Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

Huzurlu aile için...

Huzurlu aile için...


    Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü’nce yapılan, “Boşanma Nedenleri” konulu araştırmanın sonuçlarından bahsetmiştik. Bu neticeleri vermekteki maksadımız, bunlardan ders alarak, aynı hataların tekrarlanmamasıydı. Az da olsa evlilikte bazı sıkıntıların olabileceği tabiidir. Bunlar evlenmeye engel teşkil etmez. Aslında aileyi huzur yuvası haline getirmek, sıkıntıları asgari düzeye indirmek bizim elimizde. Bunun da kuralları belli. Bize düşen bu kurallara uymada göstereceğimiz hassasiyet.

BİRBİRİNİN DENGİ OLMALI


Evlilikte görülen sıkıntıların sebeplerini birkaç maddede özetleyelim:
1- Evlilikte gençlerin küfvü yani, dengi kuralına uymamak: Gençler inanç, yaşayış, dindarlık, örf ve âdet gibi konularda birbirlerine denk olmalıdır.

 

 

 

 


Bunlar bilinmez, sınırlar aşılırsa karşı tarafa zulüm yapılmış olur. Zulüm olan yerde de huzur olmaz. Son yıllarda, Müslüman kadınlar da, feministlerin, kadın programlarının etkisinde kalıp haklarını aşan taleplerde bulunuyorlar; bu da zulümdür.

 

 


Bunun için kadın-erkek, sınırı iyi bilmeli, nerede ne kadar konuşacak, bunun hesabını iyi yapmalıdır. Bunları bilmiyorsa, okuyup öğrenmelidir. İslam büyüklerinin huzurlu aile hayatları örnek alınmalıdır.

 

 

Tabii ki, erkeği bu hale getiren kadının da bunda büyük suçu var. Her şeyin bir kaynama noktası var. Kadın bunu düşünmeden, yorgun argın eve gelmiş kocasına, bunu niye almadın, bunu niçin yaptın, bu yapılır mıydı, sen nasıl erkeksin... gibi sözlerle bunaltıyor. Sonunda da erkeğin çileden çıkmasına sebep oluyor.
Dinimize göre, nikâh nedir, talak (boşanma) nedir gençler bunları bilmelidir. Bunları bilmeyen bir genç erkek, dinimize göre günah olan, bid’at olan, cahil halk arasında yaygın olan “üçten dokuza...” veya bir çırpıda, “boşsun, boşsun, boşsun” sözlerini söyleyip, geri dönüşü olmayan bir yola giriyor. Ondan sonra da, eyvah ben ne yaptım, şimdi ne olacak, deyip çaresizlik içinde kıvranıyor.
3- Gençlerin evlilik ve aile hayatı konularında yeterli bilgilerinin olmamasıdır. Dinimize göre aile müessesesinin kuralları var. Erkeğin hanımına karşı, hoşgörülü, yumuşak huylu olması gerekir. Fakat bunun da bir sınırı var. Her yaptığına da hoşgörü gösteremez. Çünkü, kadının işlediği her günahtan erkeğe de pay vardır. Erkeğin de, kadının da hakları ve sorumlulukları var.

