Image Hosted by ImageShack.us

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

BEN KIŞTA GELDİM ...

               BEN KIŞTA GELDİM ...

 

ÜSTAD HAZRETLERİ BEN KIŞTA GELDİM NE YAPIYIM ACALE ETTİM... DİYOR.NE ANLATMAK İSTiYOR ÜSTAD HAZRETLERİ?

Üstadımızın geldiği döneme bakıldığında, manevi bir kış mevsiminin olduğu rahatlıkla müşahede edilebilir. Çünkü, bu dönem Küfür bütün dehşetiyle İman cephesini sarsmaya çalıştığı ve iman cephesininde çok zayıfladığı bir dönemdir.

İşte bulunulan zamanın manevi bir kış olduğu ve istikbalde de çok mükemmel bir manevi baharın yaşanacağını Allah'ın izniyle gören Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, "Ne yapayım acele ettim kışta geldim, sizler cennet asa bir baharda geleceksiniz" diyerek istikbalde ki Nur talebelerine müjdeler ve ümitler dağıtıyor. nitekim Onun dediği çok şeyler tahakkuk etti.

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Aziz Üstadımıza...

Aziz Üstadımıza...


 

 

Bir Bediüzzaman Haftasını daha idrak ettik. Onu rahmet ve duâyla anıyoruz.

O, himmetini milletinin saadet ve selÃmeti yolunda feda etmiş bir âlimdir. Gayret ve çabasının hepsi, insanlığın iman selÃmetidir. Bütün ömrünü, insanlığın iman selâmeti için harcamıştır. Dünyayı ve dünyalıkları bunun için terk etmiştir. Geride, imânî eserlerinden ve onun meslek ve meşrebini devam ettiren talebelerinden başka bir terekesi yoktur. Onun mirası insanlığın hizmetine sunduğu eserleridir. Peygamberler ve onun yolunda yürüyen peygamber vârisleri ilimden başka miras bırakmazlar. Onların mirasları, insanlığa faydalı olan bir ilim mirâsıdır. Bediüzzamanâ??ın mirası da yüz otuz parçalık Risâle-i Nur Külliyatıdır.

Dünya ona küsmüş, o da dünyaya sırtını dönüp ahiretin kapısını çalmış, önüne o kapı açılmıştır. Hep âhiret mutluluğu için yürümüştür. Dünyada terk etmediği bir iş var, o da milletinin saadeti ve mutluluğu için uzun bir ömrü milletinin hizmetinde feda etmesidir. Bu hizmeti asla terk etmemiştir. Bütün zorluklara, sıkıntılara, haksızlıklara, eza ve cefalara rağmen millete hizmetten asla geri durmamıştır. Hayatına kast edenlerin de hayatını, ebedî saadet ve mutluluğunu düşünmekten vazgeçmemiştir. Ondaki o engin şefkat ve merhamet, kendisine kötülük ve zulmedenlere bile misli ile mukabele etmekten alıkoymuş, onların ıslahı için duâ etmesine sebep olmuştur.

Onun en büyük düşmanı imansızlıktır. Bir insanın bile bu dünyadan imansız olarak gitmesine rıza göstermesi mümkün değildir. İmansızlık hiçbir şeye benzemez. Hiçbir azap, onun kadar acı çektiremez. Talebesi Zübeyir Gündüzalpâ??in dediği gibi, â??Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopsaydı, â??Bir genç dinsiz olmuşâ?? haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelirâ?di.1 İmansızlığa o derece düşmandır.

Hayatının her ânını dolu dolu yaşamıştır. Bir dakikasını bile boş geçirmemiştir. Normal bir insanın, sıcak odasında, kütüphanesinin içinde, yardımcıları ile birlikte yapmaya ve yazmaya güç yetiremeyeceği yüz otuz parçalık o muhteşem Risâle-i Nur Külliyatıâ??nı binbir çile, ıztırap, mahrumiyet, sıkıntı ve hastalıklar içinde telif etmesi başlı başına bir büyüklüktür. Onun çektiği çilelerin onda birini çeken insan, hizmet etmeyi bırak hayata küserdi. Demek, büyük insanların her şeyi kendilerine göre olmaktadır. Manilere karşı direnmeleri, metanetleri de kendileri gibi büyük olmaktadır. Onların ruh dünyasını ancak onlara yakın ve yatkın olanlar daha iyi anlayacaklardır.

Büyük ediplerin ifade etmekte zorlandıkları, sıkıntı çektikleri çetrefilli konuları, o maharetli üslûbu ile çok kolay bir şekilde beyan etmiştir. İsmi â??Bediâ? yani harika olduğu gibi üslûbu da şahanedir. â??Sehl-i mümteniâ? denilecek kadar kolay ifadelerle konuları açıklamıştır. İbn-i Sina gibi dahilerin içinden çıkamadığı ahirete iman gibi konuları, o sokaklarında dolaşmış, her tarafını görmüş gibi kolay bir şekilde açıklamaya muvaffak olmuştur. Bu kolay ifade gücü, onun en belirgin özelliklerindendir. Çözümsüz ve ifade etmek mümkün değildir denilen birçok mesele, onun eserlerinde çözüme kavuşmuştur. Bu yönü ile memleketimizin iftihar kaynağıdır. Tarihte şanla anılan büyük âlimlerin arasında onun mümtaz bir yeri olacaktır. Böyle bir insanın ülkemizden çıkmış olması bizim için bir iftihar vesilesidir. Bu memleketin zenginliğidir.

İman ve kültür hayatımıza hediye ettiği o muazzam Külliyat, Ağrı Dağı gibi dimdik ve sabit bir şekilde durmaktadır. Hadiselerin çalkantıları, onları etkilemekten uzaktır. Kıymetli bir şeye yakın olanın kıymet kazanması gibi, onun asırdaşı olmak, memleketlisi olmak, aynı dili konuşmak, aynı dertleri ve dersleri paylaşmak elbette çok büyük bir kıymet kazanmaktır. Kendisini minnet ve şükranla anıyoruz.

Onun eserleri, Kurâ??ân semasından alınmıştır. O, dinî ilimleri kalbin ışığı, fen ilimlerini de aklın ışığı olarak görmüştür. İkisinin birlikte okutulması ile ancak hakikatin ortaya çıkmasının mümkün olduğunu söylemiştir. Sadece din ilimleri ile meşgul olanların taassup içinde olacaklarını; sadece fen ilimleri okuyanların da hile ve şüphe içinde bulunacaklarını ifade etmiştir. Doğru olanın, her ikisinin de birlikte okunması olduğunu bir asra yaklaşan ömrünün hedefi olarak görmüştür. Eserlerinde de fen ve dinî ilimleri, harika bir imtizaç ile bir araya getirmeye muvaffak olmuştur. Bu yönü ile İslâm dünyasında bir öncüdür.

Onun savunduğu bu eğitim tarzı, bazı Avrupa ülkelerinde ödül kazandıran yeni bir eğitim tarzı olarak algılanmaktadır. O, bu tarz bir eğitimi, İstanbulâ??a geldiğinde Abdülhamidâ??e götürmüştür. Bundan netice alamayınca, Rumeli seyahati esnasında, Sultan Reşatâ??tan da bu düşüncesine destek istemiş, Kosovaâ??da kurulması planlanan medresenin, Balkanlardaki kargaşa sebebi ile hayata geçirilememesi üzerine o tahsisât Bediüzzamanâ??a verilmiş ve Vanâ??da böyle bir üniversitenin temeli atılmıştır. Birinci Dünya Savaşının patlak vermesi üzerine o teşebbüs de yarım kalmıştır.

Din ve fen ilimlerinin birlikte okutulacağı bir üniversite onun hep hayali olmuştur. Maddî olarak, böyle bir üniversiteyi tahakkuk ettiremeyince, eserlerinde bu düşüncelerini tahakkuk ettirmeye muvaffak olmuştur. Avrupa, onun yüz yıllık hayaline yeni ulaşma yolunda ilerlemektedir.

Risâle-i Nurlar, hem mektep, hem medrese, hem okul, hem tekkeden beklenen neticelerin hepsini, ilim ve irfan olarak insanlığa sunmaktadır.

