek hayatın kaynağı olan milyarlarca ton besin maddelerini ve oksijen gazını hasıl etmeleridir. Hadisenin cereyan ettiği yeşil bitki,
kapalı bir kutu gibi. Giren maddeler belli, çıkan maddeler belli. Fakat içeride neler oluyor? Güneş enerjisi nasıl kimyevi enerjiye dönüşüyor? Ne gibi reaksiyonlar meydana geliyor? Bunlar ve benzeri sorular hakkında bilinenler, bilinmeyenler yanında çok az kalıyor.


Bitkiler esas olarak oksijen çıkarır, hayvanlar ise karbondioksit. Bitkilerin ihtiyacı temelde karbondioksit, hayvan ve insanlarınki ise oksijendir. Yine bitkiler, esas olarak hayvanların gıdası durumundadır. Hayvanların artık maddesi olan gübre ise bitkilerin en önemli gıdasını teşkil eder. İşte dünya çapında bir yardımlaşma misali. Hayvanların bitkilere olan ihtiyacı ve bitkilerin de hayvanların gübresine olan ihtiyacı apaçık. Bu durum mücadele midir, yoksa yardımlaşma mı?

Bir şeker fabrikasının hammaddesini alan kısmını canavarın ağzına benzetip, şeker pancarlarını yuttuğunu düşünebilir miyiz? Aynı şekilde bitkileri yiyen hayvanların, otlarla mücadele halinde olduğunu söylemek mümkün mü? Halbuki bitkiler, hayvanların imdadına koşturuluyorlar. Bitkiler, birer süt ve et fabrikası olan hayvanların hammaddesi değil midir?


Karada bitkiler hayvanların besini olduğu gibi denizlerde de buna benzer durum mevcuttur. Denizlerde büyük ölçüde fitoplankton adı verilen ve serbest olarak yüzen küçük bitkiler yaşar. Bunlar sularda su yosunları (Algae) ve diğer bitkilerle birlikte, canlılara gıda olurlar. Açık denizlerdeki bu küçük bitkiler, karaların çayır ve otlaklarına benzerler. Bundan dolayı genellikle "denizlerin çayırı" olarak bilinirler.

Özetle söylemek gerekirse, denizlerde son derece hesaplı ve dengeli bir besin zinciri vardır. Eğer büyük balık küçük balığı yemeseydi çok fazla miktarda meydana gelen denizlerdeki bu besinler, tüketilmediği için denizler kokuşup taşacak, hayat çekilmez hale gelecekti. Milyonlarca yumurta bırakan bir balığın yumurtaları da neslin devamı yanı sıra aynı zamanda canlıların besin kaynağıdır. Bu durum, canlıların birbirine yardım elini uzattığını açıkça göstermez mi?

Hayvanlarla bitkiler arasındaki münasebetlerin, birbirine yardım, dolayısıyla insanlığa yardım olduğuna geniş manada diğer bir misal olarak çiçeklerle böceklerin ilişkisini verebiliriz. Böceklerle çiçeklerin yeryüzünde bol miktarda yaratılmaları, bu iki canlı organizmanın birbirine yardım ederek yaşamaları ile yakından alakalıdır.


Çiçekli bitkilerin üçte ikisi böcekler vasıtasıyla döllenerek nesillerini devam ettirirler. Böcekler, çiçek tozları (polen) ve balözü (nektarları) ile beslenirler. Balözü ve çiçek tozu toplamak için çiçekten çiçeğe dolaşan böcekler, çiçeklerin döllenmesine vesile olurlar. Yani çiçekleri evlendirirler. Böylece bitkiler, bu evlilik neticesi nesillerini devam ettirebilirler. Böceklerin tozlaşma yoluyla bitkilere, dolayısıyla insanlığa yaptıkları yardımın ve hayata hizmetlerinin çok çeşitli şekilleri vardır.