TARAFLAR SINIRI AŞMAMALI
Halbuki, gelin gelindir, gelin hiçbir zaman kızı gibi olmaz. Gelinin de kendi yaş grubuna göre bir çevresi vardır. O ancak orada rahat eder. Onu rahat edemediği yerde kalmaya zorlamak, sıkıntıya depresyona sokar. Yine, evlendirdiği kızının peşini bırakmayan anne babalar da, damadını depresyona sokar. Boşanmaların çoğu, ailelerin yersiz müdahaleleri ile olmaktadır. İyilik yapalım derken kötülük yapmış oluyorlar. Bunun için aileler, kendi hallerine bırakıp, uzaktan ilgilenmelidirler. Problemlerde kabahati önce kendi kızında, kendi oğlunda aramalıdır.
2- Evlilik öncesi ve sonrası ailelerin haddini aşan müdahaleleri. Bilhassa erkek anneleri, oğluna uygun bir eş değil, kendine uygun bir gelin aramaktadırlar. Kendi oğullarının huyunu, yaşayışını göz ardı etmekteler. Evlendikten sonra da, gelinini kızı olarak görüp dizinin dibinden ayırmak istememektedirler. Her yere onunla gidip, egosunu tatmin için yanında muhafız gibi taşımaktadırlar.
Buna göre, dinimize uygun yaşamayan bir kadın dindar bir gence denk olamaz. Dindar bir kız da, dinî yaşayışı ve inancı zayıf erkeğe denk olamaz. Zaten örf ve âdet olarak da erkek, kadının evinde olmasını, çocukları ile bizzat ilgilenmesini ister. Okumuş kariyer sahibi “çokbilmiş” kadın tipinden hoşlanmaz. Aslında, en dindarından en sosyetesine kadar her erkeğin içinde bu arzu vardır. Çevre baskısı ile bunu dile getirememektedirler. Aileler, çeşitli sebepleri bahane ederek, denklik meselesine uymadıkları için aile içi sıkıntılar artmaktadır.

Haşiye-Dipnot:

 

Huzurun Kaynağı Aile” kitabından alınmıştır.

yozgatnur66

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Çocuk mu yaramaz, anne-baba mı?

Çocuk mu yaramaz, anne-baba mı?

 


 
 

Vefat eden her çocuk cennetliktir. Yani çocuk doğduğunda bir melektir. Kalsa da ölse de cennetliktir. Çocuk, yazısız bir sayfa gibidir. O yazısı olmayan sayfaya, deftere anne-baba yazı yazacaktır.

Çocuğun aile hayatı ve çevresi, çocuk üzerinde önemli izler bırakır. Geçimsiz anne-baba ile geçimli olanların çocukları arasında fark vardır. Fakirlik ve zenginlik çocuğa tesir ettiği gibi, dindar olup olmamak da aynı şekilde tesirlidir. Çünkü çocuk kedi yavrusu değil ki, karnını doyurup, sırtını okşayınca gönlü hoş olsun; çocuk akıl bakımından kalp bakımından tatmin olmak ister. Bunları bulamazsa insani değerleri kaybolmaya başlar, cemiyet için zararlı bir hale gelir. Böylesine bir çocuk yetiştiren toplum da geleceğini tehlikeye düşürmüş demektir.

Çocuk, gördüğünü yapar, duyduğunu anlar. Hiçbir çocuk sadece kulağından terbiye edilemez. Müzisyen bir ailenin çocuğu keman vs. çalar, hafız bir baba, çocuğuna Kur'an ezberletmeye uğraşır. Dikkat edilirse, çocuk anne-babası hangi lisanı konuşuyorsa o da onu öğrenir. Çünkü çocuk, ana-babasından gördüğünü yapar. Yani çocuk, anne-babasının kopyasıdır.

Demek ki çocuğun kötüsü olmaz. Allah hayırlı ana-baba versin. Çocuğun kaderiyle, ana-babanın kaderi bir bütündür. Ağaç neyse, meyvesi de odur. Hangi ağacı diktiysek onun meyvesini toplarız. Söğüdün meyvesi olmaz... Limon ağacından hurma alınmaz. Çocuğun ailesi kadar, okulu ve çevresi de önemlidir. O kadar yanlış sözler, o kadar yanlış yayınlar var ki, çocuk hemen onlara kapılır...

Çocuğa en başta İslam'ın ruhunu vermek lazım. Ben çocuklarıma namaz kılın demedim. Amma ben de namazlarıma dikkat ettim. Oruç tutun demedim, ama hastalansam da orucumu bozmadım. Böylece çocuklarıma İslam'ın ruhunu öğretmeye çalıştım.