Onu duâ ve rahmetle anıyor, kabir taşı hükmündeki Horhor Medresesinin yekpâre taşına, bahar çiçeklerinden bir demet bırakıyoruz. Allah Oâ??ndan ebediyen razı olsun.

Dipnotlar:

1- Nursî, Bediuzzaman Said, Şuâlar, s. 473

ALİ SARIKAYA

Yorum (0) Yorum yaz!

Mevlânâ’dan Bediüzzaman'a Uzanan Çizgi

      Mevlânâ’dan Bediüzzaman'a Uzanan Çizgi

Ben Hıristiyan bir ülkede, hattâ Hıristiyanlığın merkezi olan Roma’da doğdum; ama, bir orientalist, bir doğubilimci olarak yeryüzündeki diğer dinleri de tanıma fırsatını buldum.

Üniversite yıllarımda Hint felsefesi sınavını büyük bir merakla hazırladığımı ve klâsik dinlerle ilgili kitapları nasıl ilgiyle okuduğumu hâlâ hatırlıyorum. Daha o zaman, değerli hocalarımın eğitimi doğrultusunda dinler arasında bir bağ, bir mânevî köprü arıyordum ve hepsinde, hattâ pagan dinlerde bile tek bir Allah’ın izlerini bulma arzusunu içten duyuyordum

...Hangi dilde dua edilirse edilsin, hangi kıbleye doğru durulursa durulsun, insanın küçüklüğü tek bir Allah’ın büyüklüğünü tanımalıdır. Bu da Müslümanların mübarek “Kelime-i Tevhid” ini bütün dillere tercüme etmek demektir.

Benim en büyük şansım, hayat yolunda ilerlerken, beklenmedik bir biçimde, karşıma Türk ulusu gibi bir ulusun çıkmasıdır.

Orta Asya eski tarihinden İslâmın kabulüne ve Anadolu Türk medeniyetine kadar Türk kültürünün herşeyini ben, her zaman çok sevdim. Halk edebiyatını, divan edebiyatını, onaltı Türk devleti tarihini, hattatlık güzel sanatını, tasavvufun derin ruhunu, klasik Türk müziğini sevdim. Yahya Kemal’i sevdim, çağdaş Türk edebiyatını sevdim.

Fatih Sultan Mehmed’i nasıl sevdiysem, bugün büyük bir gelişme yolunda ilerleyen aziz Türkiye Cumhuriyetini candan seviyorum.

Ruhumun gözü ile bir aynada sizin pırlanta yüzlerinizi görüyorum, Mevlânâ ve Yunus Emre’yi görüyorum, Bediüzzaman Said Nursi’yi görüyorum, yeni elektrik santrallarını, Boğaz’ı ve Anadolunun dumanlı dağlarını, kubbeleri, minareleri, şehirleri ve köyleri görüyorum ve benim sevgi ve kardeşlik, bu barış arzum hayal değil, bu büyük ustalarımızın bana öğrettikleriyle, sizin de bunu yıllardır gösterdiğiniz sevgiyle gerçekleşiyor.



Üç düşmana karşı mücadele
Daha önce de söylediğim gibi, son yıllarda, dünyada dinler arası diyalogdan bahsediliyor.

Beni affedin, ama ben diyalog kelimesine pek inanmıyorum. Bence bir ayrılık söz konusu olduğunda diyalog gündeme geliyor, savaş yelleri estiğinde de barıştan bahsediyorlar.

Bir bilim adamı olarak biliyorum ki, Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinleri gibi tek tanrılı dinler, yüzyıllardır, insanlığın medeniyet yolunda ilerlemesine etki eden kültür alışverişlerine rağmen, kapalı kalelerde yaşıyorlardı.

Bazen din kisvesi altında siyasi ve ticari çıkarlar uzun müddet Hıristiyan ülkelerini Müslüman ülkelerden ayırmıştır. Özellikle de Akdeniz’imizde, güzel Gırnata’nın düşmesinden sonra, tarih, Hıristiyan ve Müslüman ülkeler arasındaki, daha doğrusu Hıristiyan Avrupa ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ayrılığa şahit oldu.

İşte madalyonun öbür yüzünü de bilen Avrupalı tarihçinin acısı buradadır. Gençliğimden beri, geçmiş yüzyıllarda benim Roma’mın benim İstanbul’umla dini ve çok ticari amaçlarla çarpışmalarını kabullenemezdim.

Ben, yirminci yüzyıl sonunda şu kelimelerin anlamlarının unutulması gerektir, diyorum: savaş, dini hoşgörüsüzlük, ırkçılık, açlık, cahillik. Evet, ben Türk hoşgörüsünün bir talebesiyim. Bunun için Said Nursî’nin bir cümlesi, bir emrine bayılıyorum. Kendileri buyurdular ki:

“Bizim düşmanımız; cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.”

Gençliğimde, ailemle beraber ilk Türkiye’ye geldiğim dönemlerde, Türklere din hakkında birlerce soru yönelttiğimde, kimse bana “Sen Hıristiyan mısın, Müslüman mısın?” diye sormuyordu.

Türkiye’yi sevip sevmediğimi, Mevlânâ ve Yunus Emre mısralarını, Itrî’nin müziğini bilip bilmediğimi, İstanbul’a Bağdat köşkünden, Çamlıca’dan, Rumeli Hisarı’ndan, Galata Köprüsünden baktığımda mutlu olup olmadığımı soruyorlardı. Sonra dinden konuşuluyordu ve ben birçok Müslümanın, Kur’ân-ı Kerimden başka, İncil ve Tevrat’ın sözlerini bildiklerini görüyordum. Halbuki bizde Kur’ân’ı bilen Hıristiyan çok az idi. O da benim için büyük bir ders idi.

Sizlere güzel bir anımı anlatmak istiyorum: Güneş batımından şafak vaktine kadar süren sohbetlerin birinde bazı dindar Müslüman arkadaşlarım hiçbir yanlış yapmadan İncil’den cümleler söylediler.

İtiraf edeyim ki, yeni bir din sohbetine hazırlanabilmek için ertesi gün bütün şehirde bir İncil aradım.

Her zaman hoşgörüye susadım. Bu hoşgörüyü Türk Müslüman tarihinde buldum ben. Osmanlı İmparatorluğunun bütün milletlere, bütün gayrimüslimlere dillerini, âdetlerini ve bilhassa dinlerini koruma imkânını veren hoşgörüsünü gördüm.

Bazı yalancı tarihçilerin ne dedikleri beni ilgilendirmez. Meselâ, çok iyi bilirim ki, bugün Yunanlı, Ermeni, Süryani ve Balkan milletlerinin bir kısmı Müslüman Türklerin hoşgörüsü sayesinde yine Hıristiyandırlar, yine ana dillerini konuşabiliyorlar.

Ama dinî hoşgörünün en güzel yanını Anadolu'nun büyük ustalarından öğrendim. Yüzyıllardır bütün dünyaya seslenen Mevlânâ'dır: “ Gel, yine gel, ne isen öyle gel”. Yunus Emre'dir: “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevla'm Seni” Aynı tasavvuf ruhu ile Bediüzzaman Said Nursi, “Kâinatın mayası muhabbettir”, “Meşrebimiz muhabbettir” diyor.



“Madem imanı var o noktada kardeşimizdir”
Daha önce de söylediğim gibi, bildiklerimin büyük bir kısmını sizlerden ve sizin ustalarınızdan öğrendim.

Türkiye’de her şeyin anlamı derindir ve Nasreddin Hoca fıkralarının derin espri anlayışı, halkı güldürmesi de Türk hoşgörüsünün diğer bir sembolüdür. İnşaallah ilerde bu mühim konuda daha bilgili bir araştırma hazırlayıp sizlere takdim edeceğim.

Kara günlerde, diğer ülkelerden gelen haberler insanların yüreğini yaraladığı zaman, Hıristiyan ve Müslümanlar arasında bir diyalog oluşturduğunu duyduğumda, diğer yandan dünyanın öbür yanında insanların öldürüldüğünü öğrendiğimde, ben, bir damla bal tanesine ihtiyaç duyuyorum. Ve bu balı buldum.