Biz sadece arıları misal vererek, canlılar arasındaki münasebetin mücadeleye değil, yardımlaşmaya dayandığına dikkat çekmek isteriz. Arıların döllenmede çok büyük rolleri vardır. Arılar bu vazifeyi ifa ederken, sabahleyin hangi bitkinin çiçeğinden balözü (nektar) toplamaya başlamışlarsa, daima aynı türden çiçekleri ziyaret ederek, bu türün çiçekleri arasında döllenmeyi daha kolay ve emniyetli bir şekilde sağlarlar. Bu şekilde arılar döllenmeye yaptıkları hizmetle, bahçelerde mahsulün artmasına sebep olurlar Böylece sağladıkları fayda, baldan daha kıymetlidir.

Canlılar dünyasında, karşılıklı faydalanma esasına dayanarak beraber yaşamanın çok örnekleri vardır. Birbirinin eksiğini tamamlayıp, yardım ederek beraber yaşama şekline simbiyoz (ortak yaşama) adı verilir. Bunun bitki ve hayvanlar aleminde misalleri çoktur. Bitkiler aleminde bu ortak yaşamın en güzel misalini, "Liken" adı verilen her türlü kötü hayat şartlarına dayanıklı bitki grubunda görmekteyiz.


Likenler, bazı su yosunları (algae) ile mantarların kendi yapı ve özelliklerinden farklı olarak meydana getirdikleri simbiyotik (ortak yaşayan) canlılardır. Mantar hücreleri, bitkilerin ihtiyacı olan su, karbondioksit, mineral madde ve mesken temini gibi bir kısım vazifeleri yerine getirerek ortaklığın bir hissesini, su yosunu hücreleri ise fotosentez yaparak besin maddeleri ve oksijen üretmek suretiyle diğer hissesini meydana getirirler. İki şuursuz canlının kurmuş olduğu bu şirket hiç bozulmadan, kavga gürültü çıkmadan devam eder.

Karşılıklı yardımlaşmaya dayanan hayat tarzına bir misal de hayvanlar aleminden verelim. Bir yengeç türü olan Pagurus ile deniz gülü (Actinya) arasındaki ortaklık çok enteresandır. Yengeç arka kısmını boş bir salyangoz kabuğuna saklar. Bu salyangoz kabuğu üzerinde aynı zamanda deniz gülü de bulunmaktadır. Deniz gülleri kendilerine yaklaşan hayvanlara yakıcı, zehirleyici kapsüllerini maharetli bir avcı gibi fırlatarak onları zehirler, felç eder. Fakat yengecin bulundukları salyangoz kabuğuna girmesine engel olmazlar. Yengeç deniz gülüne ayak olur, onu gezdirir. Deniz gülleri de yakıcı kapsülleri ile yengeci düşman hücumundan muhafaza ederler. Deniz güllerinin avladıkları hayvanları yengeç parçalar ve besin temin eder, bunun birazını da deniz güllerine bırakır. Böylece beraber avlanmış, beslenmiş ve gezmiş olurlar.


"Hayat bir mücadeledir" diyenlerin, sadece dünyaya gelmek için geçirdikleri safhaları düşünmeleri bile hayatın bir yardımlaşma olduğunu anlamaları için yeterli olacaktır. Zira her şey o aciz yavrunun yardımına koşturulmaktadır. Annenin vücudunun maruz kaldığı herhangi bir basıncı cenine ulaşmasını engellemek için, içi sıvı dolu sağlam bir zarla çevrilip, her üç saatte bir temizlenmesi, ceninin sıhhati için her tedbirin alınması, anne karnındaki ceninin mücadelesiyle mi gerçekleşmektedir?

Hayatı bir mücadele olarak kabul edenler, kaç gün çalışarak annelerinin göğsünde sütü çıkarmağa muvaffak oldular? Veya kaç sene mücadele ederek güneşi kendi emirlerine hizmetkar ettiler? Hangi kuvvetle atmosferi dünyanın etrafına bir zırh olarak giydirdiler?


Dünyada bütün canlılar için hayat şartlarını hazırlayan kudret, anne karnındaki cenini de hayat şartlarına hazırlayabilir. Aynı rahmet ve kudret bütün anneleri, aciz yavruların imdadına koşturduğu gibi, yırtıcı aslanı da yavrusuna hizmetkar yapar.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Kainat çok muntazam bir fabrika gibi çalışıyor. En küçük vidasından en büyük çarkına kadar, bütün kısımları bir maksat için beraber işliyor. Atomdan galaksilere kadar mükemmel bir nizam mevcut. Güneşten göz hücrelerine kadar hepsinde en uygun bir dayanışma görülüyor. En uzak şeyle en yakın şey birbirine yardım elini uzatmış. Canlı-cansız, büyük-küçük bütün mahlukat birbirinin ihtiyacına cevap verecek şekilde yaratılmış.

İşte en geniş manada misaller: Güneşten gelen ışık ve ısı, bütün canlıların imdadına koşuyor. Gökten rahmet olarak inen yağmur, yeryüzündeki bütün canlıların ihtiyacını karşılıyor. Kısaca, bu kainat fabrikasının otomatik olarak işlemesiyle, yeryüzündeki hayat devam ediyor. Bazı yırtıcı hayvanların zayıf hayvanları avlamaları, büyük balıkların küçük balıkları yemeleri, bir mücadele ve kavga olmayıp, kainattaki tabii denge ve hayatın bir gereğidir.

Yorum (0) Yorum yaz!

Hayat mücadele midir?

Hayat mücadele midir?

 

Okurumuz:Hayat mücadele midir yoksa yardımlaşma mıdır?

 

 

 



Büyük balıkların küçük balıkları yediği, küçük balıkların ise yem olmamak için kaçtığı bir vakıadır. Aslanlar ceylanların peşine düşer, ceylanlar da aslanlara yem olmamak üzere rüzgar gibi bir süratle kaçar.

Yeryüzünde böyle bir dizi olay gerçekleşir. Her canlı kendisine verilen hayat emanetini korumaya çalışır. Hıfz-ı hayat cihadı, yaşanır durur. Ve bir Rabbi unutup kendi nefsini ilahlaştıran ve kendi menfaati uğruna başka her şeyi feda eden insanlar, buna mücadele derler.


Aslında, bu mücadelenin kendisi bir yardımlaşmayı ihtiva eder. Bu yardımlaşmanın bir boyutu, avcı hayvanın, avladığı hayvan türünün cılız, hasta veya yaşlılarını seçiyor olmasıyla gerçekleşir. Sıhhatli bir ceylana, aslana yem olmayacak bir sürat verilmiştir. Bir balığın her yıl yumurtladığı bir milyona yakın balık içinde, ancak daha çelimsiz ve hasta olanları büyük balıklara yem olmaktadır. Böylece, avcı hayvanlar bir nevi çöpçülük yaparak avladıkları türü salgın hastalık vs. gibi tehlikelerden korumaktadır. Bunun böyle olduğu, avlayanın da, avlananın da tür olarak varlığını hep sürdüre gelmesinden; hatta avlananın avlayandan sayıca hep daha fazla olmasından anlaşılır.

Asıl olan, kainatın bütününe bakmak ve parçaları bu bütün içinde anlamaktır. Kainat, bize bir yaratıcının varlığını bildirir ve onun kainatı bir gaye için yarattığını gösterir. Velhasıl inkar ve gaflet ehlinin mücadele zannettiği şey bir yardımlaşmadır. Ama kainatta mücadele vardır; ve bahsi geçen noktadadır. Mücadeleden söz edenler, mücadelenin varlığını tespit konusunda haklıdırlar; ama mücadelenin asıl adresini yitirdikleri için, nefis ve şeytan onları yanlış mücadele adresleriyle oyalamaktadır.


kulliyat1.gif

Zemindeki zîhayatlara levazımat-ı hayatiyeyi emr-i Rabbanî ile pişiren Güneşten ve takvimcilik eden Kamerden tut, tâ ziya, hava, mâ, gıdanın zîhayatların imdadına koşmalarına ve nebatatın dahi hayvanatın imdadına koşmalarına ve hayvanat dahi insanların imdadına koşmalarına, hattâ aza-yı bedenin birbirinin muavenetine koşmalarına ve hattâ gıda zerratının hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına koşmalarına kadar cari olan bir düstur-u teavün ile, camid ve şuursuz olan o mevcudat-ı müteavine, bir kanun-u kerem, bir namus-u şefkat, bir düstur-u rahmet altında gayet hakîmane, kerimane birbirine yardım etmek, birbirinin sadâ-yı hacetine cevab vermek, birbirini takviye etmek, elbette bilbedahe birtek, yekta, Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed, Kadîr-i Mutlak, Alîm-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Kerim-i Mutlak bir Zât-ı Vâcib-ül Vücudun hizmetkârları ve memurları ve masnuları olduklarını gösterir. (Sözler, 661)


Yorum (0) Yorum yaz!

Büyük balıklar küçük balıkları niçin yutar?

Büyük balıklar küçük balıkları niçin yutar?

 

 
 
  Denizlerdeki hayatın inanılmayacak kadar düzenli ve zengin olan dengesi, yüzlerce asırdan beri hiç bozulmadan sürüp gelmektedir. Bu öyle olağanüstü bir dengedir ki, her ünitesi birbirini bütünleyerek işler. Denizlerdeki milyarlarca canlı arasındaki denge, kendini bozacak her türlü sapmaları düzeltecek güçtedir. Şöyle ki:

Besleyici tuzlar bitkilerin bolluğu yüzünden bir bölgede zarar görecek duruma gelirse; bu bitki bolluğu, bitkiyle beslenen hayvanların hücumuna uğrar. Bu sayede bitkiler de, kendi normal sayılarının seviyesine inerler. Fakat bu defa da hayvani ölü organik maddenin çoğalmasına yol açacaktır. Böylece; bitki dengesi, çok bitki yiyenler ile bozulacak olursa, o zaman onları yiyen yırtıcı hayvanlar hücum edecektir. Neticede denge er-geç yeniden sağlanacaktır. Çünkü Yaratıcımızın mucizevi planında, tesadüfe, gelişigüzelliğe ve başıboşluğa yer yoktur. Bin bir çeşit esrarengiz güzelliklerin sergilendiği denizler alemindeki yardımlaşma örnekleri, ilim adamlarını bu konuda inceleme yapmaya sevk etmiştir. Araştırmacıların ortaya çıkardığı gerçeklerden biri de, hayvanların bu davranışlarından pek azını öğrenme yoluyla elde ettikleridir.

O halde, bütün bu davranışları ve hayat programları, anne karnında veya yumurtada iken hücrelerine kodlanmıştır. Yani en uygun yaşama düzeni, daha dünyaya gelmeden önce programlanmıştır.

Dev balinanın hayat programını gözle görülmeyecek kadar küçük bir hücrenin içine yazan kudret, denizlerde bir hücre kadar tesadüfe yer bırakmamıştır. Ölüm ve hayat içinde yuvarlanan, tahrip ve tamir içinde çalkalanan, göçler içinde kaynayan denizler alemindeki yardımlaşma ve bunun yanı sıra denge, ölçü ve sanat ispat eder ki; bu sayısız canlılarda olan doğum, ölüm, beslenme ve hayat süreleri, her birini, hatta bütün kainatı aynı anda gören, teftiş eden bir tek Zat'ın (C.C.) yarattığı programa göre olmaktadır.

Eğer her an kainatın dengesini bozmaya çalışan sebepler başıboş bırakılsaydı veya maksatsız serseri tesadüfün, ölçüsüz kör kuvvetin veya şuursuz karanlık tabiatın eseri olsaydı; denizlerdeki, hatta dünyadaki denge öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde deniz karmakarışık şeylerle dolup, zemin bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Halbuki, hiçbir şeyde hakiki bir kirlilik ve çirkinlik görünmüyor. Evet, hiçbir şeyde dengesizlik olmadığı gibi, hiçbir şeyde ölçüsüzlük de yoktur.

Besin piramidini incelediğimizde yemenin ve yenilmenin başıboş bırakılmadığını ve bir programa göre olduğunu belirtmiştik. Berber balıklarının hayat programında ise; büyük balıkların derilerindeki küçük parazitleri ve ölü deri parçalarını alarak onları temizlemek ve aldıklarını yemek vardır.
Temizlenmek ihtiyacında olan balıklar özel yerleri bulunan bu temizleyicilere gelirler. Tıpkı saç kestirmek isteyen kimsenin berbere gitmesi gibi. Öteki balıklar berber balığını görünüşünden tanır ve onları yemezler.

Soytarı balıkları, öldürücü deniz-şakayıklarıyla ortak hayat sürerler. Deniz-şakayığının kollarındaki diğer balıkları öldürmeye ve yemeye yarayan yakıcı hücreler, soytarı balığına bir zarar vermezler. Deniz-şakayıklarının 40-60 cm. çapındaki gövdeleri, etli bir kaideyle suyun dibine bağlanmıştır. Yaratığın ağzı ortadadır. Yakıcı hücrelerin sokmasıyla derhal ölecek ve yenilmek üzere deniz-şakayığının ağzına sürüklenecektir. Öyle iken, soytarı balıkları bu yakıcı hücrelerle çevrili sahada hiçbir zarar görmemektedirler. Hatta bu balıklar herhangi bir sebepten korktukları zaman evlerine koşar gibi deniz-şakayığının kolları arasına sığınır ve geceyi orada geçirirler. Deniz-şakayıkları da bu ortalıktan faydalanırlar. Bir soytarı balığı hemen oracıkta yenip bitirilemeyen bir av bulduğu zaman, bunu deniz-şakayığına götürür ve onunla paylaşır. Bir türlü kira olan bu ücretin dışında soytarı balığı deniz-şakayığını temizlemekte ve etrafındaki suyu hareket ettirmektedir.

Soytarı balığı ile deniz-şakayığı, kendilerine ortak yaşama programını bahşeden Yaratıcılarını bilmeyebilir. Fakat; düşünebilen her insan, 150.000.000 km. öteden denizin derinliklerindeki nebati planktonların fotosentez yapmaları için ışığı imdada gönderen, hücreden insana, denizlerinden dağlarına kadar her şeyde yardımlaşmayı hayat kanunu olarak ortaya koyan Yaratıcımızı (C.C.) bilir. Balık ile insan arasındaki en büyük fark da budur.

Yunus, genellikle tek yavru doğurur. Dişi yunusun gebeliği 11 ay ile bir yıl arasında değişir ve doğum genellikle yarım saat kadar sürer. Dişi bir yunusun doğum vakti geldiği zaman, iki yanında birer dişi yunus daha belirir. Teyze adı verilen bu yunusların ilk vazifesi, kan kokusuna gelebilecek köpek balıklarına veya diğer muhtemel tehlikelere karşı anne ve yavruyu korumaktır. Teyze yunuslardan biri, daha sonra da anne ile birlikte dolaşarak, yavrunun bakımında ona yardım eder. Yavru, derin sularda doğduğu anda nefes alabilmek için su yüzüne çıkmak zorundadır. Ana, hemen yavrunun altına dalar ve onu sırtıyla iterek su üzerine çıkartır. Daima toplu halde yaşayan yunuslar, aralarından biri yaralandığı takdirde hemen onun yardımına koşar ve yaralı arkadaşlarını su yüzüne çıkararak nefes almasını sağlarlar.

"Bild der Zeit" dergisinde neşredilen "gaddar görülen hayvanlar dünyası" başlıklı yazıda, konumuzla ilgili şu ifadeler yer almaktadır:

"Yemek ve yenilmek, hayvanlar dünyasında her gün rastlanan bir olaydır. Ve bu dünya, insana kolaylıkla 'gaddar tabiat' dedirtecek hadiselerle doludur. Gerçekte bizim düşüncesizce gaddarlık diye tanımladığımız şey, bütün bu hayvanlara ait davranışların bir zincirlemesidir. Bitkiler ve hayvanlar, belli bir olaya, belli bir tarzda tepki gösterecek şekilde programlanmışlardır. Tabii ki öğrenilmiş davranışlar, bunlardan farklıdır.

Dünyaya belirli bir programla gelen hayvan, çevresinin ona yolladığı sinyallere cevap verir. Bazen bu cevaplar, bizleri şaşırtıcı bir şekilde etkiler. Tabiatta biz insanlara böyle gaddar görünen şey, yemek ve yenilmekte, bir mana aramamaktan ileri gelmektedir.

Deniz yıldızından mürekkep balığına, hamsiden balinaya, amipten su kaplumbağasına kadar her bir canlı, ayrı ayrı sanatlı yaratılışları, çeşitli silahları, birbirinden orijinal savunma usulleri ve farklı hayat programlarıyla, birer birer Yaratıcılarına delil oldukları gibi, hepsi birden güneş gibi parlak bir şekilde Allah'ı (C.C.) göstermektedir. Denizler alemindeki göz kamaştırıcı ihtişam ve organizasyonun, hadsiz bir kudret, geniş bir ilim, nihayetsiz bir hikmet sahibini bildirdiğini, akıl ve kalp gözü ile gördükten sonra, hikmetini bilmeden "büyük balığın, küçüğünü yutmasını" hayat felsefesi olarak kabul etmek mümkün değildir.

Denizlerdeki küçük balıkların da büyük balıklar kadar bulunması ve hayatlarını sürdürmesi gösterir ki; yutmak ve yutulmak başıboş bırakılmamıştır. Balıkların bir defada milyonlarca yumurta yapması, yalnızca hayatta kalmak için verilmiş bir mücadele tarzında kabul edilemez. Bu sayısız yumurta, nesillerinin devamını sağlamanın yanı sıra, diğer canlılara gıda olarak bir yardım şeklinde programlanmıştır. Milyonlarca yumurtayı yumurtlayan balık, yumurtaların sanatkarı olamayacağı, sadece yaratılış programına uymak suretiyle yumurtlayabileceği gibi, denizlerdeki besin piramidi programı da kendiliğinden veya tesadüfen olamaz.

Her bir balığın fire vermeden milyonlarca balığı dünyaya getirmesi ve onların da yutulmadan hayatlarını sürdürmeleri halinde, denizlerin kısa bir zaman sonra taşarak bütün karaları istila edeceğini veya balıkla dolarak kokuşacağını düşünecek olursak, yutulmanın bir mücadele "değil", bir program gereği olduğunu görebiliriz.

Senede bir veya iki kere kuluçkaya yatan, bunun için de ortalama otuz yumurtaya ihtiyacı olan tavuğun, neredeyse bütün sene boyunca yumurta yapmasını, ne ile izah edeceğiz?

Etrafımızı saran ve hayatın bir yardımlaşma olduğunu gösteren bunca gerçeğe rağmen, binde bir oranındaki mücadeleye, yutma ve yutulmaya bakıp, hayatın mücadeleden ibaret olduğunu söylemek mümkün mü?

Yorum (0) Yorum yaz!

İslam, hayatın korunması için ne gibi kurallar koymuştur?

İslam, hayatın korunması için ne gibi kurallar koymuştur?

 

İslâm dini, hayatı muhafazaya pek büyük bir ehemmiyet verir. Katli büyük günahlardan sayar ve bir insanı öldürmeyi, bütün insanlığı öldürmek kadar büyük bir cinayet kabul eder. “Kim haksız yere bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide Sûresi, 32)

İslâm dinine göre: “Bir masumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.” Yani, Allah’ın kudreti için bir insanın yaratılmasıyla bütün insanların yaratılması arasında fark olmadığı gibi, Onun sonsuz adaleti nazarında da bir insanın hukuku, bütün insanların hukuku kadar önemlidir; aralarında fark yoktur.

Kuran-ı Kerim, hayata kast edenleri dünyada ölüm cezasına çarptırdığı gibi, ahirette de cehennem azabına mahkum etmiştir. Hayatı veren Allah olduğu gibi, alacak olan da yine Odur.

İnsanın kanı ve canı ind-i İlahi’de pek mühimdir. Nitekim ahirette ilk görülecek davalar kan davalarıdır. Hayatın muhafazasında, Müslümanlık değil, insanlık şarttır.

İslâm dininde, değil insanları, zararsız hayvanları bile gereksiz yere öldürmek yasaklanmış, hayvan hayatı bile muhafaza altına alınmıştır. Çünkü İslâm dini merhamet ve adaleti esas tutar.

Yorum (0) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us