Anne-babaların dikkat etmesi gereken konulardan biri de, çocuklarıyla ipleri koparmama konusudur. Çocukla irtibatı devam ettirme... Çünkü gönül sarayını yıktı mı, o viraneden bir şey olmaz artık... İpleri koparmamak gerekir.

Çocuğumuzdan ne istediğimize dikkat edelim. Uslu ol, terbiyeli ol, saygılı ol, her şeye karışma, kırıp dökme... Bu vasıflar çok olgun insanda vardır, çocukta nasıl olsun?.. Bunu isteyen ebeveynin kendisi acaba o seviyede mi?

Çocuğu terbiye eden ana-baba, sabırsızlığından dolayı bir sürü hadiselere sebebiyet veriyor. Çocuk, dilediği gibi konuşacak, aklına gelen sözü söyleyecek... Bunları biz hoş göreceğiz. Zaten bunları yapmazsa çocuk olmaz, olgun bir insan olur.


Her yaşın, bir yaşam tarzı vardır. Ergenlik, karşı cinse alaka gösterme dönemidir. Bir delikanlı, kız arkadaş; kız çocuğu da erkek arkadaş ister. Kendini onlara beğendirmeye uğraşır. Saçına elbisesine çok dikkat eder. Kendini şekilden şekile sokar ki dikkat çeksin. Kızlarda açılma, makyaj yapma gibi haller başlar. Saçından ayakkabısına kadar her şeyiyle uğraşır. Neden; erkeğin dikkatini çeksin diye... Aynı şey erkek için de geçerlidir.

Bu iş dindar aile olup olmamaya da bakmaz. Bu haller, nefsin şiddetli istekleridir. Peki aileler ne yapacak? "Bu da geçer" diyecek. Çocukların ruhi durumları birbirinden farklılık gösterir. Kimisi anlayışlı, kimisi heyecanlı, kimisi mahcup, kimisi korkak, kimisi sinirli olabilir.

Tuz ruhu ile insan ruhu arasında fark görmeyen bazı ebeveynler de çocukların bu hallerini anlamayarak, kötü durumlara düşüyorlar...



HEKİMOĞLU İSMAİL
yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Evliliğe Mukaddime ..

Evliliğe Mukaddime ..
       

İnsanlar şu zamanın muktezâsı olarak nasıl bir hâl içerisinde yaşayıp gittiklerinin farkında değiller maalesef. Bunun için hayatımızı tam olarak bir kulluk şuuru içerisinde yapılandıramıyoruz. Tabii bu yüzdendir ki; terslikler ve tamamlanamayan işler yüzünden sıkıntılar, üzüntüler peşimizi bırakmıyor. Bilâpervâ, bütün üzerimize yüklenen ve bazen de ağır gelen vak’alar karşısında dua kalkanını, silahını kullanmayı unutuyoruz nedense. Yaşam filmimizin en ufak bir karesinin bile duasız geçmeyeceğini hatırlamamanın gafleti içindeyiz bir parça. Halbuki her “an”da nefes alıp vermeye şiddetli ihtiyacımız olduğu gibi o kısacık “an”da daha ziyâdesiyle duaya da bir o kadar muhtacız. Bir sabah erkenden işe giderken, otobüste karşılaştığımız arkadaşımızın “ne yapıyorsun?” sorusuna “dua ediyorum” diye cevap versek yanlış olmaz. Çünkü otobüse binmek istediğimiz yere gitmemiz için yaptığımız fiili bir duadır. Yani gün boyunca işlediğimiz her bir fiil bir nevî ibadet hükmüne geçebiliyor. Bunu da duanın bir “ubudiyet” oluşuna bağlayabiliriz. Tabii hayatımız Hâlık adına yaşanırsa, amelimizde rıza-i ilâhi olursa ancak o zaman maksat hâsıl olur.