Geçtiğimiz günlerde, şair Feyzi Halıcı ile Said Nursî Hazretlerinin eserlerinden bahsederken, şu cümlesi aklıma geldi: “Kim olursa olsun madem imanı var, o noktada kardeşimizdir.”

Bu güzel bal damlasında Mevlânâ’nın aynı felsefesini bulabiliriz.

Fikrimce, bu gerçek imandır, hoşgörüdür.

Gerçek diyalog dilde değil, gönüldedir.

...Kabul ederseniz, her zaman söylediğim bir şeyi tekrar etmek istiyorum:

Türkiye’yi sevmek sizin için kolay. Türkiye’de doğdunuz ve daha çocukluğunuzdan itibaren Türk kültürünü, Türk cumhuriyetini ve şanlı, güzel bayrağınızı sevmeyi öğrendiniz. Ben sizin sevdiğiniz şeyleri uzun yıllar çalışarak, okuyarak, sohbet ederek öğrendim. Türkiye tarihi beynime işledi. Şimdi Türkiye adı kalbimdedir.

Duacınızım, ben Vesselâm!

Yazar Hakkında: 1934’de Roma’da dünyaya geldi. Roma Edebiyat Fakültesi'nde yüksek tahsilini tamamladı. İtalyanca ve Latince dilleri yanında Doğu dillerinden Arapça, Farsça, İbranice ve Türkçe’yi öğrendi. 1968 yılında Roma Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü'nde Türkçe öğretmenliğine başladı. Bu arada sık sık Türkiye’yi ziyaret ederek Türk kültür ve folkloru ile yakından ilgilendi. Bir Türk hayranı olan Anna Masala 1972’de Roma Üniversitesinde profesör, 1982’de ordinaryüs profesör oldu.
 
Anna Masala (Ord. Prof. Dr)  yazısı iktibas edilmiştir.
yozgatnur66
 

Yorum (0) Yorum yaz!

Milli Mücadele’de Bediüzzaman Said Nursi

Milli Mücadele’de Bediüzzaman Said Nursi

 

 

Dr., Başbakanlık Devlet Arşivleri'den

 

kulliyat1.gif

Dinî inançlar, tarih boyunca birey üzerindeki etkisini hiç bir zaman kaybetmemiş, insan ve cemiyet hayatının devamlı surette müdahili olmuştur. Medeniyetlerin oluşumu ve gelişmesinde bu inançların önemli etkileri görülmüştür. Tarih içinde vücut bulup günümüze değin ulaşabilen büyük eserlerin önemli bir kısmı da yine dinî motiflere sahip olan cami ve kilise gibi binalardır. Tarihin şahit olduğu büyük savaşlar ve fetihlerin bir çoğunda dinî etkilerin görülmesi bir rastlantı değildir. İnsanların yaşantılarına yön vermek için ortaya koydukları yazılı ya da yazısız kanunların bir çoğunda da dinî kaidelerin büyük rol oynadığı bilinmektedir. Bu kriterden hareketle dinin, insan için bir ihtiyaç olma özelliğini hiç bir zaman yitirmediği söylenebilir.

 

Herhangi bir dine mensup olan insanlar arasında o dini iyi bilip gereği gibi yorum yapabilme özelliğinden dolayı toplum tarafından kabul gören saygın şahsiyetler her zaman var olmuştur. Onlar, bu özellikleri sayesinde halkı etkilemişler, iyi ve doğru bildiklerini öğretip kötü ve yanlış davranışlardan vazgeçirmeye gayret etmişlerdir. Bu özelliklerinden dolayı da tarih boyunca din adamları tüm toplumlarda halkın doğal liderleri olarak kabul görmüşlerdir.

 

Osmanlı Devleti’nde ulema mensuplarının belirli bir mevkii vardı. Ulema sultana bağlı olmakla birlikte, dinin tatbikçisi ve hâmisi olarak padişahın yanında hatta üzerinde bir statüye sahipti. Çünkü ulema hem padişahın emir ve fermanlarını hem de devlet tarafından yürütülen bütün işlerin dine uygun olup olmadığını gözetmekle yükümlü idi.

Ulemâ bu fonksiyonunu Devlet-i Aliyye’nin nihayetine kadar kaybetmemiştir. Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlayan I. Dünya Savaşı’na gelindiğinde yine ulemayı en önde ve en ileride görmekteyiz. Bilhassa çok kanlı geçen Çanakkale savaşlarında ulema yine ön saflarda halkı düşmanla savaşmaya teşvik etmiştir.

Memleketin işgali üzerine halkın düşmana karşı bilinçlendirilmesi ve teşkilatlı bir biçimde yönlendirilmesi hareketi de yine ilk önce ulema tarafından başlatılmıştır.

Millî Mücadele davası için büyük hizmetleri görülen gönüllü irşatçılardan biri de kuşkusuz Bediüzzaman Said Nursi’dir.(1) Bir asra yakın ömrünün önemli bir kısmını inandığı davanın mücadelesine adayan Bediüzzaman’ın kimliği ve taşıdığı misyon dikkate alındığında, Millî Mücadele’deki belirleyici rolü ve bu hareketin seyrine olan etkisi açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Bediüzzaman da diğer ulema gibi, devrinin olaylarıyla yakından ilgilenmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleriyle görüşmüştür. Hürriyet taraftarlığı konusunda onlarla mutabık kalmıştır. II. Meşrutiyet ilân edildiği zaman Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” adıyla bilinen konuşmasını yapmıştır. İstibdadı kötülemiş, buna mukabil Meşrutiyet’i savunmuştur. 1909’da kurulan İttihad-ı Muhammedî Fırkası’nın kurucuları arasında yer almıştır. Volkan gazetesinde ateşli yazılar yazmıştır. Bu yazılarından dolayı 31 Mart Hadisesi’nin tahrikçilerinden olduğu gerekçesiyle Divan-ı Harb-i Örfî’de mahkeme edilmiştir. Olayla ilgisi görülmeyerek beraat etmiştir. 1911 yılında Şam’a giderek Emeviye Camii’nde İslâm dünyasının meselelerine değinen ünlü hutbesini okumuştur.

 

Bediüzzaman Said Nursî’nin vatan müdafaasında cepheye fiilen silahlı katılması I. Dünya Harbi’ne rastlamaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında Van ve Muş’ta talebeleri ile birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cephede savaşmıştır. Muş’un Ruslarca istilası üzerine orada kalan 8 topu kurtarıp Bitlis Muharebesi’ne iştirak etmiştir. Burada yaralanarak Ruslar’a esir düşmüştür. Tiflis’te esir bulunduğu bir sırada kendisine Dahiliye Nâzırı Talat Paşa tarafından 60 lira (mukabili 1254 mark) gönderilmiştir.(2) İki yıldan fazla bir zaman Kosturma’da, sürgünde kalmıştır. Sonra firar edip kurtularak İstanbul’a dönmüştür.(3)

 

İstanbul’da bulunduğu bir sırada, Bitlis vilayetinin bazı bölgelerinin etnoğrafik haritalarının düzenlenmesi hususunda Dahiliye Nezâreti’nin talebi üzerine kendisinden bilgi alınıp yardımlarından istifade edilmek istenmiştir.(4)

 

Said Nursi, bu yıllarda Said-i Kürdî olarak bilinip tanınmakta idi. O, henüz birkaç yıl öncesine kadar bir milletler topluluğu görünümündeki Osmanlı Devleti’nin, devletine sâdık kalan iki halkından biri olan Kürt ırkına mensup bir şahsiyetti. Ne var ki aynı yıllarda Türklerle “et-tırnak” şeklinde birbirine kaynaşmış olan Kürt toplumu üzerinde bir takım oyunlar oynanıyor ve bu birlikteliğin parçalanması için bütün imkânlar kullanılıyordu. Bu ayrılığı körükleyen milletlerin başında ise İngilizler geliyordu. İstanbul’daki İngiliz elçisinin İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir telgrafta bu gerçek şu şekilde dile getiriliyordu:

