Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Dua Âdâbı

                           Dua Âdâbı

 



Hz. Peygamber'e Allah'ı sormuşlardı. Cevaben Allah buyurdu ki:

"Kullarım sana beni sorduklarında: Ben muhakkak ki, yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin duasına icâbet ederim." (el-Bakara, 2/186).


Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu:


"Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten ve çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır." (Buhârî, Cihad, 131; Daavât, 51; Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr, 26; İbn Hanbel, IV, 394, 402, 418; Müslim, Sahih IV, 2076)


Kul, duasında Allah ile arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; dua ederken yalnızca Allah'ı düşünür. Kalp başka birşey ile meşgulken dua etmek manasızdır. "Âmin" diye bağırıp çağırmak da manasızdır.


İnsan dua ederek Allah'a yöneldiğinde, dileği, Allah'tan istediği şeylerin gerçekleşmesine yardımcı olacak sebeplerin yaratılmasıdır. Yani kul eylemiyle yakınlaşmazsa, ettiği duanın mânâsı olmaz. Tembelliği huy edinmiş biri rızık için dua edebilir, ama önce çalışması lâzımdır...


Duada riya olmaz. Duanın hemen kabul edilmesinde acele edilmez. Hiçbir dua boşa gitmez. En güzel sözlerden biri "Lâ havle velâ kuvvete illâ billah"tır.

Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle dua edilir. "Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez. " (el-Â'râf, 7/55)


Secîli, kafiyeli, yazılı dualarda riya vardır. Başkalarına dua ediyor görüntüsü vermek de böyledir. Bu şekilde ağlayarak dua edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek içindir ve duası riyadır. Özel olarak komutlu dua da böyledir.


yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Peygamberimizin okuduğu yemek duası

Peygamberimizin okuduğu yemek duası

 

Hz. Peygamber (a.s), yemeklerden sonra pek çok dua yapmıştır. Bu sebeple yemek duası ile ilgili oldukça çok hadis-i şerifler mevcuttur. Bu duaların bir kısmını birleştirerek okumakta fayda vardır şöyle ki: "Bize yediren, içeren, Müslüman olmayı nasib eden Allah'a hamdolsun." (Ebû Dâvud III, 475). Âllah'ım! Bize bu yediğimiz yemek sebebiyle bereket ver, hakkımızda bu yemeği mübarek kıl. Bize bu yemekten daha hayırlı olanını yedir." (Tirmizî, Daavat, 55) "Bize rızık ver, sen rızık verenlerin en hayırlısını." (Maide, 5/114). Allahım! Biz senden nimetin tamamını, kusursuz ümmeti ve ayetin devamını istiyoruz." (Ebu Davud III, 501). Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: Rasûlüllah (a.s) şöyle buyurdu: "Yemeğini yedikten sonra şu şekilde duâ eden kimsenin geçmiş günahları bağışlanır" "Sarfedilen güç ve kuvvet bana ait olmadığı halde bu nimeti bana yediren, bana rızık olarak takdir buyuran Allah'â hamd olsun"(Tirmizî, Daavât, 56).


Yemeğin sonunda dua etmek sünnettir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve selem yemekten sonra, Allah Teâlâ'nın verdiği nimetlere bir şükür olarak çeşitli şekilde dua etmişlerdir. Nitekim Ebu Said Hudri radıyallahu anhden şöyle bir rivayet vardır: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir yemek yediği zaman: "Elhamdülillahillezi et amenâ ve segânâ vecealenâ min'el müslimin- Hamd bizi yediren, içiren ve müslüman kılan Allah'a mahsustur." derdi. (İbn-i Mace) Peygamberimizin çeşitli yemek duaları vardır. Yukarıdaki dua bunlardan biridir. Allahu Teala şükredilen nimetin hesabını kullarından sormayacaktır. Bu bakımdan Besmele ile başlanıp, şükür ile sonlandırılan yemeğin hesabını da sormayacağı ümit edilir.

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Duânın gücü!

Duânın gücü!