İşte bunun gibi evlilik de bir duadır, Hem de hayatımızın büyük bir kısmını içine alabilecek derecede küllî bir dua. Dua da bir ubudiyettir, “ubudiyet ise semerât-ı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise o nevî dua ve ibâdetin vakitleridir; o maksatlar gayeleri değil.” Evlenme çağının gelmesi, evlilik ibâdetinin vaktidir. O ibâdet ve o dua eğer sırf evlenmek için olsa, o dua ve o ibâdet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz. Bir insana muhabbetiniz var da çok dua ettiğiniz halde size nasip olmuyorsa “duanın vakti kaza olmadı denilecek. Eğer Cenâb-ı Hakk fazlıyla keremiyle nabip ederse nurun âlâ nur. O vakit dua vakti biter kaza olur.” Bildiğimiz gibi esbâba da teşebbüs bir dua-yı fiilîdir. İşte yüzük takmak da bir fiilî duadır. Ama onu taktık diye evlenmeyi garanti saymak yanlış olur. Belki sonucu cenâb-ı Hakk’tan istemek niyetiyle bu güzel olaya baş vurulur. “Bu nevî dua-yı fiilî Cevâd-ı Mutlak’ın isim ve ünvanlarına müteveccih olduğundan kabule mazhariyeti ekseriyet-i Mutlakadır” bütün bunlardan dolayı izdivaç niyetini bir dua hükmünde kalbinde taşıyanların göz önünde bulundurmaları gereken çok ince ve mânidar noktalar vardır.

Bu bağlamda öncelikle şunu söylemek gerekir; madem insan, meşru yoldan kendine bir eş ister. O halde isteği, Zât-ı Zülcelâl’in sevdiği ve hoşlandığı şekilde olmalı ki; daha sağlam ve kabule mazhar olsun. O da ancak Muhammedî Arabî (asm)’ın sünnet-i seniyyesi olsa gerektir.

Resul-ü Ekrem (asm) bir Hadis-i şerifinde şöyle buyurur:üç grup insana Allah mutlaka yardım eder. Bunlar; sahibiyle anlaşma yaparak borcunu ödemeye çalışan köle, namus ve iffetini muhafaza etmek düşüncesiyle evlenmek isteyen ve Allah yolunda cihad eden kimselerdir. Bu Hadîsi biraz açacak olursak, yaşantımızı monotonluktan kurtaracak, şenlendirip hareketlendirecek çok lâtif mânâlar çıkar karşımıza.


Madem, kainat ve içindekiler, hatta kendi edenimiz dâhi bütün hepsinin yaratıcısı olan Mâlik-i Hakîki’nindir. O zaman bizler de birer memlüküz yani köleyiz. Şu, dünya denilen ticarethânede nefis ve malımızı Cenâb-ı Hakk’a satıp, Ona abd ve asker olmaya çalışarak, Onunla bir nevî anlaşma yapmış oluruz, Malik ile memlükün anlaşması yani. Hayatımıza Mâlik-i Hakîkî’nin kölesi olduğumuz nazarıyla baktığımızda, O’ndan gelecek en küçük bir ihsan dâhi bizim için hayatî bir önem arz edecek noktaya gelir. Çünkü kainat ve içindekilerle birlikte herşeyin sahibi ve Hâlık’ı olan kudretli ve şefkatli padişah, kainat ve içindekilere, hatta kendi kendine bile sahip olamayan, sonsuz acz ve sonsuz fakr içerisinde olan insana, ihsanda bulunması o kişi için küllî bir şükür ve minnet vesilesi olsa gerektir. İşte size eş olacak insanı da o şefkatli padişahın latif, nazenin ve çok değerli bir hediyesi ve emaneti bilip öyle davranmak gerekir.

Tabii eşler birbirine bu nazarla bakınca evde ve sair mekanlarda geçirdikleri vakitleri içinde birbirlerine karşı daha hassas ve dikkatli davrandıkça kalplerdeki sevgi ve saygı düzeyi de o ölçüde artacaktır. Ve zaman içerisinde eşe karşı olan hassasiyet sosyal hayata da sirayet edip, çevresindeki insanlara da gerekli saygı ve muhabbeti gösterecektir.

