Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

İslam’ı Temsil Sorumluluğu

İslam’ı Temsil Sorumluluğu

 

Geçen haftaki gazeteyi elime aldığımda, barış ve mutluluk yolu olan İslamın hayatımıza kattığı ince ve derin güzellikleri konu ettiğim köşe yazımın yan sütunlarına bütün dünyaya müslüman din adamı (muslim cleric) diye lanse edilen Ebu Hamza’nın Londra’da tutuklanışına ilişkin bir haberin konduğunu gördüm. Haber bildikti. İşlediği ileri sürülen pek çok suçtan dolayı imam göz altına alınmıştı. Hakkında gerekli işlemler yapılacaktı.

Burada bizim dikkatimizi çeken husus, haber için kullanılan ve okuyucular üzerinde son derecede olumsuz etkiler bırakabilecek Ebu Hamza’nın fotoğrafıydı. Fotoğraf, siyah sarıklı, kalın abalı, öfkeli bakışlı, kapalı, karanlık, uzlaşmaz bir insan imajı çiziyordu. Bu haliyle son derece iticiydi. Buna benzer şekilde, Ebu Hamza’nın Allah’a ibadeti adeta protest bir eyleme dönüştüren sokakta namaz kıldırışı ile eli kancalı görüntüleri de yayınlanmıştı geçen haftaki İngiliz medyasında. Hemen belirtelim, bizi resmin gazetede nerede yayınlandığı değil, İslamı temsil durumunda gösterilen kişinin fotoğraf veya diğer görüntülerinin zihinlere kazığı imaj ilgilendirmekteydi. Acaba bu resme bakanlar hemen yanıbaşındaki İslamın umumi bir rahmet, insanın ruhsal yönü ve fizik dünyasını aydınlatan bir ışık olduğununa dair yazımızı okurlar mıydı? Okusalar da dile getirilen görüşlere katılırlar mıydı?

İslamı hakkıyla tanıyanlar için bu tür resimlerin derin yıkıcı etkisi olmaz belki, ama İslamın henüz periferisinde olanlar veya dışında kalanlar için durumun hiç de öyle olmadığını düşünüyorum. Bu tür resimlerin kişiler üzerinde İslam veya müslümanlar hakkında son derece olumsuz etkiler bırakacağını tahmin etmek zor değil. İmaj çağında yaşıyoruz. Sayfalarca yazıyla oluşturulamayan bir imaj artık bir karelik resimle veya görüntüyle bilinç altına yerleştirilebilmektedir. İmaj dediğimiz şey ise, bir şeyin insanlar tarafından algılanma biçimidir.

Yani bir şeyin ne olduğundan ziyade nasıl göründüğüdür. İslam ile insanları buluşturma eylemi olan tebliğ faaliyetinde İslamın ne olduğu kadar, nasıl görüntülendiği, başkalarına nasıl sunulduğu önemlidir. Hele hele geniş halk kitleleri açısından bu önem daha artmaktadır. Zira insanlar çoğu zaman gerçekleri araştırma zahmetie katlanmayıp imajların kurbanı oluyorlar.
Kuşku yok ki Batı’da İslam imajının çarpıtılmasında yürütülen bilinçli kampanyaların önemli payı vardır.


Ancak bu çarpıklığın oluşmasına müslümanların da çok katkılar yaptığını dürüstçe kabul etmemiz gerekiyor. Başkalarının yıkıcılığına konsantre olmak yerine, öncelikle kendimize bakmalı, Müslümanlığın gerilik sebebi, huzursuzluk kaynağı, uzlaşmaz, cana kıymayı teşvik eden, sevgisiz bir imaj ile eşleştirilmesine fırsat verecek her türlü söz ve eylemden kaçınmalıyız.

Sevgi, barış, hoşgörü, adalet, hürriyet, eşitlik, doğruluk, iyiylik, yardımlaşma, haya, kanaat, güzel söz söyleme, doğru söze uyma gibi dinimizin kurucu kavramlarını yaşamımızın merkezine alarak her zaman güler yüzlü bir İslam imajı çizmeliyiz. Bu bir sorumluluktur. Kimliğimizin önemli bir parçasını teşkil eden İslamın Batı toplumlarında düzgün imajının oluşmasına Türk müslümanlarının yapacağı hayati katkılar bulunmaktadır.

 

Olay Gazetesi, 13 Haziran 2004 Cuma günü yazısı iktibas edilmiştir!

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Sahabeler Arasındaki Savaşların Hükmü Nedir?

Sahabeler Arasındaki Savaşların Hükmü Nedir?

 

Okurumuz:Sahabeler Arasındaki Savaşların Hükmü Nedir?Ölen ve öldürülenlere ne nam verilir?

 

 

  Sahabenin her biri müçtehittir. Bu açıdan onlar hata bile etseler içtihat sevabı alacaklarından içtihat sonucu meydana gelen hatalarından sorumlu değillerdir. Onların arasında meydana gelen bir olayı örnek alarak biz de içtihat edemeyiz.

Sahabeler arasında çıkan savaşların gerçek sebebi nedir?

H.z. Osman'ın katili Yemenli bir Yahudi olan el-Gafıkî idi. Hz. Osman'ın şahadetiyle İbn-i Sebe, davasında büyük bir merhale kat'etmiş .oluyordu. Artık nifak tohumları meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu elîm hâdise Müslümanların, İslâm dinini başka ülkelere ulaştırmalarına engel oldu. İslâm'ın fütûhat ve tebliğ devri kapandı, bir duraklama ve çekişme devri başladı.


Bu merhaleden sonra İbn-i Sebe, Haşimîlerle Emevîleri karşı karşıya getirmek için yeni bir plân hazırladı. Hz. Osman (r.a) Emevî, Hz. Ali ise Haşimî olduğu için, Hz. Osman'ı, Hz. Ali'nin öldürttüğünü ve 0'nun yerine geçmek istediğini etrafa gizlice yayarak Emevîleri tahrik etti. İbn-i Sebe, bir taraftan Hz. Ali'ye bu çirkin iftirayı yaparken, diğer taraftan O'nun halife olması için açıkça gayret gösteriyor, böylece halkın bu iftiraya kanmasını sağlamaya çalışıyordu.

Bu maksatla, Mısır'dan gelen kafileden, Yahudi asıllı İbn-i Meymun riyasetinde bir heyet seçerek Hz. Ali'nin huzuruna gönderdi. Heyet Hz. Ali'ye: "Malûmunuz olduğu üzere, bu ümmet başsız kalmıştır. Halifeliğe de en lâyık sizsiniz. Sizden bu vazifeyi deruhte etmenizi istiyoruz," dediler. Hz. Ali (r.a) bu teklifi reddederek, onları evinden kovdu.

Hz. Ali'den (r.a) böyle bir cevap alınması üzerine Küfelilerden bir heyeti Hz. Zübeyr'e ve Basralılardan bir heyeti de Hz. Talha'ya gönderdi. Hz. Zübeyr ve Hz. Talha da Hz. Ali gibi bunların hilâfet tekliflerini reddederek huzurlarından kovdular.


İbn-i Sebe, onlardan da istediğini elde edemeyince bu defa mütecavizleri sevk ve idare eden Yahudi Gafıkî'ye şu talimatı verdi: "Medinelileri mescide toplayınız ve onlara hemen kendilerine bir halife seçmelerini söyleyiniz. Aksi takdirde hepsini kılıçla tehdit ediniz..."
Gafıki başkanlığındaki âsiler, bu emir mucibince Medinelileri mescide toplayarak onlara: "En kısa zamanda kendinize bir reis seçiniz. Şayet siz bugün bu vazifeyi yapmazsanız, Ali, Zübeyr ve Talha da dahil olmak üzere hepinizi kılıçtan geçireceğiz," dediler. Bu tehdidi dinleyen Medine halkı, Hz. Ali'nin (r.a) huzuruna çıkarak, O'ndan halifeliği kabul etmesini istirham ettiler. Hz. Ali de bu karışık durumu göz önünde bulundurarak vazifeyi, hiç istemediği halde, kabule mecbur oldu.

Az zaman sonra Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (r.a), Hz. Ali'ye (r.a) giderek O'ndan, kitabın hükmünü icrâ etmesini ve Hz. Osman'ın katillerinin cezalandırılmasını istediler. Hz. Ali onlara hitâben: "Haklısınız; fakat devlet henüz âsileri tam mânâsıyla sindirmiş değildir. Onun için devletin olaylara hâkim olmasını beklemek gerekir..." dedi.

Hz. Ali (r.a), suçluların tek tek belirlenerek sorguya çekilmelerini ve gerekli cezaya çarptırılmalannı istiyordu. Hz. Âişe, Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (r.a) ise, şu fikirdeydiler: "Fitne büyümüş, devleti hedef almış ve halife şehit edilmiştir. Mesele sadece Hz. Osman'ın katilinin bulunması değildir. Bu fıtne hareketine katılanlanrın çoğunun öldürülmesi gerekir. Bu sebeble, âsiler hemen cezalandırılmalıdır."


Hz. Ali (r.a), Kur'an'ın “Velâ tezîrû vâziretün vizre uhrâ” nassından hareket ile, "Birinin hatasıyla başkasının mesul olamayacağı" görüşünü ileri sürerek, onların bu fikrine katılmadı(4).

Hz. Zübeyr ve Hz. Talha (r.a), Hz. Ali'nin görüşünü öğrendikten sonra, Hz. Âişe (r.anhâ) ile Mekke'de görüştüler ve âsilerin üzerine yürümek için kuvvet toplamak üzere Basra'ya gitmeye karar verdiler.

Hz. Ali de (r.a), Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in (r.a) Basra'ya gittiklerini haber alınca devletin bütünlüğünde bir parçalanma, bölünme olmaması için ordusuyla Basra'ya hareket etti ve Zikar mevkiinde konakladı. Hz.Ali (r.a) meselenin barış yoluyla halledilmesi için Ka'ka isminde bir elçisini Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'e göndererek onlara, tefrikanın fenalığını, birlik ve beraberliğin önemini, her şeyin sulh yoluyla daha iyi hall olacağını anlatmasını istedi. O da bu emir gereğince, Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'in yanına giderek onlara Hz. Ali'nin görüşlerini: bu yaranın ilâcının sükûnet olduğunu, sükûnet gerçekleştikten sonra her tedbirin alınabileceğini, aksi halde fıtne ve fesat çıkacağını, bunun da İslâm'a ve Müslümanlara getireceği sıkıntının büyük olacağını izah etti. Onlar: "Eğer Ali bu fikirde ise, aramızda bir görüş ayrılığı kalmamıştır." dediler.

Bu neticeden her iki tarafın mensupları da memnun oldular. Böylece bir istikrar, bir sükûn hali hâsıl oldu. Herkes kendisini emniyet ve huzur içersinde görerek çadırlarına çekildiler.

Bu sulhtan, ziyade rahatsız olan münafık İbn-i Sebe, taraftarlarını toplayarak onlara: "Ne yapıp yapıp savaşı kızıştırmanız ve Müslümanları birbirine düşürüp kırdırmanız lâzım. Şayet bir netice alamazsak, bütün gayretimiz boşa gider; hedefe varamamış oluruz." dedi. Ve savaşı başlatmak üzere yeni bir plân hazırladılar. Sabaha yakın saatlerde tatbike koyulacak bu yeni plân gereği, İbn-i Sebe kendi adamlarını Hz. Ali (r.a) ile Hz. Zübeyr ve Talha'nın (r.a) çadırlarının etrafında yerleştirdi. Bunlar daha sonra her iki tarafın çadırlarına baskında bulundular. Gürültü üzerine uyanan Hz. Zübeyr ve Talha (r.a): "Ne var, ne oluyor?" diye sorduklarında, İbn-i Sebe'nin adamları, "Hz. Ali'nin adamları (Kûfeliler) bize gece baskını yaptı," dediler.

Bu haber üzerine Hz. Talha ve Zübeyr (r.a): "Anlaşıldı, Hz. Ali, harbi kesmekte samimî değilmiş." dediler. Öte yandan gürültüyü işiten Hz. Ali (r.a): "Ne oluyor?" diye sordu. Yine İbn-i Sebe'nin adamları: "Karşı taraf bize gece baskını yaptı. Biz de püskürttük." dediler. Hz. Ali de: "Anlaşıldı. Talha ve Zübeyr bizimle sulh meselesinde aynı fikirde değilmişler." dedi. Böylece on bin kişinin hayatına mâl olan Cemel Vak'ası meydana geldi. Hz. Talha ve Zübeyr de bu savaşta şehit düştüler. İbn-i Sebe, böylece Hz. Osman’ın (r.a) katlinden sonra amacına doğru mühim bir merhale daha kat'etmiş oluyordu.

Müslümanların, sahabeler arasında meydana gelen ayrılıklara nasıl bakması gerekir?

"İsmet" yani, "ilâhî bir koruma ile günahlardan korunma" sıfatı, ancak peygamberlere mahsustur. Hatasız, kusursuz olmak ancak onlara hâstır. Sahabeler, bu sıfatla nitelenmediklerinden onların yüzde yüz hatadan âzâde oldukları söylenemez. Ancak şu var ki, herhangi bir Müslüman hata işlemekle İslâm dairesinden çıkmadığı gibi, bir sahabe de hata işlemekle sahabelik şerefinden çıkmaz.

Dört hak mezhebin bütün müçtehitleri, sahabe-i kirâm arasında geçen ayrılıkları şöyle değerlendirmişlerdir: Sahabe-i kirâmın her biri kendi başına birer müçtehittir. Kur'an ve hadiste açıkça beyan edilmeyen konularda içtihat yapma, en evvel onların hakkıdır. Fıkıh biliminin yönteminde kesinleşmiş bir kuraldır ki, bir kimsede içtihat rütbesi varsa, o kimse, başkasının içtihadına uymaya mecbur değildir. Ashap arasında çıkan muhalefetler, münakaşa ve muharebeler içtihat farklılığından doğmuştur. Hâşâ, nefsanî arzuların, isteklerin bu ayrılıklarda payı yoktur. Çünkü, onlar sohbet-i nebevi ile kin, adavet, düşmanlık gibi kötü sıfatlardan arınmışlardır. Nefisleri böyle süfli şeylerden temizlenip pâk olmuş, ulviyet kazanmıştır.

Evet, sahabe-i kirâmın her biri İslâm dininin tesisinde birer müçtehittir. Bilindiği gibi, içtihat eden bir kimse, yaptığı içtihatta isabet ederse iki sevap kazanır; isabet edemediği takdirde içtihat etmesine mükâfat olarak bir sevap alır. Canlarıyla, başlarıyla, her şeyleriyle İslâm'a mâl olan, O'nun yüceltilip yayılmasından başka bir gayeleri olmayan o seçkin insanların içtihatları da yine İslâm'ın yüceltilip yükseltilmesi içindir. Bu aşk, bu azim onlarda o derece ileri gitmişti ki, Uhud Muharebesi'nde Peygamber Efendimize zıt görüş bildirmekten çekinmemişlerdi. "Biz, İslâmîyet’in başarısını şunda görüyoruz," diye görüşlerini açıkça ortaya koymuşlardı. Sahabenin çoğu Resulüllah Efendimize zıt içtihatta bulunduklarından, Peygamberimiz (sav) onların içtihadına uymaya mecbur oldular. Daha sonra gerçekleşen olaylar Peygamberimizi haklı çıkardı. O zaman Kur'ân-ı Azimüşşân'ın nâzil olması devam ettiği halde, Cenâb-ı Hak ashâbı uyarıcı bir ayet bile indirmedi. Herhangi bir ayetle herhangi bir ikazda bulunmadı; bilâkis peygamberimize eskisi gibi onlara fikir danışmaya devam etmelerini emretti. Resulüllah Efendimiz de onları ayıplamadı, yine bağrına bastı, şefkatle kucakladı, bu emir gereğince onlarla fikir alış verişine devam etti. Sadece bu hâl dahi, sahabe-i kirâmın, Allah ve Resulü indindeki beğenilirliklerini ve dinde içtihat sahibi olduklarını en açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.

Şimdi, insafla düşünelim. İçtihatta Peygamber'le farklı düşündükleri halde, ne Allah, ne de Resulüllah tarafından uyarılmayan sahabeleri, aralarında çıkan ayrılıklardan dolayı biz mi yargılayacağız? Zerre kadar vicdan ve basiret ve anlayışı olan bir kimsenin bu cinayete tevessül etmemesi icap eder.

Haddimizi tecâvüz ederek İslâm'ın temeline kanlarını akıtan o seçkin cemaati yargılamaya kalkar ve birini haklı çıkarıp, diğerini tenkit edersek, o hidayet yıldızlarına hiçbir leke süremez, ancak kendi elimizle kendi felâketimizi hazırlamış oluruz.

Kaldı ki, o yargıladığımız kimseler, ashâbın ileri gelenleridir. Bir kısmı Cennet'le müjdelenmiştir. Bizim dedikodusunu ettiğimiz o kişileri Kur'an ve Peygamber Efendimiz medh ü senâda bulunmuştur.

Bu hususu hiç unutmamalı, ashap arasında çıkan ayrılıklarda mümkün olduğu kadar temkinde bulunmalı, haddimizi bilmemekten büyük ölçüde sakınmalıyız.
Şayet, sahabelerin ayrılığı Hakk katında meşrû ve mâkul olmasaydı, elbette bunun için onları engelleyecek bir emir indirilirdi. Nitekim sahabe-i kirâm, Peygamber Efendimizin (sav) yanında yüksek sesle konuştuklarında şu uyarı ayeti indirilmiştir:

"Ey iman edenler! Seslerinizi Resulüllah'ın sesinden yüksek çıkarmayın, 0'nun yanında, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi konuşmayın. Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gider." (Hucürat, 2)

Hucürât sûresinde, müminlerin sû-i zandan sakınmaları şöyle emredilmektedir:
"Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?" (Hucürât sûresi, 12)

Cenâb-ı Hak bu ayet-i kerimede bir mümini gıybet etmenin ölü eti yemek kadar çirkin ve mümine yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber veriyor. Ya gıybet edilen bu mümin, sahabelerden, hem de onların en ileri gelenlerinden biriyse, artık meselenin tehlikesini siz takdir ediniz.

Resulüllah Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde: "Ateş odunu nasıl yer bitirirse, gıybet dahi sâlih amelleri öyle yer bitirir" buyurmakla bizleri bu noktada şiddetle ikaz etmektedir.

Hem kendi ahiret hayatımızın selâmeti, hem de İslâm'ın geleceği adına, bu hakikatlere kulak vermemiz lâzım ve elzemdir. Bir mümin diğer bir mümine sû-i zan etmekten men edildiği halde, İslâm'ın temeli, Hz. Peygamberin çalışma ve silâh arkadaşları ve şu andaki bütün Müslümanların hidayetlerinin vesilesi olan sahabe hakkında, hele onların en ileri gelenleri hakkında sû-i zan etmenin ne kadar sorumluluk gerektirdiği açıkça anlaşılabilir.

Akıllı ve idrakli insanlar için en selâmetli yol, bu meselede ileri geri konuşmaktan kaçınmaktır. Biraz düşünmekle hemen anlaşılacaktır ki, insanlar bu âleme sahabeler arasındaki problemleri tahlil etmek, bu konuda bir tarafa haklı, diğerine haksız hükmünü vermek için gönderilmemişlerdir. Ve bu hususta bir kanaate sahip olmak, insanın yaratılış gayesi olamaz. İnsan bunun için değil, Allah'a hakkıyla kul olmak için yaratılmıştır. Yâni, dinimiz bizi sahabe ayrılıklarının tahliline değil, kulluğun gereklerini yerine getirmeye dâvet ediyor.

Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz, halifesinden neferine kadar aynı rızık ile hayat buldu ve aynı heyecanı paylaştılar. İslâm'ın gelişmesinde, yayılmasında, yücelip gelişmesinde gece gündüz demeyip, gizli ve âşikâre, durmadan çalıştılar. Canlarıyla, kanlarıyla cihat ettiler ve fedakârlıkta erişilmezlere eriştiler. Kur'an aşkı, Peygamber aşkı için aşiretlerine karşı koydular, ailelerini, çocuklarını, mal ve mülklerini feda ettiler. Peygamberimizin nefsini, kendi nefislerine, çoluk çocuklarına, anne ve babalarına tercih ettiler. İslâm binasının temeline kanlarını akıttılar.

O günden bugüne, tâ kıyâmete kadar bütün Müslümanların dünyevî ve uhrevî saâdetlerine vesile oldular. Onların hepsine karşı derin bir minnettarlık beslemek, onlara dua ve onları medh ü senâ etmek hepimiz için bir insaf ve vicdan borcudur.

Selam ve dua ile...

Yorum (0) Yorum yaz!

Müslim devletlerin birbirleriyle savaşı

Müslim devletlerin birbirleriyle savaşı

 

Okurumuz:BİR MÜSLÜMAN DEVLET DİĞERİNE SAVAŞ AÇARSA HANGİ TARAF ŞEHİT OLUR VEYA BİRBİRLERİNDEN ADAM ÖLDÜRENLER MESUL OLUR?

 

 

— Bir Müslüman devlet diğer Müslüman devlete savaş açamaz, kardeş kardeşi vuramaz. Bu, şahıs plânında da, devlet çapında da böyledir. Resûl-i Ekrem Efendimiz değil bir Müslümanın diğerine kurşun atması, silâhını ona doğru yöneltmesini dahi yasaklamış:

— Sizden biriniz Müslüman kardeşine silâhını yöneltemez, ona işarette bulunamaz, buyurmuştur. Demek ki, bir Müslüman elindeki silâhla kardeşini göstermek için işaret dahi edemez, sadece işaret sırasındaki hatırlatmayı dahi hoş göremez.

Aralarında çıkan ihtilâfı ise, görüşmeler yoluyla halletmeleri gerekir. Şayet görüşmelerle halledemezlerse hakem hey’eti seçilir, tarafların kabul edeceği hakemin verdiği hükme rıza gösterme mecburiyeti doğar. Buna rıza göstermeyen ise haksız olur, çıkan savaştan mes’ul duruma girer. Burada dikkati çeken husus, ortada hakemlik yapan hey’etin gerçekten de tarafsız olması, sadece haklının yanında bulunmasıdır.

Müslümanlar, haksız olduklarını bildikleri halde sadece âmirlerinin verdiği emrin hatırı için Müslüman kardeşlerine kurşun atamazlar. Zira bilirler ki, Allah’a isyan olan yerde kula itaat olmaz. Âmirleri haksız yere Müslüman kardeşine kurşun atmayı emrediyor, bu ise Allah’a isyandır. Allah’a isyan olan emre itaat mecburiyeti yoktur.

Bütün bunlara rağmen hakkın ne tarafta olduğu bilinmeden savaşılıyorsa hangi tarafta Allah rızası esassa o tarafın ölenleri şehittir.

Yorum (0) Yorum yaz!

Cihad ve fetih kavram veya anlayışlarını çağdaş dünyaya, medeni insanlara en mukni şekilde nasıl açıklayabiliriz?

Cihad ve fetih kavram veya anlayışlarını çağdaş dünyaya, medeni insanlara en mukni şekilde nasıl açıklayabiliriz?

 

 

 

 

   Bazı batılı yazarlar cihat kavramnı, kasıtlı olarak ve yanlış biçimde, ele almakta pek çok manayı içinde toplayan cihada sadece “savaş” manasını yükleyerek diğer manalarını göz ardı etmektedirler. Halbuki, cihad kavramı, çok kapsamlıdır ve oldukça geniş anlamlıdır. Bu konuda cihad ile ilgili muhtelif ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlar ve bizzat Hz. Muhammed (asm.) ‘ın cihad ile ilgili uygulamaları dikkate alındığında cihadın sadece savaş anlamına gelmediği ortaya çıkmaktadır.

Mesela, Hz. Aişenin (R.A.) “Ey Allahın Resulu! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, Hz. Peygamber (asm.) “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır” buyurmuştur. ( Buhari,”Cihad” 1) Bir başka hadis’de “Cihadın en faziletlisi zalim sultanın yanında hakkı söylemektir”(Tirmizi,”Fiten” 13; Ebu Davud,”Melahim”, 17) buyurmuştur.

Bir başka örnek : İslam ordusuna katılmak isteyen birisine, Hz. Peygamberin anne ve babasının hayatta olup olmadığını sorması ve hayatta olduklarını öğrenmesi üzerine “O halde onlara hizmet yolunda -nefsinle- cihat et” (Buhari, “Cihad”, 138; Müslim, “Birr”,5) buyurmuştur. Hz. Peygamberin, ümmetin içinde “yaşamadıkları şeyleri söyleyen ve emir olundukları yükümlülükleri yapmayan” nesillerin ortaya çıkacağını haber vererek, onlara karşı “Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir” (Müslim, “İman”, 80) buyurmuştur.

Bu hadisler değerlendirildiğinde cihadın gerek kapsam ve gerek yöntem bakımından çok geniş bir yelpazeyi yansıttığı ortaya çıkmaktadır.

Cihad kelimesi; Arapça’da “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkanları kullanmak” manasına gelen CEHD kökünden gelmektedir.

En geniş anlamıyla cihad, Allah yolunda bir ömür boyu istikamet çizgisinde yaşamak, kulluk şuur ve görevini hakkıyla yapma hususunda ciddi gayret göstermek, nefis ve şeytanı ile çarpışmak, Allah ve resulünün koyduğu ölçüleri nefsinde yaşamak ve yansıtmak, İslam’ın güzelliğini diğer insanlara ulaştırmak için dini tebliğ etmek, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurmak, İslam ülkesini ve Müslümanları düşmanların her türlü tehlike ve saldırılarına karşı savunmak ve gerekirse, onlarla savaşmak” demektir. Bu anlam çerçevesinde, cihad’ın bir “manevi cephesi” birde “maddi cephesi” bulunmaktadır.

Bu iki anlamda cihad ile ilgili gerekli teçhizat ve vasıtaların ne olacağı ve özellikle hangi yöntemlerin kullanılacağı konusu, günümüzde, fevkalade önem arz etmektedir. “Manevi cephe”, tamamen dinde keskin bir iman ve teslimiyet, ihlas ve samimiyet, fedakarlık ve hamiyet işidir (Bakara Sûresi, 285-286). Bu manevi cephe, müminlerin ilim ve iman ile donatılmasını, bilinçli ve basiretli olmasını, İslamı nefsinde ihlasla yaşayan örnek bir müslüman modelini gün ışığına çıkarmalarını gerektirir (Zümer Sûresi, 2-3; Bakara Sûresi,41). “Maddi cephe” ise, maddeten terakki etmek, ekonomik anlamda güçlü olmak, ilim ve teknolojide yol kat etmek ve düşmanların taarruz ve ihanetlerine karşı kültür mücadelesinde, siyasi ve askeri sahada güç ve üstünlük sağlamak ve gerektiği zamanlarda savaş üstünlüğünü sağlayacak her türlü silah ve donatımda en ileride olmak zaruretini ortaya koymaktadır.

İslam literatüründe, ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlarda cihad kavramı aşağıda sıralanan görev ve sorumlulukları içinde toplamaktadır:
1. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde dini nefsinde ömür boyu yaşama çabası, Allah yolunda samimi kulluk gayret ve ciddiyeti, nefse ve şeytana karşı mücadele vermek, nefs-i emmarenin tahakkümünü kırmak,
2. Hakkın hatırını üstün tutma ve hakikati hakim kılma gayreti,
3. Dini emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek,
4. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,
5. Güçlüklere karşı göğüs germek, kaba hareketlere karşı sabır göstermek,
6. İslam’ı tebliğ, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurma aşk ve gayreti,
7. Düşmanlara karşı ilmi ve fikri mücadele, ilim ve teknolojide etkinlik ve üstünlük sağlama,
8. Maddeten terakki ederek ekonomi ve kültür savaşında güç ve üstünlük kurmak,
9. Devleti basiretle yönetmek, çıkarcılara, vurgunculara fırsat vermemek,
10. Başka ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri tahakkümleri altına girmemek için say ve gayret göstermek,
11. Düşmanın her türlü ihanet ve saldırılarına karşı önceden gereken her türlü tedbirleri almak,
12. Savaş zarureti ortaya çıktığında, düşmandan korkmamak, kaçmamak, bütün güç ve gayreti ile savaşa katılmak ve Allah’a güvenmektir.

Bu geniş çerçeveyi yanlış bir biçimde değerlendirmek veya kasti bir şekilde yanlış yorumlayarak cihad kavramını sadece “savaş” anlamına tahsis etmek gerçeği yansıtmayacağı gibi, Kur’an ve sünnette ifade edilen anlam ve kapsam bakımından da eksik, yanlış ve yetersiz olacaktır.

Yorum (0) Yorum yaz!

Tebliğ ve Mesuliyet!

Tebliğ ve Mesuliyet!

 

Okurumuz:Tanıdığımız veya tanımadığımız insanlar dahi olsa insanları hatalarından ve günahlarından dolayı uyarmak mecburiyetinde miyiz? Eğer ikaz etmezsek bu küşülerin nasıl bir yükümlülüğü vardır. Ve bu tür konularda neler yapmalıyız?

 

 

Kişinin tebliğ sorumluluğu imkanları ölçüsünde ölünceye kadar devam eder. Ayrıca insanları hakka davet ederken bu davetin bir sınırı yoktur. O kişi hak yola ulaşıncaya kadar dine davet edilir.

İrşâdda muhatab olan, yani irşâd edilecek kimseler hem gayrimüslimler ve hem de müslümanlardır. Müslüman olmayanları irşâd; onları iman ve İslâm'a davet etmek demektir. Müslümanları irşâd ise; onlara imanın gereği olan salih amel ve güzel ahlâkı telkin etmektir. İrşâdı yapacak kimseler ise Peygamberlerden sonra, salih müminler ve din bilginleridir.

İrşâd, dini bir emir olup müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Müslümanların içlerinden bir grup bu görevi yapınca diğerlerinin üzerinden düşer. İnsanları irşâd edecek mürşidleri, din bilginlerini yetiştirmek müslümanlar üzerine farzdır. Kur'an-ı Kerîm'de: "Sizden, insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir topluluk olsun" (Âlu İmrân, 3/104)buyurulur. Ümmet; grup, sınıf anlamınadır. İçinizden irşâd görevini yapacak bir grup bulunsun" veya "sizden, emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker yapacak bir topluluk oluşsun" demektir.

Üniversite ortamında olsun başka ortamda olsun irşadda bulunamamaktan dolayı ahirette birilerinin sizden hak taleb etmesi diye bir durum yoktur. İrşad farz-ı kifaye olduğu için toplumda ehil bir kişinin bu görevi yapması yeterlidir. Ama yine de her Müslümanın irşadda bulunmaya gayret etmesi çok faziletlidir.

İnsanları işlediği hatalardan dolayı uyarırken çok dikkatli olmak gerekir. Çünkü her insan hatasını kabul etmeyebilir. Buda ters tepkiye sebep olur. Tavsiyelerimizi dinleyeceğinden emin olduğumuz kişileri uyarabiliriz. Çevremizdeki insanlara İslamiyeti anlatmanın en güzel yolu onu hakkıyla yaşamaktır. En güzel tebliğ de budur.

Geniş Bilgi İçin Tıklayınız

Yorum (0) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us