 

“Hükümetimizin niyeti, Türkleri ne olursa olsun zayıf düşürmek ise de, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena değildir ve bu mümkündür. Ancak bu çok dikkatli bir şekilde icra edilmelidir.” (5)

İngilizler bu düşüncelerini hayata geçirmek için boş durmuyor, bölgeye gönderdikleri özel ajan ve heyetlerle amaçlarına ulaşma gayreti içinde bulunuyorlardı. Rahib Frew ve Binbaşı Noel bu alanda en fazla ün yapmış şahsiyetlerdi. Diğer taraftan merkezi İstanbul’da olmak üzere kurulmuş bulunan Kürt Teali Cemiyeti de bu işin gönüllü üstlenicisi idi.(6)

 

Kürt Teali Cemiyeti amacı doğrultusunda her türlü etkinlikte bulunuyor ve etki alanını daha da güçlendirmek için bir takım Kürt aydınları ile diyaloga geçiyordu. Cemiyetin bu amaçla temas kurduğu aydınlardan biri de Said Nursi idi. Kürt Teali Cemiyeti üyelerinden Gazeteci Mevlânzâde Rıfat, Bediüzzaman’a bağımsız bir Kürt Devleti kurulması fikrini bir mektupla bildirmiş, ancak gayet sert bir tepki ile karşılaşmıştır. Said Nursi cevabî mektubunda, Devlet-i Aliyye’yi yeniden diriltmek için yapılacak her türlü hareketin içinde yer almaya hazır olduğunu, ancak Kürt Devleti tahayyülünün sadece İslâm düşmanlarının işine yarayacağını ifade etmişti.(7 )         

    

Bu dönemde Said Nursi’nin en fazla sıkıntısını çektiği konu, Şerif Paşa’nın Ermeni Nubar Paşa ile Paris’te imzaladığı itilafname olmuştur. Ona göre bu itilafname gerçekten tehlikeli ve etkisiz hale getirilmesi gerekli bir yayındı. Bediüzzaman bu konuda da anında tepki göstermiş ve Şerif Paşa gibi beş-on şahsın Kürt milletini temsil etme yetkisinin olmadığını bildirerek Kürt milletinin hakiki temsilcilerinin Meclis-i Mebusân’daki mebuslar olduğunu söylemiştir.(8 )

 

Said Nursi gazete ve mecmualarda yayınlanan bu tür yazılarının yanı sıra bazı Kürt aydınlarını da harekete geçirerek bir protesto hazırlanıp gazetelerde yayınlanmasına öncülük etmiştir. Söz konusu protesto metninde şöyle deniyordu:

 

“...Vahdet-i İslâmiyye’nin fedakâr ve cesur, hâdim ve taraftarları olarak yaşamış olan Kürtler, henüz beş yüz bine yakın şühedâsının kanı kurumadan şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatıralarını teessürle anarken, İslâmiyet’in zararına olarak tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilaf akdetmek suretiyle salâbet-i diniyyeleri hilafına iftirak-cûyâne âmâli takib edemezler. Binâenaleyh Kürt vicdan-ı milliyesinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevâtı da tanımazlar.” (9) 

Şerif Paşa, gördüğü bu tepki üzerine bir süre sonra emelinden vazgeçmek ve hilafet yanlısı politika izlemek zorunda kalmıştır. Ayrıca Paris Konferansı’ndaki Kürt temsilciliğinden de istifa etmiştir.(10) Şerif Paşa’nın bu düşüncesinden vazgeçmesinde Said Nursi’nin şiddetli tepkisinin büyük etkisi olmalıdır. Sadece İstanbul değil, Doğudaki ulema ve eşraf üzerinde de büyük bir etkinliği bulunan Bediüzzaman, bu gücünü sonuna kadar bu cereyanın aleyhinde kullanmıştır. Nitekim gazetelere gönderilen protesto yazılarından onun bir çok Kürt muteberânı tarafından desteklendiği anlaşılmaktadır.(11 )

Bediüzzaman’ın bu dönemde Kürtçülük cereyanının akim kalması gayretlerinin yanı sıra, diğer bir hizmeti de işgallere karşı bayrak açan Anadolu hareketine destek vermesi olmuştur. Bu doğrultuda yazdığı “küçük” bir risale olan Hutuvât-ı Sitte ile “büyük” ses getirmiştir. Risale, halka moral ve heyecan vermiştir.(12 )İngilizlerin bir takım entrikalarla Şeyhülislâm ve diğer bazı ulemayı lehlerine çevirmek maksadı ile Anglikan Kilisesi’ne hazırlattıkları bir bölüm soruya karşılık olmak üzere kaleme alınan bu eser, İngilizler’i çaresiz bırakmıştır. Eser sebebiyle Said Nursi, idam kararına çarptırılmış, ancak onun idamının bütün Kürtler’in sonsuza kadar İngilizler’e düşmanlık göstermesine sebep olacağı ve aşiretlerin de bu sebeple isyan edeceği göz önünde bulundurularak bu karardan vazgeçilmiştir.(13 )

 

Hutuvât-ı Sitte’de çürütülen İngiliz propagandası şu maddelerden meydana geliyordu:

-Kadere boyun eğerek işgalcilerin her türlü muamelesine rıza gösterilmesi,

-Daha önce Almanlarla dost olunduğu gibi İtilaf Devletleri’yle de iyi geçinmekte dinen bir sakınca olmadığı,

-Geçmiş idarecilerden herkesin şikayetçi olması sebebiyle duruma rıza gösterilmesi gerektiği,

-Anadolu’daki sergerdelerin niyetlerinin din ve İslâmiyet olmadığı,

-Hilafet’in söz konusu sergerdelerin aleyhinde olduğu.

Bediüzzaman yukarıda ifade edilen bu hususlara bir mantık silsilesi içinde cesaret ve şecaatle cevap vermiştir. Bu cevaplarda düşman işgali altındaki halka moral verici ifadeler kullanılmış ve her fırsatta halka mesaj ulaştırılmaya çalışarak İngilizlerin psikolojik savaş taktiklerine yine psikolojik mukâvemetle karşılıkta bulunulmuştur.(14 )

 

Said Nursi’nin millî harekete bir diğer hizmeti de, İstanbul Hükümeti’nin fetvasının tutarsızlığını ve Millî Mücadele hareketinin meşruiyetini ilan etmek olmuştur. Fetva için, iki tarafı dinlemenin zaruretine işaret edilerek Anadolu tarafının da dinlenmesi gerekliliğini öne sürmüş ve sonuçta yapılanın zulme adalet, cihada isyan, esarete hürriyet demek olduğunu göstererek İstanbul’da Hükümet’in (hatta İngilizler’in) etkisinde verilen fetvayı çürütmüştür.(15 )

 

Millî hareketi desteklemekteki gayretleri ve eserleri Ankara Hükümeti’nce takdirle karşılanan Bediüzzaman, şifre ile Ankara’ya davet edilmiştir. Mustafa Kemal, Bediüzzaman’ı: “Bu kahraman Hoca bize lazımdır.” sözleriyle taltif etmiştir. O ise bu davete verdiği cevapta şöyle demiştir:

 

“Ben tehlikeli yerde mücadele etmek isterim. Siper arkasında mücahede hoşuma gitmiyor. Burasını daha tehlikeli görüyorum. Buradaki vazifem henüz tamam olmamıştır. Tehlikeyi bertaraf edince inşaallah oraya geleceğim.”