Bu noktada Hadîsin ikinci kısmının açılımını yapmaya çalışacak olursak; “namus ve iffetini muhafaza etmek düşüncesiyle evlenmek isteyene de Allah muhakkak yardım eder.”cümlesinde, kainatı ihâta eden Hafîziyetiyle canlı ve cansız bütün yaratıklarını sonsuz şefkati ve merhametiyle koruyan şefkatli bir yaratıcının isimlerinin tecellîleri nazarlara çarpıyor; Böyle bir Hâlık, elbette bütün bu yarattığı canlılar içerisinde en güzel ve özel bir şekilde yarattığı insan denen mahlukunu da gayet mükemmel bir şekilde koruyacaktır. Bu koruma fiilinin de Vedûd isminin gölgesinde birbirine gönül verip evlenmiş iki insan üzerinde tecellî ettiği aşikârdır. Ahlâkın can çekiştiği, hâyâ perdesinin yırtıla yırtıla neredeyse kalmadığı, yalanın ve riyanın, sisin şehir üzerine çökmesi gibi mânen kalpleri ve zihinleri kapladığı bir asırda yaşıyoruz. Böyle dehşetli bir zamanda ahvâliyle, etvârıyla ve akvâliyle buram buram Terbiye-i Muhammediye kokan, hayâsıyla, sahâbe endâmını andıran, sıdkın,sadakatin ve ciddiyetin bir dua kolyesi gibi şahsiyet-i maneviyesinin boynuna dizildiği, şefkat veya merhamet abidesi bir eşin, Muhsîn olan Cenâb-ı Hakk’ın oldukça büyük bir ihsânı olduğunu düşünüyorum. Bu “helâket ve felâket asrında böyle ulvî seciyelerle bezenmiş bir eşin, çok sağlam manevî bir zırh olacağını da söyleyebiliriz ayrıca. Tabii bizim için hayatiyet değeri taşıyan bu zırhı “gereksiz yere” kırıp dökmemek lâzım herhalde.

İşte tam burada hadisin üçüncü kısmının şifrelerinin çözülmeye başladığını zannediyorum. “kendi yolunda cihad eden kimseler de Allah mutlaka yardım eder.” Kısmından başka bir hadise gönderme yapılabilir; Hz. Ömer, Resûlullah’a (asm) “ihtiyaçlarımızı gidermek için nasıl bir şey elde edelim?” diye sordu. Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu: “zikreden bir dil, şükreden bir kalp edinin ve ahiretle ilgili hususlarda size yardımcı olacak bir hanımla evlenin.” Bu zamanda maddi kılıçlar kınına girip, marifet, ilim,sanat gibi manevî kılıçların çekildiği, manen bütün kainatı velveleye veren büyük bir manevî savaşın içerisindeyiz. Tabii doğal olarak böyle bir ortamda nur talebesine mütemmim olacak “muhabbet fedaisi” gerekiyor. Bu hengâmede, Risâle-i Nur derslerinin azameti ruhuna yansımış olan mücahid veya mücâhide ister gönüller Cenâb-ı Hakk’dan. Çünkü nûr’u talep edenler, şiddetli manevî fırtınalarda insan kendisine kol kanat olacak, güldüğüyle gülüp ağladığıyla ağlayacak, derdine tasasına ortak olacak bir can yoldaşı ruhunun yarısı olacak bir gönül sırdaşı arayabilir. Bu da zihnimize şu parantezi açar;