Okurumuz: *“Ben salât-ı tefriciye duâsını 4444 defa okumaya niyetlendim. Bu duâyı her an her yerde okuyabilir miyiz? Yani abdestli ve başı örtülü olmak zorunlu mu? Çünkü her an okumak istiyorum. Yolda, okulda her yerde duâ yapabilir miyiz? Buna ihtiyacımız var.”

 

 


   Mü’min ne karamsardır, ne kötümserdir, ne bedbahttır, ne bedbîn! Ve ne de mü’min, olaylara siyah gözlükle bakar.

 

Zira “Bana dua edin, size cevap vereyim”1 diyen Rabb-i Rahîm’ini, mü’min, her an yanında hisseder. Her an, her yerde duâ yapar. Rabbine her an, her yerde, her şekilde sığınır. Duâ yaparken abdestli olmak ve başı örtülü olmak şüphesiz tercih sebebidir. Çünkü abdest ve başörtüsü dinin önemsediği vazgeçilmez salihâttandır. Fakat abdestli olmayan veya başı örtülü olmayan duâ yapamaz diye bir şey yoktur. Duâ yapmak isteyen kul ile Allah arasına hiç kimse giremez. Kul duâsını bulunduğu hal içinde yapar. Bulunduğu hâl, dinin emirleriyle örtüşmüyor ve bunu üzerinden defetmek için de gücü kudreti yetişmiyor ise, salât-ı terficiye okumakla bu tür dinî sıkıntılardan kurtulmayı da kasteder. Nitekim salât-ı terficiye duâsı her türlü sıkıntıyı aşmakla ilgili olarak Peygamber Efendimiz’in (asm) şefaatini isteyen bir duâdır.

 

Unutmamak gerekir ki, mü’min her ne hal üzere bulunursa bulunsun; güçlüdür, kuvvetlidir, iyimserdir, ümitvârdır.

 

Mü’min güçlüdür. Ama bu gücünü asayişi ihlâlde kullanmaz, sokağa dökülüp taşkınlık yaparak göstermez.

 

Zira mü’min zorda kaldığında ıztırar dilini kullanarak, “Kat’î bir iltica ile duâ eder. Bir Hamî-i Meçhul’üne iltica eder. Belki Rabb-i Rahîm’ine teveccüh eder.”2 “Bu nev'î duâ, bir mâni olmazsa daima makbul” olduğundan, mü’min ıztırar halindeyken, elinde “makbul duâ” gibi bir güç ve kuvvetin bulunduğunun farkındadır.

Iztırar hâli her zaman meydana gelmeyebilir. Ama bir meydana geldi mi; mü’min, duâ için ellerini bir kaldırdı mı, daha ellerini indirmeden rahmet taneciklerinin bardaktan boşanırcasına döküldüğü ve yeryüzünü eşsiz bir bahara çevirdiği az görülmemiştir.

İşte mü’minin gücü; bütün meşrû sebeplere müracaat ettikten sonra hâlâ ıztırar hali devam ediyorsa elindeki tek gücü budur!

Mü’min ıztırar halindeyken telâşa, korkuya, paniğe yer vermez; şoka girmez. Hamî-i Meçhul’üne, Rabb-i Rahimine “duâ” ile iltica etmesi gerektiğini bilir, ellerini kaldırır, gönlünü açar, dilinin bağını çözer. Mü’minin en büyük gücü budur.

Mü’min iyimserdir. Zira her an kendisini Hamî-i Meçhûlü’nün müşfik kudretinde hisseder. Iztırar hali ile fazla rencide olursa sabır, tevekkül ve duâ ile Hamî-i Meçhulü’ne iltica eder. Ve bu iltica ile “Ve beşşiri’s-sâbirîn” (=Sabredenlere müjdele)3; “Ve beşşiri’l-mü’minîn” (=İman edenlere müjdele)4 âyetleri ile müjdelenir. Allah’ın rızasına ulaşır.

Mü’min ümitvârdır; musibeti günahların kefareti, mükâfatın mukaddimesi olarak görür. Musibetten ders alır. Iztırar halini gelecek baharın sancısı, Cennet-âsâ günlerin müjdecisi unvanıyla gözyaşına çevirir. Dilinden ve gönlünden duâyı bir an bırakmaz.

Mü’min ehl-i imanı kendisine kardeş bildiği için duâlarında ortak eder. Her mü’min diğer mü’minleri duâlarında zikrettiğinde bizahri’l-gayb olduğu için, yani gıyaben ona duâ ettiği için makbul duânın bir şartı daha vücuda gelmiş olur.5

Kabul edilebilir şartlarla arş-ı âlâya yükselen duâ ve gözyaşlarına o yüksek makamın vereceği cevap, O’nun hikmetine, izzetine ve maslahatına bırakılmalıdır.

Mü’min dine gelen musibeti asıl ve muzır musibet olarak algılar. Ve “musibet-i dîniyeden her vakit dergâh-ı ilâhiyeye iltica edip feryad eder.”6

Dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ ederken Kur’ân’ı şefaatçi yapar ve Cevşenü’l-Kebîr’in diliyle şöyle niyazda bulunur: “Yâ iddetî ınde şiddetî, yâ recâî ınde musîbetî, yâ munîsî ınde vahşetî, yâ sâhibî ınde gurbetî... Ya melceî ınde ıztırârî” (Ey sıkıntım anında arkadaşım, ey musibetim anında ümidim, ey yalnızlığım anında dostum, ey gurbetliğim anında sahibim, ey nimetlendiğim anda velim, ey kederim anında ferahlatıcım, ey ihtiyacım ânında yardımıma koşan, ey zor durumumda sığınağım, ey korkum anında yardımcım, ey şaşkınlığım anında yol göstericim!”

Mü’min, duâsına kabul şartlarından birisi olan farz namazından sonra devam eder. Iztırar halinde tesbihatı içerisinde zikrederken şerlerin def’ini ister. Hamî-i Meçhûlü’ne iltica eder. İltica duâsını sabah akşam dilinden eksik etmez.

Evet, beş vakit namazdan sonra tesbihatımızı yapalım, salat-ı terficiye duâsını kendimiz için ve Müslümanlar için okuyalım. Iztırarımızı ve ihtiyacımızı dile getirmiş ve dinî ve dünyevî musibetlerden Hamî-i Meçhulü’müze sığınmış oluruz.

 

Şu an, ehl-i imanın duâsına muhtaç ne kadar ehl-i iman var. Allah’ım! Kur’ân hakkı için duâlarımızı kabul buyur.

Âmin. Âmin. Âmin. Ecmain!

 

Haşiyeler-Dipnotlar:
1- Mü’min Sûresi, 40/60;
2- Sözler,
3- Bakara Sûresi, 2/155;
4- Ahzâb Sûresi, 47;
5- Mektûbât,
6- Lem’alar.

Yorum (1) Yorum yaz!

Nurlu duâlar demeti

Nurlu duâlar demeti


Okurumuz: *“Büyük Cevşen’de yer alan bölümler nelerdir? Bu bölümler ne zaman, hangi sıklıkla ve nasıl okunmalıdır? Hangi dertlere şifadır?”

 


  Büyük Cevşen adıyla bilinen Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nuriye, Nur hakikatlerinden bir nurânî duâlar demetini bir araya toplayan bir duâ mecmuasıdır. Üstad Hazretleri burada bulunan duâ, vird ve münâcatları her gece akşam namazı ile sabah namazı arasında okurdu. Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nuriye’yi, Üstad Hazretlerinin gece hayatını özetleyen ve tanımlayan münâcat ağı olarak görmek mümkün.

 

Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nuriye bazı Kur’ân Sûreleri ile başlıyor. Bunlar: Yasin Sûresi, Fetih Sûresi, Rahman Sûresi, Haşir Sûresinin son beş âyeti, Mülk Sûresi, Nebe’ Sûresi ve Bakara Sûresinin son iki âyeti olan Âmene’r-Resûlü. Ardından Kur’ân Sûreleri için bir duâ yer alıyor. Bu duâda, Kur’ân hakkı ve Kendisine Kur’ân indirilen Peygamber Efendimizin (asm) hakkı için Allah’ın kalplerimizi Kur’ân nuruyla nurlandırması, Kur’ân’ı her derdimize şifa kılması, Kur’ân’ı hayatımızda ve öldükten sonra bize dost kılması, dünyada bizi Kur’ân’a yakın, kabirde dost, kıyamette şefaatçi, sırat üzerinde yol gösterici nur, ateşe karşı perde ve örtü, Cennette arkadaş ve bütün hayırlar ve salih ameller için delil ve rehber kılması isteniyor. Ardından kendisine Kur’ân indirilen Peygamber Efendimiz’e (asm) ve onun (asm) şerefli âl ve ashabına salâtü selâm getiriliyor.

 

Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nuriye’de Kur’ân Sûrelerinden sonra yer alan münâcatlar sırayla şöyledir:

Cevşenü’l-Kebir: Büyük evliyâullahın bildikleri ve hususî dairelerinde daima okudukları Allah’ın isimleriyle ilmek ilmek örülmüş bir büyük ve misilsiz duâ hazinesi olan Cevşenü’l-Kebîr’i Bedîüzzaman Hazretleri sürekli okumuş ve talebelerine tavsiye etmiştir. Cevşenü’l-Kebir ile ilgili olarak Üstad Hazretlerinin notu şudur: “Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi Veselleme Cebrail Aleyhisselâmın vahiy ile getirdiği ve ‘Zırhı çıkar, bunu oku!’ dediği gayet yüksek ve çok kıymettar bir münâcat-ı Peygamberîdir ki, Zeyne’l-Âbidin radıyallahi anhdan tevatürle rivayet edilmiştir.”1

 

Evrâd-ı Kudsiye: Her türlü dert ve sıkıntılarımızda bizim Allah’a karşı olan tavrımızda bize tam bir kul hüviyeti kazandıran ve bizi Allah’a yakın kılan, Nakşibendî Hazretlerine ait çok kuvvetli ve tesirli bir duâdır. Üstad Hazretleri bu duâyı, bir salâvat-ı şerife demeti olan Delâli’n-Nur’un ortasında okurdu. Evrad-ı Kudsiye ile ilgili olarak Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin düştüğü notu buraya aynen alıyoruz: “Şah-ı Nakşıbend’in kudsî bir evradıdır ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalatü Vesselâmdan âlem-i mânâda ders almış.”2

 

Delâli’n-Nûr: Delâil-i Hayrât adıyla büyük evliyâullah tarafından zenginleştirilerek tertip edilen ve okuna gelen çok kuvvetli bir salâvat-ı şerîfenin Üstad Bedîüzzaman tarafından yeniden düzenlenmiş ve zenginleştirilmiş şeklidir. İçinde hemen her salâvattan sonra büyük dertlerimizin devası, Allah’tan yüksek dereceler ve makamlar istenir, dünyevî ve uhrevî cümle âfetlerden ve musibetlerden Allah’a sığınılır, bütün ihtiyaçlarımızın karşılanması, bütün günahlardan arınmamız ve bütün hayırlara ulaşmamız duânın ilerleyen satırlarında istenir. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu büyük salâvat metninin adını Delâli’n-Nur koyarak kendisine ve talebelerine hususî bir vird yapmıştır.

 

Sekine: Bu duâ Hazret-i Ali’den (ra) rivayet edilmiştir. Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddûs isimlerini işleyen on dokuz âyet cümlesinden ibarettir. Âyetler on dokuzar harfle alınmıştır. Sekine duâsı Üstad Bedîüzzaman’ın tavsiyesi ile “On dokuz defa okunur.” Üstad Hazretleri tarafından özellikle ahir zaman fitneleri karşısında manevî bir kalkan hükmünde görülmüş ve okunmuştur. Okuyan kimse manevî bir huzur ve sekînet hali bulur, Allah’ın izniyle korku, endişe ve tehlikelerden kurtulur.

 

Münâcat-ı Veyse’l-Karânî: Veysel Karânî Hazretlerinin çok kuvvetli bir duâsıdır. Bu münâcat, Risâle-i Nur’un önemle işlediği “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” mesleğine uygun duâ cümlelerinden meydana geliyor. Üstad Bedîüzzaman daimî bir virt olarak kabul etmiş, kendisi daima okumuş ve talebelerine de tavsiye etmiştir.

 

Dua-i Tercüman-ı İsm-i Azam: Bu duânın aslı vahiyle Peygamber Efendimiz’e (asm) hediye edilmiştir. Allah’ın isimleri şefaatçi kılınarak Cehennem azabından Allah’a sığınmamızı sağlayan bir duâdır. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri sabah ve ikindi namazlarından sonra okunacak şekilde Namaz Tesbihatına almıştır.

 

Dua-i İsm-i Azam: Allah’ın isimlerinden bir demet olup, aslı vahiy ile Peygamber Efendimiz’e (asm) bildirilmiştir. Üstad Hazretleri bu duayı öğle, akşam ve yatsı namazlarının Namaz Tesbihatına dâhil etmiştir.

 

Münâcâtü’l-Kur’ân: Bu duâ Hazret-i Osman’ın (ra) her bir Kur’ân Sûresinin çok önemli vurgularını bir duâ cümlesi haline getirerek tertip ettiği bir münâcattır. Hazret-i Ali (ra) tarafından rivayet edilmiştir.

 

Tahmîdiye: Sekîne’de geçen Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddûs isimleri esas alınarak, bu isimlerin duâ makamında bir tefekkür dersi mahiyetinde Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin tertip ettiği bir duâdır. Maddî ve manevî bütün hastalıklar esnasında Allah rızası için okunur. Çok kuvvetlidir.

 

Hulâsatu’l-Hulâsa: Bir tevhid dersi olan Âyetü’l-Kübra Risâlesi ile bir tefekkür münacatı olan Hizb-i Ekber-i Nûrî’nin özü olarak Otuz Üç Tevhid Kelimesinin bir özeti mahiyetinde bizzat Hazret-i Üstad tarafından tertip edilen bir tefekkür münâcatıdır.

Tazarru ve Niyaz: Burada yer alan duâlar Üstad Bedîüzzaman’ın Eski Saîd’den Yeni Saîd dönemine geçtikleri esnada yaptıkları münâcatlardır.

 

Cenâb-ı Hak duâ ve niyazlarımızı kabul buyursun.

Âmin... Âmin... Âmin... Ecmain!

 

Haşiyeler-Dipnotlar:

1- Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye, s. 30.,
2- Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye, s. 76.



Yorum (0) Yorum yaz!

Tövbe istiğfar ettim. Tövbemin kabulünü nasıl anlayacağım?

Tövbe istiğfar ettim. Tövbemin kabulünü nasıl anlayacağım?

 

Okurumuz:Yıllar önce birisine haksız bir muamele yapmıştım. Fakat daha sonra onunla helalleştim. Ancak bir türlü vicdan azabından kurtulamıyorum. Tövbe istiğfar ettim. Tövbemin kabulünü nasıl anlayacağım?

 

 

İnsan bilerek veya bilmeyerek, farkında olarak veya olmayarak birisine haksız bir davranışta bulunmuş olabilir. Hatta onu mağdur bir duruma düşürüp bazı haklarının elinden çıkmasına sebep olacak bir muamelede de bulunabilir.

Böyle bir durum karşısında ne yapmalıyız? “Bir defa oldu, bir daha yapmayız, keşke yapmasaydım” diyerek iç dünyamızda hesaplaşmamız kafi gelir mi? Yoksa meselenin telafisine gidip de hatamızı düzelterek helallik dileyerek pişmanlığımızı mı bildiririz?

İslâm’da esas itibariyle bir Allah hakkı, bir de kul hakkı vardır. Allah hakkı, her insanın Rabbine karşı yapması gereken kulluk vazifeleridir. Bu hususta yaptığı bir kusur, günah ve eksiklikten dolayı Allah’a yalvarır, tövbe istiğfar ederek affını diler. Fakat kul hakkı öyle değildir. Onun bir tek telafisi vardır, o da haksızlığa uğrayan, hukuku zayi olan kişiyle bizzat görüşüp özür beyan etmek, helallik dilemekle birlikte maddi bir kaybı varsa telafi etmektir.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

“Bir kimse kardeşinin haysiyetine, yahut malına haksız olarak taarruz etmişse, iltimas olarak verilebilecek altın ve gümüşün bulunmadığı günden (Kıyamet) önce helalleşsin. Aksi halde, yaptığı haksızlık nispetinde onun iyi amellerinden alınıp hak sahibine verilir. İyiliği yoksa, hak sahibinin günahından alınıp haksızlık eden adama verilir.” (1)

Peygamberimizin de tavsiyesine göre, bu durumda helalleşmekten başka çıkar yol yoktur. O kadar ki, insan şehit bile olsa, üzerinde kul hakları varsa, Allah diğer günahlarını bağışladığı halde kul hakkını bağışlamamaktadır.

Siz, zarara uğramasına sebep olduğunuz kimseye gider, önce bir hata yaptığınızı itiraf ederek özür beyan eder, sizi affetmesini, hakkını helal etmesini rica edersiniz. Maddi bir kaybı varsa, imkanınız nispetinde hakkını verirsiniz. Böylece elinizden geleni yapmış olursunuz. Muhatabınız da sizi hoş karşılar, müsamaha ve anlayış gösterirse, mes’uliyetiniz kalkmış, hadis-i şerifte açıklandığı gibi, dünyada iken helalleşerek ahiretteki hesaplaşma ve azaptan kurtulmuş olursunuz.

Bununla birlikte vicdan azabı çekiyorsanız, ayrıca tövbe istiğfar edersiniz. “Pişmanlık tövbenin kendisidir”, “Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur” mealindeki hadis-i şeriflerin sırrıyla Allah katında da rahata kavuşmuş olursunuz. (2)

Bir insan tövbesinin kabul olduğunu, günahtan kurtulduğunu nasıl anlar, nasıl fark eder, bu hal nasıl bilinir? Cevabını Peygamber Efendimizden (a.s.m.) öğrenelim:

“Bir günah işledikten sonra tövbe edip iyilik işleyen kimse, üzerine çok dar bir zırh giyinen bir adama benzer. Günahtan sonra bir iyilik yaparsa zırhın halkalarından biri çözülür. Bir iyilik daha işlerse öbür halka da çözülür. Yapılan iyiliklerin sonunda zırh yere düşer.” (3)

Gerek Rabbine karşı bir günah işleyen, gerekse bir insana haksız bir davranışta bulunan bir kimse, o günah ve hatanın akabinde pişmanlık duyarak sevaplı ameller işler, Kur’an ve imana yönelik hizmetlerini ve çalışmalarını arttırırsa günah zırhının düğmeleri teker teker çözülür, kısa zamanda o günahlardan kurtulur. Artık bundan sonra bir vicdan azabı çekmesine, huzursuz olup üzüntüye kapılmasına gerek kalmaz. Çünkü o bir kul olarak halis bir niyet ve ihlasla elinden geleni yapmış sayılır.

Bu arada şu mealdeki ayet-i kerimeyi de unutmayalım:
“Ey kendi nefislerine karşı haddi aşan, günahlarla kendi nefsine kötülük eden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Muhakkak Allah günahları affeder. O Gafur ve Rahimdir.” (4)

 

Haşiye-Dipnot:
1.Buhari Mezalim:10.
2.et-Tergib ve't-Terhib, 4:97.
3.A. g. e., 4:106
4.Zümer Suresi, 53. 

Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular

Yorum (2) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us