Bir süre sonra İstanbul’daki vazifesini bitirdiğine inanan Bediüzzaman, Ankara’ya gitme hazırlıklarına başlamıştır. Bu esnada Mustafa Kemal’in direktifiyle ve Bediüzzaman’ın yakın dostlarından Van Eski Valisi Mebus Tahsin Bey tarafından tekrar davet edilen Bediüzzaman, 19 Kasım 1922’de yeğeni Abdurrahman ile birlikte trenle Ankara’ya gelmiştir. Kendisi burada resmî bir törenle karşılanmıştır.(16 )

 

Ancak Bediüzzaman Ankara’ya gelir gelmez mebuslardan bir çoğunun namaza karşı kayıtsız olduğunu ve inançları gereği yaşamadıklarını görünce mebuslarla ilgilenmeyi daha isabetli bulmuştur. Mebuslara neşrettiği 10 maddelik bir bildiri ile maneviyatın önemi üzerinde durmuştur. Bu ilgi mebusların bir çoğu üzerinde etkili olmakla birlikte bir takım rahatsızlıkları da beraberinde getirmiştir. Hatta bir defasında Mustafa Kemal ile sert bir tartışmaya girmeleri sonucunda Paşa’nın, makul bulduğu cevaplara karşı sözlerini geri aldığı vuku bulmuştur.(17 )

 

Bediüzzaman, te’lif ve yayın çalışmalarını Ankara’da da sürdürmüştür. Ankara’da kalmanın bir yarar sağlamayacağını gören ve mebusların arasına tefrika soktuğu ithamı karşısında bulunan Said Nursi, Van’a dönmüştür. Mustafa Kemal kendisini ikna edip istifade etmek niyetiyle teklif edilen Şark Vilayetleri Umum Vaizliği’ni reddetmiştir.

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin, gelecek hakkında bir çok endişesi olmasına rağmen, Millî Mücadele hareketini desteklemesi onun ihtilaftan yana değil ittifaktan, tavizden yana değil mücadeleden yana olduğunu göstermektedir. O, hayatı boyunca olduğu gibi, Millî Mücadele sırasında da hep millî birlik ve beraberlikten yana olmuş ve bu alanda atılan her adımı desteklemiştir.

 

Bediüzzaman Said Nursi’nin Milli Mücadele’deki faaliyet ve çalışmaları şüphesiz ki bunlardan ibaret değildir. Burada söylenenler söz konusu mücadelenin belki çok az bir kısmını meydana getirmektedir. Buna sebep ise ülkemizde hâlâ süregelmekte olan “yasakçı anlayış”tır.

Bu yaklaşım biçimi, Millî Mücadele döneminde etkin olan şahısların resmî veya kişisel faaliyetlerini hâlâ karanlıkta tutmaktadır. Bilimsel çevrelerce de benimsenmesi mümkün olmayan bu durumun değişebilmesi için dönemin askerî, istihbarî, mülkî vb. belgelerinin bir an önce herhangi bir “ayırım” yapmadan araştırmaya açılması gerekmektedir. Diğer bir sıkıntı da bu gibi şahısların hatıralarının tam anlamıyla yayınlanmamış olmasından kaynaklanmaktadır.

Yakın tarihimizin diğer konuları gibi bu konu da derinlemesine araştırmalar yapılması ve tarafsız araştırıcıların bu hususa eğilmeleri beklenmektedir.

 

EK: I18

Harbiye Nezâreti, Tahrirat Dairesi, Şifre Kalemi
Musul Valisi Memduh Beyefendi Hazretlerine Şifre

—Mahrem ve Müsta’celdir—

Bitlisli Bediüzzaman Said-i Kürdî Bey taraf-ı âlîlerince Bitlis gönüllü kumandanlığı vazîfesiyle tavzîf olunduğu ve Muş’un sükûtunda orada kalan on iki topu kurtararak Bitlis Muhârebesi’ne iştirâk ile orada mecrûhen esîr düşdüğü ve bu defa tahlîs-i nefs ile Dersaâdet’e geldiğini beyân ediyorsa da buna dair buraca bir gûnâ ma’lûmât mevcûd olmadığından bu bâbdaki ma’lûmât ve mütâla’anın inbâsı mütemennâdır.

Muamelât: 5593
Harbiye Nâzırı nâmına Kâzım

Aslına Mutâbıktır
21 Temmuz sene [13]34
(mühür)

EK: II19

Sicill-i Nüfûs İdâre-i Umûmiyesi Tahrîrât Kalemi
Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye Azâsından Molla Said Beyefendi Hazretlerine

Etnoğrafik harita tanzîmi içün Bitlis vilâyetinin bazı aksâmı hakkında ma’lûmât ve mu’âvenet-i aliyyesinden istifâde olunmak üzre Cağaloğlu’ndaki dâireye teşrifleri ricâ olunur, ol bâbda.

30 Kânûn-ı Evvel 334 [30 Aralık 1918]

EK: III20

Kürdler ve İslâmiyet

 

Boğos Nubar ile ma’hûd Şerif (Paşa)’nın birleşerek Kürdler’i câmi’a-i İslâmiyyeden ayırmak teşebbüs-i hâinânesinde bulundukları haber alınır alınmaz gerek burada gerek Kürdistan’daki bütün Kürdler kemâl-i nefretle protestolarda bulundular. Salâbet-i dîniye hususunda pek yüksek bir mertebede bulunan Kürd ihvân-ı dînimizden beklenen de bu idi. Her millet arasında zuhûr etdiği gibi Kürdler arasında da türeyen birkaç hamiyetsiz iftirakcının, politikacının, hiçbir kıymeti olmayacağı şübhesizdir. Bilakis, bu kabîl kesânın ızhâr-ı nifâk etmeleri vahdet-i İslâmiyyeyi daha ziyâde te’yîd ve teşyîd eder. Nitekim o haber üzerine umûm Kürdler’in galeyân ve tezâhürât-ı vahdetkârânesi bunu pek güzel isbât etmiştir. Bu husûsda en ziyâde söz söylemek salâhiyetini hâiz bulunan ve Kürdler’in salâbet-i dîniye, necâbet-i ırkıye ve celâdet-i İslâmiyyesini bi-hakkın temsîl eden ve Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye a’zâsından, Kürd eşrâf ve mütehayyizânından bulunan fâzıl-ı şehîr Bedîuzzamân Said el-Kürdî Efendi hazretleri buyuruyorlar ki:

 

“Boğos Nubar ile Şerif (Paşa) arasında akdedilen mukaveleye en müskil ve belîğ cevâb vilâyât-ı şarkıyyede Kürd aşâiri rüesâsı tarafından çekilen telgraflardır. Kürdler câmi’a-i İslâmiyyeden ayrılmağa aslâ tahammül edemezler. Bunun aksini iddiâ edenler mutlaka makasıd-ı mahsûsa tahtında hareket eden ve Kürdlük nâmına söz söylemeğe salâhiyetdâr olmayan beş on kişiden ibâretdir.

 

Kürdler, İslâmiyet nâm ve şerefini i’lâ içün 500 bin kişi fedâ etmişler ve makam-ı Hilâfet’e olan sadâkatlerini îsâr etdikleri kan ile bir kat daha te’yîd eylemişlerdir. Ma’hûd muhtıranın esbâb-ı tanzîmine gelince; Ermeniler, vilâyât-ı şarkiyyede ekl-i kalîl derecesinde bulundukları içün aslâ bir ekseriyet te’mînine ve ne kemmiyyeten ne de keyfiyyeten Şarkî Anadolu’da iddiâ-yı temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamânlarda anladılar. Maksatlarına Kürdler nâmına hareket etdiklerini iddiâ eden Şerif (Paşa)’yı âlet etmeği müsâ’id ve muvafık buldular.

 

Bu sûretle Kürd ve Ermeni da’vâsı ortada kalmayacak ve Şarkî Anadolu’daki iftirâk a’mâli mevki’-i fi’le çıkmış olacaktı. İşte bu gaye ile o ma’hûd beyânnâme müştereken imzâlandı ve konferansa takdîm olundu. Ermeniler’in maksadı Kürdler’i aldatmakdan başka bir şey olamaz. Çünkü ileride Kürdler’in kemmiyyeten hâl-i ekseriyyetde bulunduklarını inkâr edemeseler bile keyfiyeten ya’nî ilmen, irfânen kendilerinden dûn oldukları bahânesiyle Kürdler’i bir millet-i tâbi’a hâline getirecekleri muhakkakdır. Buna ise aklı başında olan hiçbir Kürd tarafdâr değildir. Zâten Kürdler bu beyânnâmeye yalnız sözle değil bi’l-fi’l muhâlif olduklarını isbât ediyorlar.