“Mütenâsib olan eşya arasında meyil ve cezbe olduğu gibi” benzer fıtratlar da birbirine temâyül eder. Aralarında ittihat olur. Farklı fıtratların ise arasına soğukluk girer. Büyük anlaşmazlıklar çıkabilir. İşte bu anlaşmazlıkların çıkmaması için fıtrat yakınlığına ve düşünce tenâsübüne önceden dikkat etmek gerekir. farklı fikir ve düşünce yapısında olan insanlar yuva kuracak olursa sonucunda çıkacak bazı pürüzlere de katlanmak zorunda kalırlar. Ayrıca bu pürüzler yapılan psikolojik ve duygusal baskılar sonucu hizmette gevşekliğe, hatta cemaatine karşı soğuk durmaya kadar gider. sözün özü, aynı şahs-ı manevînin âzâlarından olmak gerekir. bu noktada bir önemli husus da; huy ve mîzaç farklılıklarında gelen uyumsuzluklara hizmet adına uyum göstermeye çalışıp susmak yerine, eşler arasında yapılacak istişâre ve meşveretle, en önemlisi de büyük şahsî fedâkârlıklarla, o huylar ve mîzaçlar hadd-i vasat ölçüde birbirine yakın hâle getirilmeye çalışılmalıdır. Böylece o eş senin hem refika-i hayatın, hem de uğrunda başını vermekten geri durmayacağın iman davasında senin dava arkadaşın oluverir.

Tabii, böylece eşine karşı da ihlas düsturlarını uyguladığınız takdirde, hayatınız ve hizmetiniz o kadar renkli ve hareketli olur ki; siz bile şaşırırsınız. Bununla birlikte eşiniz size ve siz eşinize “en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş” olur. Onun meziyetlerini şahsınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, Onun şerefiyle şâkirâne iftihar edersiniz.

Hulâsâ; hayat seylimiz içinde olan bu hâdise, yerinde kullanabilenler için çok büyük bir esmâ talimi ve marifetullah’da değişik ve manidar açılımlara vesile olabilir. Çünkü âlem-i mânâdan kalkan hakikat treni herkesin kalp istasyonuna farklı bir hakikati bırakır, yani herkesin yaratılışı farklı olduğundan kalp aynalarına yansıyanlar da farklı olacaktır. Ve böylece yaşantımızın bu dönemini iki kat fazla tefekkür ile geçirebileceğiz, ama doğru kişi için dua edersek...

 yozgatnur66

                 ImageChef Custom Images

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Allah'ın istediği aile tipi nasıldır?

    Allah'ın İstediği Aile Tipi Nasıldır?
 


 
Bir bey, mektubunda şöyle bir soru sormuş: "Hocam ben evleneceğim, aile yaşayışım nasıl olmalı? İslamî aile tipi nasıldır?"İslami ailede, erkeğin tahakküm etmesi diye bir şey yoktur. Dil ile, hâl ile telkin vardır.

İslamî ailede ölçü ve ahenk olmalı. Bu ölçü ve ahenk İslam dininin emir ve yasaklarıdır. Karı-koca şu sırayı takip ederlerse, inşallah mesut olurlar:

Evvela iman kuvvetlendirilmeli. Bu iman o derece kuvvetlenmeli ki, mümin, haramlardan kaçabilsin ve helali yaşayabilsin.


Kuvvetli imanın aileye etkisi nedir? Adam işinden çıkar, elinde fileyle doğru evine gider. Meyhanelere, kumarhanelere uğramaz. İmanlı bir hanım da sırf Allah'ın rızasını kazanmak için eşine her konuda yardımcı olur. Hadis-i şerifte buyruluyor ki, "Bir hanım, kocası ondan memnun olarak ölse, o hanım cennetliktir." İmanlı insanlar Allah'tan korkar. Tabiri caizse, "Ben eşimi kırsam, Allah bana darılır; Allah'ı kırmamak için eşime güzel davranayım." diye düşünür. Kırdıysa bir tane çiçekle eve gelir, "Karıcığım, sen bu çiçek kadar güzelsin." der, buzları eritir.


Öyle erkekler tanıyorum ki, hanımları bana şikâyete geldi, "Kocam beni öyle dövüyor ki, sakat kalmaktan korkuyorum." Böyle bir erkeğin, imanla, İslam'la ne ilgisi olabilir?

Ailede kavgaların en önemli sebebi, cinsel problemlerdir. Cinsî problemler bilhassa erkeği zorlar. Kadınla erkeğin birbirini cinsî yönden tatmin etmesi, ibadettir. Fakat bazı insanlar bunu ters anlıyor. Eşinin elini tutsa günaha girdim sanıyor.

"Herkes kendi hayatını yaşasın!" Avrupa'da böyle. İslamiyet ne diyor? Herkesin kendi hayatını yaşaması haramdır. Çünkü bu, nefsi putlaştırmaktır. İslamiyet'e göre herkes, İslamiyet'i yaşayacak.

Diğer bir mevzu da, aile üyeleri fıkıh ve bilhassa ilmihal üzerinde bilgi sahibi olacak. Bir arkadaş dedi ki, "Hanım cebimden para çalıyor." Çalma tabiri yanlış dedim. Alma... Hanımın senden para alması önemli değil, parayı nereye harcadığı önemli. Muhakkak evine, mutfağa harcıyor. Bunun nesi kötü? Bir de hanımın parayı israf ettiğini düşünelim. O zaman adam israfa mani olmak zorunda. Bir mantosu varken ikinciyi alıyorsa olmaz. Niye aldın? Hoşuma gitti. Hoşa gidecek çok şey var. Hepsini almaya kalksak yandık. İşte fıkıh, ilmihal bilmek bakın nasıl işe yaradı?

Aile fertleri kendilerini Allah'ın nezaretinde bilmeli. O'nun huzurunda O'na itaat etmekte bütünleşmeli.

Bir arkadaşım çocuğuna öyle vurmuş ki, çocuk yere yıkılmış. Bunu anlatınca dedim ki, "Bu işi hangi dine göre yaptın?" "Allah'tan kork, Ben Müslüman'ım!" dedi. "Çocuğu dövmek Müslümanlığın neresinde var?" dedim.

Bazı insanlar namaz kıldım, oruç tuttum, tamam sanıyorlar. Ya şahsî hayat, iş hayatı, aile hayatı? Bunlar nasıl düzenlenecek, soran yok... Müslüman, Allah'ın huzurunda olduğunu bilse pek çok sorun çözülecek. İnsan, kendisini huzur-u İlahi'de bilmezse şuursuz Müslüman'dır.



HEKİMOĞLU İSMAİL

yozgatnur66                           YOZGATNUR

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Eş Olma Sorumluluğu

              Eş Olma Sorumluluğu

İnsanların hayalini yıllarca sıcacık bir yuva özlemi süsler. Yıllar bunun için harcanır.

Dünyadaki cenneti yaşamanın özlemidir belki de bu. Çünkü evlilikte arzulanan şartlar asgarî sağlanabilmiş ise sonrası kolaylaşır. Zira hiç kimse bugün evleneyim, yarın ayrılırım düşüncesiyle imza atmaz. İstenilen bir ömür boyu aynı yastığa baş koyabilmektir. Eşimiz, evdeşimiz dediğimizle; Allah’ın hediyesi ömrü, artısı ve eksisiyle paylaşabilmektir. Hayatın tatlı yükünün taşınmasının iki taraflı olduğunu söylemiştir atalarımız. Bunu da ‘hayat iki kulplu kazandır. Tek kulpundan taşınmaz’ diyerek vecize etmişlerdir.

Öyleyse eş olma sorumluluğunu iyi algılamak ya da doğru okumak gerekiyor. Sorumluluk; bireyin kendi davranışlarının veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir. Evlilik dediğimiz olay da eş olma sorumluluğuyla davranmak ya da davranmamaktan geçiyor. Evlilik bir kurumdur; bu kurumda organize olmaktan, düzen ve tertipten söz etmek mümkündür.

Aile kurumunun işleyişinde, korunmasında kadının da sorumlulukları vardır/olmalıdır. Çünkü yuva ortaktır onunla ilgili hak, yetki ve görevler ortaktır.