 

Kürdler’in da’vâsı pek ma’nâsız bir iddi’âdır. Çünkü her şeyden evvel müslümândırlar, hem de salâbet-i dîniyeyi ta’assub derecesinde îsâl eden hakiki Müslümanlardan. Binâenaleyh Ermeniler’le aynı ırkdan bulunup bulunmadıkları meselesi onları bir dakika bile işgal etmez. “el-İslâmu cebbe’l-asabiyyeti’l-câhiliyye”. İslâm, uhuvvet-i İslâmiyyeye münâfî olan kavmiyyet da’vâsını men’ eder.

Esâsen bu târîhe âid bir şeydir. Kürdler’in asl u nesebleri ne olursa olsun İslâm’dan iftirâka vicdân-ı millîleri aslâ müsâ’id değildir. Bununla berâber Kürdler’in Arab kavm-i necîbi ile ırken alâkadâr bulunduğu hakayık-ı târîhiyedendir. İslâmiyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsur-ı İslâm aleyhine olarak menfî sûretde intibâh hâsıl etmesini kabûl edemez. Binâenaleyh Kürdler’i Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esâsât-ı İslâmiyyeye muhâlif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on kişiden ibâret. Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekîl-i müdâfi’ olarak kabûl etmiyorlar.

 

Onların vekîli ve Kürdlük nâmına söz söyleyecek ancak Meclis-i Meb’ûsân-ı Osmâniyye’deki meb’ûslar olabilir. Kürdistan’a verilecek muhtâriyetden bahsediliyor. Kürdler, ecnebî himâyesinde bir muhtâriyeti kabûl etmektense ölümü tercîh ederler. Eğer Kürdler’in serbestî-i inkişâfını düşünmek lâzım gelirse bunu Boğos Nubar’la Şerif (Paşa) değil, Devlet-i Aliyye düşünür. Hülâsa Kürdler, bu husûsda kimsenin tavassut ve müdâhalesine muhtac değillerdir.

Seyyid Abdülkadir Efendi’nin beyânât-ı ma’lûmesine gelince bu husûsda şimdilik bir şey söyleyemem. Bununla berâber bu beyânâtın tahrîf edilüp edilmediğini bilemiyorum.”

 

EK: IV21

Kürdler ve Osmanlılık

 

Şerif Paşa’nın Ermeniler ile İtilâfı; Kürdler’in Hiddet ve Galeyanı

Paris’de bulunan Şerif Paşa’nın Boğos Nubar Paşa ile Kürd milleti nâm ve hesâbına olarak akdetdiği itilâf hakkında yazmış olduğumuz başmakalede bu itilâfın ciddî ve hakiki olamayacağı fikir ve kanaatini dermeyân etmiş idik. Zira her zamân, merd ve necîb Kürd milletinin câmi’a-i Osmâniye’den iftirâk etmeyi aslâ hatırından geçirmediğini ve Hilâfet’e dâimâ merbût kalmak fikir ve emeli perverde eylediğini... o kavmin şimdiye kadar gösterdiği harekât ve sekenâtdan tamâmen anlamış idik.

 

Fi’l-hakika makalemizin intişârı üzerine bir çok Kürd mu’teberânı idârehânemize gelerek Şerif Paşa’nın itilâfı umûm Kürd milletine izâfe edilemeyeceğini ve Şerif Paşa’nın böyle bir itilâf akdine aslâ salâhiyetdâr olmadığını beyân eylemişlerdir.

Şehrimizde sâkin Kürd ricâlinden bu itilâfı protesto yolunda bir çok muharrerât vârid olmuşdur. Bunlardan birini ber-vech-i zîr aynen derc ediyoruz:

 

İkdâm Cerîde-i Mu’teberesine

 

Evvelki günkü gazeteler Paris’de Şerif Paşa ile Ermeni Heyet-i Murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilâf akdedildiğini yazarak Kürd efkâr-ı umûmiyesinden istîzâhâtda bulunuyorlardı.

 

Dört buçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiyye’nin fedâkâr ve cesur hâdim ve tarafdârları olarak yaşamış ve dinî an’anesine sadâkati gaye-i hayat bilmiş olan Kürdler, henüz beş yüz bine karîb şühedâsının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının hatıralarını teessürle anarken, İslâmiyet’in zararına olarak tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilâf akdetmek sûretiyle salâbet-i dîniyyeleri hilâfında iftirâk-cûyâne âmâli ta’kib edemezler. Binâenaleyh Kürd vicdân-ı milliyesinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevâtı da tanımazlar ve yegâne emelleri de vahdet-i dinî ve millîlerini muhâfaza olduğundan keyfiyetin izahâtına delâlet buyurulmasını muhterem gazetenizden istirhâm ederiz.

Sâdât-ı Berzenciye’den Dava Vekîli


Ahmed Arif

Hizan Sâdât-ı kirâmından İhtiyât Binbaşısı
Muhammed Sıddık

Ulemâ-yı Ekrâd’dan
Said-i Kürdî

 

Revandiz hânedânından binbaşılıkdan müteka’id Ahmed Reşid Bey dahi şu sûretle beyân-ı efkâr eylemişdir.

Şerif Paşa Kürd milletini temsîl edemez. Millet ona murahhaslık salâhiyeti vermemişdir. Kürd milleti Devlet-i Osmaniye’den infikâk etmeğe şiddetle muârızdır. Hilâfet’den ayrılmak onlar içün en büyük bir günâhdır. Hattâ Şâfi’l-mezheb olanlar Hilâfet’den iftirâkın talâkı mûcib olacağına imân ederler. Kürdler’in mukadderâtı ta’yîn edilirken asıl Kürd milletine mürâca’at olunmak lâzımdır. Onun bu husûsda vereceği karâr ise, ebediyyen Hilâfet’e merbût kalmak merkezinde olacakdır.

Bu bâbda diğer Kürd ricâli ve erbâb-ı siyâseti nezdinde icrâ etmekde olduğumuz tahkikatı dahi peyderpey işbu sütûnlarda efkâr-ı umûmiyemizin pîş-i dikkatine arz etmekde devâm eyleyeceğiz.

 

Haşiyeler-Dipnotlar

1. Bediüzzaman Said Nursi (Hizan 1878): Medrese eğitimi gördü. Keskin zekâsı ve üstün yetenekleri ile dikkati çekti. Devrin ulemasıyla çeşitli yerlerde yaptığı münâzaralarda ilimdeki üstünlüğünü ispatladı. Bediüzzaman lakabını aldı (Başbakanlık Osmanlı Arşivi (B.O.A.), Dahiliye Nezâreti Şifre Kalemi (DH-ŞFR), Dosya nr. 89, Gömlek nr. 138, 21 Temmuz 1918; Bediüzzaman Said Nursi, Sünûhat, “Takdim”, İstanbul 1995, s. 7-10).

2. Bu konuda daha geniş bilgi almak için Osmanlı Arşivi belgelerinin yayınlandığı şu esere bkz. Necmeddin Şahiner, Son Şahitler-1, Bediüzzaman Said Nursî’yi Anlatıyor, İstanbul 1993, s. 65-68.

3. Bediüzzaman Said Nursi, Hayatı, Mesleki, Tercüme-i Hali, İstanbul 1976, s. 102-108; İsmail Kara, İslâmcıların Siyasî Görüşleri, c. II, İstanbul 1995, s. 314; Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler, İstanbul 1992, s. 285. Ayrıca Bkz. Ek: I.

4. Bkz. Ek: II.

5. Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, c. I, Ankara 1976, s. 135.

6. Kürt Teali Cemiyeti’nin en önemli şahısları şunlardır: Seyyid Abdülkadir, Emin Ali (Sâbık Adliye Müfettişi), Hamdi Paşa, Halil Bey (Eski Polis Müdürü), Bedir Ali (Emekli Jandarma Albay), ulemadan Bahazâde Şükrü, Ali, Cemil Paşazâde Ekrem, Mevlânzâde Rifat ve Memduh. Bkz. İsmail Göldaş, Kürdistan Teâli Cemiyeti, İstanbul 1991, s. 16-45; Tansel, Mondros, c. I, s. 132.

7. Mustafa Nezihi Polat, Mülâkat, Erzurum 1964, s. 30-34; Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul 1979, s. 214-216.

8. Sebilürreşad, “Kürdler ve İslâmiyet”, c. XVIII, sayı 461, 4 Mart 1920, s. 224-226. Ayrıca bkz. Ek: III.

9. İkdam, “Kürdler ve Osmanlılık”, 22 Şubat 1336/1920, 27. sene, nr. 8273. Ayrıca bkz. Ek: IV.

10. Tansel, Mondros, c. I, s. 131.

11. İkdam, a. g. m.

12. Bediüzzaman Said Nursi, Hutuvât-ı Sitte, “Takdim”, İstanbul 1991, s. 4-5.

13. Hutuvât, s. 12-17; a. mlf., Şualar, İstanbul 1960, s. 379; a. mlf., Asar-ı Bediiyye, Beyrut 1979, s. 114-116.

14. Bediüzzaman’ın cevapları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Hutuvât, s. 12-24.

15. Hutuvât, s. 16-17 ; Bediüzzaman Said Nursi, Tulûat, Ankara 1979, s. 80.

16. T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, c. XXIV, Ankara 1960, s. 439; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi, Mufassal Tarihçe-i Hayatı, c. I, İstanbul 1990, s. 422-423, 428-436; Bediüzzaman Said Nursi, Şualar, s. 466.

17. Bu konuda Eşref Edip Bey şunları söylemektedir: “Üstad, nihayet Ankara’nın davetine icabet etti. Ankara’da büyük tezahüratla karşılandı. Biraz sonra, vatan ve millet işleriyle meşgul olan mebusların ibadette kusur etmemeleri, Allah’a karşı rabt-ı kalb etmeleri hakkında bir beyanname neşretti. Bir gün Riyaset Divanı’nda Mustafa Kemal ile fikir teatisinde bulunduğu sırada Mustafa Kemal, Üstad’a dedi ki: “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır. Sizin yüksek fikirlerinizden istifade için sizi çağırdık. Geldiniz. Fakat siz namazdan işe başladınız. Bu, ferdî bir vazifedir. Kimsenin vicdanına müdahale edilemez.” Üstad cevap verdi: “Evet, öyledir. Amma Allah’a karşı vazifesini yapmayan bir fert, millet vazifesini hakkıyla göreceğine de ben inanmam. Münferid kaldıkça herkes vicdanıyla başbaşadır. Amma müçtemi olunca vazife de içtimaîleşir. Milletin dinine milletvekili fiilen uymak ve itaat etmekle mükelleftir. Yoksa millet dinini muhafazada kusur eder, celâdet ve şehamet gösteremez. Bir ferd, bilhassa milletvekili olan bir ferd sıdk ile, hulus-ı kalb ile Allah’a ibadet etmezse kula tapmaktan onu koruyacak ne vardır? Allah’a ibadet kalplere şehamet verir. İnsanları insanlara tapmaktan alıkoyar. İşte bunun için insanın insana tapmaması için, milletvekillerinin herhangi bir insana kul, köle olup milletin mukadderatını idarede zaaf ve kusur göstermemesi için Allah’a ibadet etmelerini, ferâiz-i ilâhiyyeyi ifa etmelerini lüzumlu görüyorum.” Bunun üzerine Mustafa Kemal, Üstad’ı okşuyor: ‘Hocam, diyor, güzel söylüyorsun. Ben de temenni ederim ki her milletvekili Allah’a karşı da, millete karşı da vazifesini yapsın.” (Eşref Edip, Risale-i Nur Müellifi Bediüzzâman Said Nur, Hayatı, Eserleri, Mesleği, İstanbul 1952, s. 44-45). Ayrıca bkz. Hutuvât, s. 8; Badıllı, a. g. e., s. 439-443, 451-455; Bediüzzaman, Şualar, s. 368; Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Haz: Abdülmecid-i Nursi, İstanbul 1980, s. 97-100.

18. B.O.A., DH-ŞFR, Dosya nr. 89, Gömlek nr. 138.

19. BOA, DH-SN. THR, 82/23.

20. Sebilürreşad, “Kürdler ve İslâmiyet”, c. XVIII, sayı 461, 4 Mart 1920, s. 224-225.

 

yozgatnur66

21. İkdam, “Kürdler ve Osmanlılık”, 22 Şubat 1336/1920, 27. sene, sayı 8273.

Yorum (0) Yorum yaz!

SULTAN ABDÜLHAMİT VE BEDİÜZZAMAN

  SULTAN ABDÜLHAMİT VE BEDİÜZZAMAN

 

Bediüzzaman hz.â??leri 1907 yılının Aralık ayının son günlerinde İstanbulâ??a ulaştığı hakkında kesin belgelerle sabittir. Onun İstanbulâ??a gelişinin asıl amacı, Vanâ??da kurmak istediği Medresetüzzehra isimli üniversitenin maddi finansmanı için, Sultan Abdulhamidâ??le görüşerek temin ve taahhüt altına almaktı. İstanbulâ??a gelir gelmez padişahla görüşme imkânının yollarını aradı.

1908â??in Mart ayı başlarında Mabeyn-i hümayûnâ??a gitti, padişahla çok önemli bir hususa dair görüşmek istediğini söyledi. Ama maalesef oradaki vazifeli paşalar bu isteği reddettiler. Bediüzzamanâ??la, o çoğu mason olan paşalar arasında tartışmalar yaşandı. Dolayısıyla o pek mühim görüşme mümkün olamadı. Fakat Bediüzzaman bu görüşme talebinden vazgeçmedi, çare ve imkân yollarını aramaya devam etti. Ferik Ahmet Muhtar paşa delaletiyle İstanbul Şişliâ??de Vanlı zengin bir adamın evinde mabeyin paşalarıyla ikinci bir görüşme sağlandı. Burada yine mevzuâ?? hakkında sert münakaşalar oldu.


Sonuçta ipler koptu ve Bediüzzamanâ??ın mutasavver olan görüşmeden ümidi kesildi. Son bir çare olarak Padişaha hitaben meramını anlatan bir dilekçe kaleme alarak (dilekçeâ??de şarkın cehaletten kurtulmasının tek çaresi, bir â??Darül-Fununâ?un Vanâ??da kurulmasıdır diyerek) dilekçeyi

Mabeyn-ı humayuna bıraktı. Birkaç gün daha bekledi. Yine bir ses çıkmadığını görünce; padişahın ve devletin nazarını doğunun ahvaline çekmek niyetiyle, Fatih tarafında bulunan Şekerci Hanında bir oda kiralayarak kapısına şöyle bir levha astı: â??Burada her çeşit suale cevap verilir. Her müşkül halledilir. Ama hiç kimseye sual sorulmaz.â?


Bu garip ilan üzerine, iki ay süresince her çeşit ilim adamı, her türlü ilme dair-gelip- sualler sordular.,bütün gelenler mutlak isabetli cevaplar aldılar. Bu acip hadise üzerine, mabeyn paşalarına bir telaş düştü ve Bediüzzamanâ??dan kurtulma yollarını aramaya koyuldular. Sonunda şu planı düşündüler: â??Şu her şeyi bilen adam deli olmalıdırâ? vicdanı satılmış bir iki doktordan uydurmasyon bir rapor hazırlattırdılar ve masum ve günahsız, ama vatan ve millet aşkıyla tutuşan, hamiyet ve gayret nuruyla feveranda olan Bediüzzamanâ??ı alıp tımarhaneye koydular. Birkaç gün sonra, akıl hastanesi Baştabibi vicdanlı, hamiyetli ve basiretli bir zat olduğundan Bediüzzamanâ??ı karşılıklı konuşarak muayene ettikten sonra meselenin künhüne vukufiyet peyda eyledi ve Mabeyne şöyle bir rapor tanzim eyleyip yolladı: â??Eğer Bediüzzamanâ??da zerre kadar bir cünunluk varsa, o takdirde Dünyada hiçbir akıllı insan yoktur.â?

Bunun üzerine Mabeyin paşaları şaşırdılar; ne yapalım, ne edelim de bundan kurtulalım diye çare düşündüler. Sonunda: â??Bunu bir süre nezarette bulunduralım Padişahtan kendisine bir miktar parayı bahşiş ve rüşvet tarzında gönderelim. Herhalde o bu parayı görünce çeker giderâ? diye bu tedbiri, Sultan Abdülhamidâ??e bildirip kabul ettirmeye çalışalım. Tedbir kabul gördü. Padişah adına zaptiye nazırı Şefik Paşa görevlendirildi.30 altın peşin bahşiş,her ayda 10 altın maaş..ileride bu maaş daha da arttırılacak diye Sultan Abdulhamidin selamıyla birlikte teklifen götürüldü.Bediüzzamanâ??ın Şefik paşaya cevabı şöyle oldu: â??Ben maaş dilencisi değilim. Bin altın da olsa kabul edememâ?¦ ilhâ? uzun bir muhavere â?¦


İşte tımarhane, nazarethane derken 24 Temmuz 1908 günü 2. Meşrutiyet Padişahın fermanıyla ilan edildi. Bediüzzaman hazretleri ya Meşrutiyetin ilanı gününde, ya da bir-iki gün önce serbest bırakıldı. İstanbulâ??da, Selanikâ??te hürriyetçilerin tertipledikleri nümayişlere Bediüzzaman da katıldı. Meşrutiyeti İslami şeriata tatbik eden uzun nutuklar irad etti. Onun hürriyet ve meşrutiyeti şeriata tatbik eden bu nutukları ta o günlerde kitaplaştırılarak yayınlandı.

Böylece Bediüzzaman hazretleri bütün gücüyle meşrutiyet ve hürriyeti İslam Şeriatına tatbik ederek icraata konması için çalıştı, çabaladı. İttihat â??Terakki Cemiyeti içindeki, Ahrar Fırkası ileri gelenleri ile görüşmeler yaptı. Üç dört ay onlarla beraber göründü. Lakin İttihat ve Terakkiâ??deki hâkim olan Farmason, aynı zamanda ırkçı gurup, Bediüzzamanâ??ın katıksız İslamcılık ve Şeriatçılığını hazım edemeyip ondan ayrıldılar ve düşman kesildiler.

İttihatçıların içinde gerçek milliyetçi olan ümmetçi gurubu da bu farmasonlardan aleni olmasa da, fikir ve düşünce sahasında ayrılmışlardı
. Bu arada müspet-menfi cemiyetler, kulüpler de açılmış ve açılıyordu.

Derken, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları bila-istisna Müslümanların itimatlarını kazanmış âlim ve fazıl şahsiyetlerdi. Ancak Volkan adlı gazetesiyle birlikte gelip bu cemiyete üye olan Derviş Vahdeti müstesna. İşte bu cemiyet kurulduktan bir müddet sonra, Bediüzzamanâ??da ona dâhil oldu. Ve ittihatçılardan (Mason ve Farmason gurubundan)tamamen yüz çevirip ayrıldı. Ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin bir naşir-i efkarı olmuş olan Volkan gazetesinde, hem İttihad-ı Muhammedi Cemiyetinin kuruluş gayesini, hem de Meşrutiyeti İslam Şeriatına uygunluk tarafını izah eden kaideli ilmi beyanlarını, gayet pervasızca makalelerle yayınlamaya başladı.

Aynı günlerde yayın hayatına başlayana â??Sırat-ı Müstakimâ? ve sonra â??Sebilür-reşadâ? dergisiyle Bediüzzamanâ??ın bir muarefesi olmadı. Dolayısıyla bu dergide ta 1911â??lere kadar Bediüzzamanâ??ın herhangi bir makalesi yayınlanmadı. Bu derginin başmuharriri Mehmet Akif Beydi. Gerçekten M.Akif beyin Sultan Abdulhamidâ??i eleştiren sert ve kırıcı yazı ve şiirleri yayınlanıyordu. Yani Sebillür-reşad dergisi ve onun sahibi Eşref Edip ve başmuharriri M.Akif bey bağımsız ve kendi başlarına hareket ediyorlardı. Bediüzzaman ise, İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin bir üyesi olarak makaleler neşrediyordu..



Bediüzzamanâ??ın bütün nutuk, kitap ve makaleleri hiçbiri zayi olmadan zabt ve kaydedilmiş, mahfuzdurlar. Onun hiçbir yazısında, merhum Sultan Hamidâ??in şahsiyetini ve halifelik makamını tezyif edici hiçbir şey yoktur. Vardır diyen varsa. Tarihi belgeleri ile ispat etmelidir. Evet, Bediüzzamanâ??ın o gün ki kitap, nutuk ve makalelerinde; Abdülhamid Hanın etrafında çöreklenmiş kısmen mason paşaları eliyle, ama onun namına yapılmış yanlış icraatlarını tenkit edici ifadeleri olmuştur. Lakin bu tenkitler içerisinde itidale çağırıcı, çözümler önerici pek çok ilmi tahkikli nasihatle beyanatları da beraber olmuştur.

İşte, Bediüzzamanâ??ın adı geçen makale, kitap ve nutuklarında, istikamet çizgisini gösteren pusula mesabesindeki ilmi hakikatlerden ötürü pişman olmamış ve o yüzden de siyasetten çekilmemiştir. Bilakis adı geçen makale ve nutukları 1950 den sonra da, siyaset erbabına iletilmek üzere neşrettirmişlerdir. Bütün bu nutuklar, makaleler ve kitaplar bilahare tarafımızdan â??Asar-ı Bediiyeâ? adlı bir kitapta bir araya getirilip yayınlanmıştır, görülebilir.


Buna göre Bediüzzaman hazretlerinin tarafgirane siyasetçilikten nefret edip yüz çevirme hadisesi 1919â?? larda vuku bulduğunu onun net ifadesiyle sabittir ki Risale-i Nurdan 23. Mektubun dördüncü veçhinde kayıtlıdır.

İttihatçılardaki farmason gurubun hedefinde İttihad-ı Muhammedi cemiyetinin üyelerinin ve özellikle Bediüzzamanı:â??Sultan Abdulhamidci ve Mürteci kimselerâ? olarak tanımlayarak onu idam ettirmek için ellerinden geleni diriğ etmiyorlardı. Nitekim hareket ordusu gelip İstanbulâ??u kuşattığı Rumi 11 Nisan 1325 (Miladi 24 Nisan 1909 ) da İttihad-ı Muhammedi üyelerini yakalamaya başladıkları günlerde Bediüzzaman hz.leri hayatını boşa sarf etmemek ve koruma altına almak niyetiyle İstanbulâ??dan ayrılıp İzmitâ??e gelmiştir. Bediüzzamanâ??ın İzmitâ??te beklediği günlerde miladi 27 Nisan 1909 Sultan Abdulhamidin halâ??ı gerçekleştirilmiş oluyordu. Miladi 30 Nisan 1909â??da da Bediüzzaman hazretleri İzmitâ??te yakalanıp tevkif edilerek İstanbulâ??a götürülmüş 23 gün Harbiye nezaretinde tutuklu bulundurulmuş 2 nolu Divan-ı Harb mahkemesinde sorgulandıktan sonra tahliye edilmiştir. Bir gün sonra da,1 nolu Divan-ı Harp mahkemesinde yargılanmış, gayet merdane ve pervasızca müdafaaları sonunda beraat almıştır

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Kuran-ı Kerim'den
 
 Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ı tesbih eder. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O her şeye kadirdir...
 

(Kaynak...)

 
 Allah Resulü'nden (S.A.V.)
 
 Size en kolay gelen ve bedene en hafif olan ibdeti haber vereyimmi? Bu susmak ve güzel ahlak sahibi olmaktır. ...
 

(İbn-i Ebi’d-Dünya)

 
 Risale-i Nur'dan
 
 gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. eğer doğru dese, zaten gıybettir. eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır....
 

(Mektubat - 22. mektup)

Hazirlayan : YOZGATNUR66

 

 

 

Image Hosted by ImageShack.us