Demek oluyor ki, eşlerin birbirlerine şahsiyetlerini paketleyip vermeleri beklenmemeli, ortak noktalarda buluşabilme ve anlayış esas kabul edilmeli. Çiftler birbirlerine sevgi, saygı, güvenle bağlı olmalıdır. Her ikisi de evliliklerinde ve evlerinde en doğru insanla birlikte olduklarının mutluluğunu hayata aktarabilmeliler. Birlikte varız demenin güzelliğini yaşamalılar. Bunun için yapılacak neler var bunu da bilmek gerekiyor.

Ailede paylaşım önemsenmeli, eşler birbirlerine açık olmalı, istişare önemsenmeli, problemle karşılaşınca çözümü kendileri üretecek olgunluğa erişmenin yolları öğrenilmelidir!

Hepsinden önemlisi eşler birbirleri için var olduklarını asla unutmamalılar. Çocuklar ki, evlilikte temeli sağlamlaştıran önemli etkenlerdendir. Kayın valide ve kayın pederler büyük olarak saygı ve hürmete layıktır. Eğer eşler birlikteliği iyi yönetebilirse herkes mutlu olur. Demek ki, bunun için bir emek sarf ediliyor. Verilen emeğin karşılığı eşler tarafından görmezden gelinmemeli; hoşluk, güzellik, memnuniyet için herkes kendi emeğine sahip çıkmalı ki, karşılığı gelsin.

Kadın olarak da erkek olarak da aile olmak bilgi istiyor ki, herkes yerini bilsin.

Herkes birbirinin farkında olmalı. Birlikte bir sofrada yemek yemenin hazzını yaşamalıyız...

Eşler birbiriyle iyi geçinmek, güzel muamele etmek, değer vermek, yekdiğerinin yükünü çekmek, meşru olan ihtiyaçları gidermek sorumluluğundadır. Yine birbirlerine olan saygılarını kaybetmeyecek söz ve davranışlardan (şaka bile olsa) kaçınmak. Birlikte eğlenmek, bir tatlı tebessümü birbirlerinden esirgememek. Harcamalarda ölçüyü kaçırmamak, mutedil olmak. Bu bağlamda da eşler sorumluluklarını iyi taşıyabilmelidir.

İffet ve nezahet sadece kadında meziyet olarak algılanmamalı, erkeğin de kadın kadar afif olması göz ardı edilmemelidir. Kültürümüzde, ‘eline, beline, diline sahip olmakla’ bu formüle edilmiştir. Demek ki eşler, birbirlerini taşıyacak olgunluğa sahip olmalılar.

Eşler birbirlerine neyi, ne zaman, nasıl söyleyeceklerini de iyi tayin etmelidirler. Bu hususta Hz. Âişe bize iyi bir modeldir.

‘Onlarla güzel geçinin’ (Nisa, 19) öğüdünü hayatına aktaran Peygamber (s.a.s.) de:

‘Sizin en hayırlınız eşine en hayırlı olanınızdır’ buyurarak ölçüyü koymuştur. Eşler yapabildiklerini hayırla yapmaktan gocunmamalıdır. Ailede çocukların bakımı, yetiştirilmesi de eşlerin hem hakları hem de sorumlulukları dahilindedir. Çocukların zihnen, ruhen ve bedenen sağlıklı yetiştirilmesinde de anne-baba aynı şekilde sorumludur. Bu hassas sorumluluğun iyi sonuç vermesi aynı zamanda eşlerin iyi yetişmiş olmasına ve gelişmeye, öğrenmeye açık olmalarına da bağlıdır. Kendimizin en iyi yaptıklarını ölçü alır isek, daha sağlıklı iletişim kurma ve başarma imkânımız olur. Bunu da ihmal etmemeli eşler.

Haşiye-Dipnot:

Bu yazı, Diyanet Aylık Avrupa Dergisi 2008 Mayıs sayısında yayınlanmıştır.

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorumunuzu eklemeyi unutmayın!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı <