Marksist PKK'nın din oyunu
|
Marksist PKK'nın din oyunu
Kur’an’lı mitingler, Meclis’te PKK renkleriyle başörtülü genç kızlar, Bediüzzaman’a iade-i itibar talebi ve Öcalan’dan gelen İlahiyat akademisi kurulması teklifi. PKK ve DTP neden strateji değiştirdi? Aksiyon Dergisi konuyu araştırdı.
Mevlit Kandili gecesi… Ulu Cami’nin hemen arkasındaki sokakta bulunan tarihî bir Diyarbakır konağında Kürtçe mevlit okunuyor. Merasim kandil gecesi vesilesiyle tertiplenmiş; ama mevlidin okunduğu yer, Demokratik Toplum Partisi’ne (DTP) ait bir kültür merkezi. Katılımcıların önemli bir kısmı da belirli bir kitleye mensup insanlar. Mevlit bitince “şehitler” için dualar okunuyor. Ardından “şehit namirin-şehitler ölmez” mırıltıları yükseliyor katılımcıların ağzından… Benzer bir görüntü Gaziantep’te de yaşanıyor. 28 Mart’ta Mardin’in Derik ilçesinde öldürülen terörist Abdullah Deniz için okutulan mevlit, siyasi bir propagandaya dönüştürülüyor. DTP’nin il yöneticilerinin de katıldığı mevlitte sık sık terör örgütü lehine sloganlar atılıyor. Merasimin sonunda asıl mesajı teröristin babası Mehmet Deniz veriyor: “Hepimiz Müslümanız. Erdoğan (Başbakan) Müslüman ise bu kanı durdurur.” Mevlitlerin belli bir organizasyon ve strateji çerçevesinde yapıldığının en büyük kanıtı benzer bir merasimin İstanbul Esenler’de de gerçekleştirilmiş olması aslında. Terörist Kenan Demir için okutulan bu mevlitte de DTP’li yöneticiler hazır bulunuyor, katılımcılar merasimi siyasi şova dönüştürüyor. TUHAF MEVLİT MERASİMLERİ Mevlit merasimlerinde bir tuhaflık olduğu hemen seziliyor. Zira “şehit” olarak zikredilenler, dağda Mehmetçik’le girdikleri mücadele öldürülen teröristlerden başkası değil. Geçmişte güvenlik güçleri tarafından öldürülenleri “özgürlük savaşçısı, gerilla” olarak tanımlayan terör örgütü PKK ve onun çizgisini izleyenler, ilginçtir son zamanlarda “farklı” bir söylem içinde. Söz konusu “mevlit” organizasyonları da bunun bir neticesi. 22 Temmuz seçimlerinde bölge halkının siyasi tercihini sandıkta belli etmesiyle başlayan bu “yeni” süreçte din ve dinî değerler ön plana çıkmaya başladı, terör örgütünün ve onunla aynı tabana hitap ettiğini açıklayan DTP’nin uygulamaya koyduğu stratejide… Mevlit merasimleri düzenlemek, dağda ölenler için “şehit” kavramını kullanmak, “şehitler ölmez” sloganı atmak bunlardan sadece birkaçı. Ancak sürecin bundan sonraki safhalarını tam kavrayabilmek için biraz geriye gitmek gerekiyor. Zira son sekiz ayda terör örgütünü idare edenlerin ve DTP’li yöneticilerin söylemleri bu konuda yeterince ipucu veriyor bize. Mesela onlardan biri DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan. PKK’nın elebaşı Abdullah Öcalan’ın avukatları arasında yer alan Kaplan, 12 Kasım 2007’de yaptığı bir açıklamada, Türkiye’deki “irtica” tehlikesinden bahsediyordu: “Biz olmasak AKP bölgede dinî eğilimleri ağır basan bir yönetim tarzını egemen kılmak ister. Biz olmasak, meydan dincilere kalır. Diyarbakır’da şeriatçılar nasıl miting yaptılar! Biz olmazsak laikliği kim koruyacak? Laikliğin gerçek kalesi bizleriz! TSK’nın laiklik söylemi ile bizim laiklik görüşümüz örtüşüyor. Laiklik konusunda bir sigorta görevi görmekteyiz.” Kaplan’a göre Doğu ve Güneydoğu’da dinî hareketlerin önü alınmalıydı. DTP ise bölgede ‘laikliğin’ sigortasıydı. GERİCİLERE(!) KARŞI KEMALİST İTTİFAK Hasip Kaplan gibi Öcalan’ın avukatlığını yapan Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un Meclis’teki anayasa tartışmaları sırasında dindar insanlara karşı laik ve Kemalist kesimleri birlikte hareket etmeye çağırması da bu stratejinin bir parçasıydı. Aynı Tuğluk, 3 Şubat 2008 tarihli Radikal-2’de yayımlanan makalesinde, “Ilımlı İslam’a karşı bir tür Kızılelma Koalisyonu” önerisinde bulunarak Kemalist ve laik güçleri DTP ile ortak mücadeleye davet etmişti. Tuğluk’un bu çağrısı, 3 Kasım 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesinin ardından Öcalan’ın Kemalizm’e yaptığı övgüleri ve “gericilere karşı Kemalistlerle ittifak” temalı açıklamalarını hatırlatıyor aslında. PKK ve DTP’nin bu yeni stratejisi sadece mevlitlerle sınırlı değil elbette. Esas amacın dinî duyguları güçlü bölge halkının gönlünü kazanmak olduğu belli. PKK bu hedefe ulaşmak üzere kitleleri harekete geçirmek için hiçbir “provokatif” eylemden çekinmiyor. Onlardan biri 25 Şubat 2008 tarihinde gerçekleştirildi mesela. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a yaptığı kara operasyonunu bitirmesi için düzenlenen mitingde emekli imam Muhittin Eryılmaz, Leyla Zana ile birlikte kürsüye çıkarıldı. Bir eliyle havaya Kur’an-ı Kerim’i kaldıran, diğer eliyle zafer işareti yapan imam Eryılmaz, halkı tahrik etmek için elinden geleni yaptı. Allah’ın kelamı Kur’an’ın siyasi bir amaç için pervasızca kullanılmak istenmesi, terör örgütünün ve DTP’nin “din” hamlesinin hangi boyutlara taşınabileceğini göstermesi bakımından hayli önemli. PKK’NIN SEMBOL RENKLERİNDEN BAŞÖRTÜSÜ GÖSTERİSİ Aynı grup, kararlaştırılan strateji doğrultusunda benzer eylemleri farklı mekânlarda sürdürdü. Örneğin 4 Mart 2008 tarihinde DTP’nin grup toplantısına PKK ile özdeşleştirilen sarı, kırmızı, yeşil renkte başörtüsü takan üç genç kız katıldı. Ön sırada yan yana oturan hanımların bu görüntüsüyle DTP bölge halkına şu mesajı vermek istedi: “Bakın biz dine karşı değiliz. Hem dine sahip çıkıyoruz, hem de kendi kimliğimiz ve rengimize…” Aynı manzara 21 Mart’ta Diyarbakır’da kutlanan Nevruz törenlerinde de tekrarlandı. Bu sefer renkler belirgin değildi; ama itina ile ön tarafa yerleştirilen başörtülü genç kızların “mesaj” verme kaygısı içinde oldukları çok belliydi. DTP’nin provokasyon kokan asıl büyük hamlesi ise 22 Mart’ta Batman’da kutlanan Nevruz etkinliklerinde ortaya çıktı. DTP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, konuşmasında bölge halkının inançlarına ve büyüklerine sahip çıkması gerektiği üzerinde durdu. “Said-i Kürdi bizim büyüğümüzdür. Bugün onun mezar yeri belli değildir. Biz bulunmasını istiyoruz.” diyerek bir sonraki hamlenin ilk işaretini de vermiş oldu. Bengi Yıldız daha kürsüden inmeden, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın posterlerinin arasında Bediüzzaman Said Nursi’nin portresi arz-ı endam ediverdi. Şüphesiz bu planlı hamle de uygulanan yeni stratejinin kompozisyonunu tamamlıyordu. ÖCALAN’DAN URFA’YA İLAHİYAT TALİMATI Nevruz kutlamalarının üzerinden daha bir hafta geçmeden, İmralı’da hükümlü bulunan Abdullah Öcalan, avukatları aracılığıyla örgütüne yeni bir talimat verdi: “Urfa peygamberler diyarıdır. Halkı inançlıdır. Dini doğru öğrenmelidir. Bunun için bir ilahiyat akademisini oraya kurabilmeliler. Din nedir, günümüze kadar kaç peygamber gelmiş, nerelere gelmiş bunlar araştırılmalıdır. Ben de dini Hz. İbrahim’den alıp günümüze kadar getiriyorum, çözümleme yapıyorum.” Öcalan’ın ilahiyat açılımından iki gün sonra DTP Batman Milletvekili Bengi Yıldız, Nevruz’da dile getirdiği bir niyeti hayata geçirmek için Meclis çatısı altında ilginç bir teşebbüste bulundu. 27 Mart’ta İçişleri Bakanı Beşir Atalay tarafından cevaplanması talebiyle hazırladığı bir soru önergesinde Yıldız, Said-i Nursi’nin 1960 yılında Urfa’da vefat ettiğini; ancak mezar yerinin bilinmediğini belirtiyor ve Bediüzzaman’ın mezar yerinin bulunmasını istiyordu. Bengi’ye göre Said Nursi Urfa’yı seviyordu ve burada gömülmeyi arzu ediyordu. Sadece Bengi Yıldız’ın hamlesi ile sınırlı kalmadı bu hamleler. Bu zamana kadar Said Nursi’yi tanımayan ve hiçbir eserini okumayan DTP’lilere ne olduysa birden Bediüzzaman’a sahip çıkma ihtiyacı hissetmişlerdi sanki. Örneğin tabana Said Nursi’nin eserlerinin okunması talimatı verildi. Tarihçe-i Hayat’ta yer alan bazı sözler cımbızlanarak Bediüzzaman “Kürt milliyetçisi” şeklinde gösterildi. Bu şekilde çarpıtılarak hazırlanan Said Nursi’nin hayat hikâyesi Sur Belediyesi’nin yayın dizisinde yerini aldı. Bu çalışmanın önümüzdeki günlerde Kürtçe basılıp dağıtılacağı söyleniyor şimdi. Buradaki ironi ise Zerdüşt’ü peygamber olarak gösteren kitabı yayımlayanların bu kez Bediüzzaman’ın hayatını anlatan bir esere imza atmaları aslında. PKK militanları, 1990’larda bastıkları köylerde ellerine geçirdikleri Kur’an-ı Kerim’leri ve Risale-i Nur’ları yakmaktan çekinmemişlerdi. O dönemde Said Nursi PKK için en büyük tehditler arasındaydı. Kuşkusuz Marksist-Leninist PKK’nın ve Ramazan’da Antalya’da yapılan bir parti toplantısında kahvaltı yaparken görüntülenen DTP’lilerin bu “radikal” tavrı bölge halkının da kafasını karıştırmış durumda. Çünkü Abdullah Öcalan 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde Marksist Leninist temele dayalı PKK’yı, silahlı mücadele yoluyla bir “Kürdistan devleti” inşa etmek amacıyla kurmuştu. 20 kişiyle kurulan (bunlar hâlâ PKK içinde önemli görevlerde) örgüt, inançsızlık temeline dayalı bir mücadele benimsemişti. Buna göre Kürtlerin ataları Medler, dini ise Zerdüştlüktü. Bu projenin varlığı, son yıllarda yapılan bir anketle de ortaya çıkmıştı. Anket kapsamında, Kandil’deki 300 PKK’lıya yöneltilen sorulardan birinde, “En beğendiğiniz dinî önder kim?” sorusuna teröristlerin yüzde 34’ü Zerdüşt cevabını vermişti. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sıralamanın en sonunda yer almıştı. DİNİ KULLANARAK DİNDARLARA YAKLAŞMAK Ne oldu da DTP ve PKK, temelde karşı oldukları “din” olgusuna birden sahip çıkmaya başladı? Ateist olduklarını açıktan dile getiren, üstelik namaz ve ezanla alay eden oyunları sergilemekten çekinmeyenler niçin tabanlarına bölge halkının dinî hassasiyetlerini kullanma talimatı veriyor? Aslında bu sorunun cevabı biliniyor. DTP ile PKK bölge halkının desteğini kaybetme korkusundan “din” konusunu istismar etmeye çalışıyor. Amaç ise belli; “dindar Kürtlere yine dini kullanarak” yaklaşmak… Peki bu nasıl olacak? Bunu anlatmadan önce PKK ve onunla aynı tabana hitap eden DTP’nin neden bölge halkını kaybetme korkusunu yaşadıklarına bir bakalım. Yıllardır kendisini Kürtlerin tek temsilcisi gören DTP, son iki seçimde aldığı yenilgilerle adeta hüsran yaşadı. Bölge halkının tek “siyasi” temsilcisi olmadığı ortaya çıktı. 2004 yerel seçimlerinde kale olarak gördüğü birçok yeri kaybetti. Ağrı, Van ve Siirt belediyeleri AK Parti’ye geçti. Asıl hüsranı ise 22 Temmuz seçimlerinde yaşadı. Bölgenin tek partisi olduğuna inanan DTP, hemen hemen tüm kalelerini AK Parti’ye kaptırdı. Bağımsız aday taktiğiyle, seçim barajını aşan partinin 40-50 civarında beklediği milletvekili sayısı 20’de kaldı. Oyları nerdeyse yarı yarıya düştü. Örneğin Diyarbakır’da, 2002 genel seçimlerine katılan selefi DEHAP’a göre yaklaşık 40 bin oy kaybetti. AK Parti ise sandıktan DTP ile neredeyse başa baş çıktı. AK Parti’nin oyları 67 binden 190 bine çıktı, DTP’ninkiler ise 237 binden 200 bine geriledi. Ortaya çıkan tablo ile ilgili çeşitli izahlar yapılsa da Kürt halkının beklentileriyle parti politikasının örtüşmemesi en önemli faktör gösterildi. Asıl dikkate değer olanı ise dindar olan bölge halkıyla DTP’nin Marksist-Leninist ideolojisinin örtüşmemesi yönündeki değerlendirmeydi. İŞTE GİZLİ TOPLANTIDA KARARLAŞTIRILAN YOL HARİTASI İşte bu gerçekle yüzleşen terör örgütü ile bazı DTP’liler, istihbarat kaynaklarına göre, “gizli” bir toplantıda buluşarak uygulanacak strateji için “yol haritası” belirlediler. Buna göre hem DTP’ye hem de PKK’ya düşen görevler var. İnce ayarı ise tabanın nabzını tutanlar yapacak. PKK’nın ve DTP’nin dindar bölge halkını kendi yanlarına çekmek için yapacakları organizasyonlar, terör örgütü PKK’nın yandaşlarına geçtiği bir bilgi notunda tek tek sıralanıyor. Mesela ölen teröristler için aileler mevlit okutmaya teşvik ediliyor. Kandil gecelerinde ve dinî bayramlarda halka mesajlar çekilmesi isteniyor. Başörtüsü sorununun çözülmesi için her türlü desteğin sağlanması da talep ediliyor. Ramazanda iftar çadırları kurulması kararlaştırılıyor. Fitre ve zekâtların kırsaldaki “gerillalara” verilmesi yönünde dinî telkinlerde bulunulması emrediliyor. Yapılacaklar listesinde yer alan diğer konu başlıkları ise şöyle… Bölgede Kur’an-ı Kerim dağıtılacak. İmamlar vasıtasıyla Kürtlük ve din vurgusu yapılacak. İmamlar köyleri, camileri, mahalleleri dolaşıp “Dinimiz kimliğinize, kültürünüze sahip çıkmayı emrediyor” şeklinde propaganda yapacak. Yaz aylarında kültür merkezlerinde çocuklara Kur’an-ı Kerim dersi verilecek. Bölgede sözü dinlenen kanaat önderlerinden, Kürt milliyetçiliği konusunda bilinçlendirici konuşmalar yapması istenecek. Bu amaçla Ahmed Hani, Said Nursi, Mele-i Betti gibi âlimler ve eserleri nazara verilecek. Bu amaçla son zamanlarda dindar örgüt sempatizanlarına veya parti tabanına dinî içerikli kitaplar ve broşürler dağıtılıyor. Örneğin Abdurraman-ı Dürre’nin yazdığı Kürtçe Kur’an, Mevlit ve Şafii ilmihali bunlardan sadece birkaçı. Bu eserler arasında Kürt isyanlarına destek vermediği için yıllardır eleştirdikleri Said Nursi’nin Risale-i Nur’ları da var. Muş’ta medresesi bulunan Molla Muhammed adlı din adamının yazdığı Risale-i Nur şerhlerinin PKK tarafından Erzurum başta olmak üzere bazı yelerde dağıtıldığı söyleniyor. PKK, DİĞER DİNÎ GRUPLARLA DİYALOG KURULMASINI İSTİYOR Stratejinin bir diğer ayağında ise diğer din mensuplarıyla diyalog kurma niyeti de var. Bu amaçla AK Parti ile bazı cemaatlerin ve sivil toplum örgütlerinin dini kullanarak Kürtleri asimile etmeye çalıştığı tezi bu gruplara da anlatılacak. Kürtlerin dini ile oynamayın görüşü geliştirilecek. Düzenlenen her gösteri, miting ve toplantıda din vurgusu olan sloganlar atılacak, başörtülü kadınlar ve kızlar özellikle ön saflarda yerini alacak. Kürtlerin dinini iyi öğrenmeleri için ilahiyat fakültesi açılması teşvik edilecek. Ayrıca Alevi akademisi açılması gündeme getirilecek. Abdullah Öcalan’ın müstear isimlerle farklı zamanlarda yazdığı “din” konulu yazıları tabana dağıtılacak. Çocuklarını kaybeden anneler için, her türlü etkinlikte din üzerinden propaganda yapmaları amacıyla bazı sloganlar geliştirilecek. PKK’nın ve DTP’nin yeni stratejisinin bölgede din üzerinden “kaos” çıkarmaya yönelik olduğu anlaşılıyor. Bunun için de görevinden ayrılmış ya da emekli olmuş bazı imamlar üzerinden bu stratejiyi hayata geçirmeyi hedeflediği dile getiriliyor. Daha önce bölgede Kürtçe İncil dağıtan PKK’nın şimdi Kur’an-ı Kerim dağıtmak ve dinî propaganda yapmak için sayıları 500 civarında olduğu iddia edilen bu imamlardan yararlanmayı hedeflediği söyleniyor. Bölgeden gelen bazı bilgilere göre söz konusu imamlar dini etnik bir anlayışla yorumluyorlar, hadisleri de tahrif ederek aktarıyorlar. Emniyet raporlarına göre PKK bu şekilde dini kullanarak bölgede tehlikeli bir dalgayı tetiklemek istiyor: “Bölücübaşının son dönemde dile getirdiği dinî argümanlar ve söylemlerle İslamî gelenekleri örgütün çıkarı doğrultusunda kullanması, örgütün toplumsal gösterilerde Kur’an-ı Kerim’i kullanması, örgüte sempati duyan imamların toplumsal gösterilere getirilmesi örgütün dine karşı olmadığı imajı oluşturduğu, imamlar sayesinde dinî bayramları ve cuma hutbelerini düşünceleri doğrultusunda siyasallaştırması talimatının uygulamaya sokulduğu, ayrıca Şanlıurfa’ya demokratik siyaset ve ilahiyat akademisi kurulması gibi taleplerle Kürt vatandaşları üzerinde sempati kazanma gayreti içerisinde oldukları görülmektedir.” TERÖR ÖRGÜTÜNÜN İMAMLARI Bu amaçla meydana çıkarılan imamlardan biri Muhittin Eryılmaz’dı. “Vasat” adlı bir örgüte mensup olduğu iddiasıyla tutuklanıp cezaevine gönderilen Eryılmaz’ın “kirli” ilişkiler içinde olduğu biliniyor. Vasat örgütünün lideri konumundaki Şahmerdan Sarı, PKK karşıtı ve halen cezaevinde. Muhittin Eryılmaz’ın ilginç bir şekilde DTP mitinginde ortaya çıkması dikkatlerin bölgedeki din adamlarına çevrilmesine vesile oldu. Zira PKK’nın bir birimi olan Kürt Ulusal Kongresi, bir süre önce bölge halkının kendi din adamlarına sahip çıkmaları talimatını vermişti. Bunun üzerine Van’da kendilerine “Kürt İmamlar İnisiyatifi” veya “Kürdistan İmamlar Birliği” adını veren bir grup emekli imam, 7 Mart’ta cuma namazı çıkışında Muhittin Eryılmaz’ın tutuklanmasını protesto etti. Emekli imamların ve “melle” olarak bilinen insanların fikirlerini kendi kanaatleriymiş gibi sahiplenmesi öteden beri PKK’nın başvurduğu yöntemlerden biri. PKK, özellikle 1985-90 tarihleri arasında bu insanları devreye sokarak propaganda yapmıştı. Ancak, o tarihlerde özellikle Marksist-Leninist söylemlerin ön plana çıkması ve bazı militanların sünnetsiz olmasının halk arasında kulaktan kulağa yayılması örgütün yaptığı dinî propagandayı etkisiz hâle getirmişti. Bunun üzerine terör örgütü çeşitli dinî oluşumlar ihdas etti. İlk olarak Kürdistan Yurtsever İmamlar Birliği’ni kuran örgüt, daha sonra Kürdistan Dindarlar Birliği, Kürdistan İslam Partisi, Kürdistan Yurtsever Din Âlimleri Birliği gibi oluşumlara öncülük etti. Hatta bu imamların yaptığı dinî konuşmaların kasetlere kaydedilerek el altından dağıtıldığı, bunların Öcalan’a ait olduğu bile söylendi. Bu kurumlar vasıtasıyla, halk arasında sevilen bazı şahsiyetler ‘din âlimi’ şeklinde tanıtılarak PKK ile İslam dini arasında güçlü bağlar olduğu mesajı verildi. Fakat daha sonra bu imamların (molla-melle) çoğu tasfiye edilerek bu proje rafa kaldırıldı. PKK ikinci hamleyi 2005’te devreye soktu. Şehirlerdeki evlerde söz konusu insanlar dinî propaganda yaparak halktan örgüte destek vermelerini istedi. Fakat PKK kısa süre sonra bu girişimi de yarıda bıraktı. Son olarak imamlar projesi 22 Temmuz seçimlerinden sonra yeniden faal hâle getirildi. Çoğu medrese eğitimli ve imam hatip lisesi mezunu imamlar, Batman ve Diyarbakır merkezli çalışıyor. Mesela geçtiğimiz ay Batman’da 150 kişilik imamlar grubu bir araya geldi. Timler hâlinde çalışmalar yapan bu birim, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptığı gibi hutbe hazırlıyor, kendi atadığı fahri imamlarla bunları okutmaya çalışıyor. Bölgeden gelen haberlere göre hiçbir dönemde şu an yaşanılan süreç kadar komple bir imam hamlesi olmadı. YEREL SEÇİM ÖNCESİ İMAM DOPİNGİ Çok yönlü çalışan bu imamlar siyaset yapmayı da ihmal etmiyor. Örneğin, 22 Temmuz seçimleri öncesi 40 kişilik bir melle (molla-imam) ekibi gruplar hâlinde bölgede dolaşarak DTP için oy istedi. PKK imamları özellikle yerel seçimlerde kullanarak AK Parti’ye verilecek oyların önünü kesmeyi de amaçlıyor. AK Parti için ‘münafık’ propagandası yapılıyor. Polisin yaptığı istihbarat çalışmalarında bu imamların, bir taraftan hutbelerinde PKK eylemlerini övüp propaganda yaparken, diğer yandan nüfuzlarını kullanarak halkı güvenlik güçleri aleyhine kışkırttığı da belirtiliyor. Aralarında eylemlere katılanlar da var. Mesela, Hakkâri’nin Çukurca ilçesine bağlı Cevizli köyü fahri imamı Mehmet S, PKK adına eylem gerçekleştirdiği gerekçesiyle 3 Haziran 2007’de tutuklandı. Yine Batman’da bir imamın evinde terör örgütüne ait propaganda kitapları ile 2 kilo esrar ve 4 tabanca ele geçirildi. İmamın Abdullah Öcalan ile çekilmiş bir fotoğrafı da bulundu. PKK’nın bu taktiğini güvenlik güçlerinin yakın takibe aldığı belirtiliyor. ALEVİLER DE HEDEFTE İstihbarat birimlerinden alınan bilgiye göre, PKK bölgede işsiz olan imam hatip lisesi mezunu gençlerden bazılarına cübbe giydiriyor ve cüzi miktarda da olsa düzenli maaş ödüyor. Hatta Diyanet’e bağlı çalıştığı hâlde terör örgütü adına bu işi gizli yapanların bile olduğu iddia ediliyor. Bölgede 15 bine yakın imam kadrosu var. Bunların büyük çoğunluğu boş bulunuyor. PKK bu camileri örgütün propaganda mekânı gibi kullanıyor. Örgütün aslında dine hizmet ettiğini anlatırken, devleti alabildiğince kötülüyor. PKK’lıların camilerde “Dinsiz, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp Kürt İslam Devleti’ni kuracağız. TC dine çok önem veriyorsa, niye kaymakam, jandarma komutanı, devletin temsilcileri camiye gelmiyor? Askeriyede namaz kılanları, dinî kitap okuyanları, karısının başı kapalı olanları adım adım takip ettirip, atıyorlar. Atmadıklarını da ölsünler diye bizimle savaşmaya gönderiyorlar” temalarını işledikleri raporlarda yer alıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bölgeye yeni imamlar göndermek için projeler geliştiriyor. İmamsız olan camilere kadrolu imam gönderirken bölgede kadın vaizler görevlendiriyor. Ancak PKK, Güneydoğu’da görev yapan ve Kürt olmayan imamları tehdit ediyor, yöreden ayrılmalarını istiyor. Bölgede bugüne kadar 32 din görevlisinin şehit edildiğini de bu arada hatırlatalım. Abdullah Öcalan’ın Alevilere yönelik Tunceli’de demokratik siyaset ve Alevi akademisi kurulmasını istemesi de yeni hamlenin bir parçası. Burada Öcalan kendisinin bir fikir adamı yerine konularak tartışılmasını da istiyor. Hükümetin Alevi açılımından mülhem ortaya attığı bu tezle Alevi cemaatini yanına çekmek istiyor. Zira PKK’da etkin bir Alevi yapı öteden beri var zaten. Özellikle yurtdışındaki bazı Alevi dernekleri destekleriyle PKK’ya güç veriyorlar. Ancak son dönemlerde Alevilerin bu desteği geri çekmeye başladığı belirtiliyor. Öcalan’ın hamlesi de bu desteği yeniden kazanma yönünde. HİZBULLAH-PKK SAVAŞI YENİDEN BAŞLADI MI? Benzer durum Yezidiler için de geçerli. PKK’da Yezidiler var; ancak önemsenecek sayıda değil. Ama taban anlamında PKK’nın Yezidilerden önemli destek aldığı öne sürülüyor. Avrupa’da PKK’yı yönlendirenlerin başında bazı Yezidi derneklerinin geldiği iddia ediliyor. Süryaniler, Ermeniler, Keldaniler de PKK’nın yeni din hamlesinin içinde yer alıyor. Türkiye’de bilinenlerin dışında kendisini gizleyen ve “Kripto Ermeniler” olarak adlandırılan Ermenilerin de PKK ve DTP çizgisine hizmet ettiği öne sürülüyor. Keldanilerle kendisini gizleyen bazı Süryanilerin PKK ile birlikte çalıştığı ve örgüte destek verdiği dile getiriliyor. DTP çizgisinin de bu desteklere karşılık vermek için kendi belediye alanlarındaki bazı eski ibadethanelerin yeniden açılmasına yardımcı olduğu belirtiliyor. Terör örgütü PKK’nın dinî değerleri kullanması bölgede faaliyet gösteren bazı gruplarla örgütü karşı karşıya getirmiş durumda. Şüphesiz bu grupların başında Hizbullah geliyor. PKK ile Hizbullah arasında alttan alta devam eden çekişme Nevruz kutlamaları sırasında gün yüzüne çıktı. Hizbullah ile bağı olduğu ileri sürülen Mustazaflar ile Dayanışma Derneği’nin (Mustazaf-Der) Hakkâri’nin Yüksekova ilçesindeki ofisine PKK tarafından bir saldırı düzenlendi. 24 Mart 2008 tarihli saldırıda ofisin camları kırıldı, içerideki eşyalar tahrip edildi. Mustazaflar, PKK’nın dini kendince yorulmayıp halkı kandırmasından rahatsız olduğunu öne sürüyor. Yüksekova’daki saldırıdan sonra Mustazaflar’ın çeşitli internet siteleri üzerinden PKK’nın ve DTP’nin dini kullandığını ileri sürmeleri, bölgedeki gerginliğin daha artacağını gösteriyor. PKK ve DTP’nin Müslüman ve Kürt halkına karşı suç işlediğini fikrini savunan Mustazaflar, “Bizler hiçbir zaman çatışma taraftarı olmadık, inşallah olmayız da. Ancak haksızlığa asla tahammülümüzün olmadığını çok iyi biliyorlar.” diyor. PKK ve DTP cephesi bu açıklamalar karşısında şimdilik sessizliğini koruyor. Ancak bu çizginin tetikte beklediği de yaptıkları bazı açıklamalardan anlaşılıyor. 20 Ocak 2008 tarihinde PKK tarafından yayımlanan bildiride, merkezi Diyarbakır’da bulunan Mustazaflar’ın çeşitli dernekler kurup, oluşturdukları İlke Haber Ajansı ile bölgede faaliyetlerini artırdıkları belirtilmişti. PKK’nın böyle gitmesi durumunda duruma müdahale etmek zorunda kalacağı da aynı açıklamada dile getirilmişti. PKK’ya göre dini kullanarak genişleyen bu yapı, Kürt halkını kandırdığı için yaşamayı hak etmiyor. 1990’dan 1999’a kadar iki grup arasında meydana gelen çatışmalarda birçok masum insan hayatını kaybetmişti. Din kartını kullanmaya başlayan PKK ile Hizbullah’ın yeniden kanlı bir kavgaya tutuşması için bölgede zemin hazırlandığı yönündeki kaygılar hemen herkes tarafından paylaşılıyor. PKK-Hizbullah savaşının çeşitli provokatif eylemlerle ve “değişik bir şekilde” yeniden servis edilmesi hâlinde bölgede yeni bir çatışma döneminin başlayabileceği zikrediliyor. Bu endişeyi taşıyanlar bu çatışma döneminin ilk sinyali olarak da iki grubun birbirlerini yazılı olarak tehdit etmesini ve Yüksekova’daki saldırıyı gösteriyorlar. Peki bu planlar tutar mı? Bölge halkı bu oyuna yeniden düşer mi? Bölgeyi yakından takip eden Diyarbakır Barosu avukatlarından Muhammed Akar’a göre, öncelikle DTP’li vekillerin son dönemlerdeki ‘laik’ eksenli konuşmaları, dindar olan bölge halkının büyük tepkisine neden oldu. Hatta rencide olduklarını düşünen dindar taban ve partililer arasında bu konuda sert tartışmalar yaşandı, yaşanıyor. Aslında pek dillendirilmese de PKK’nın ‘dini kullanma’ taktiğinin kırılma noktası 2006 yılında Güneydoğu’da yaşanan sel felaketinde yaşandı. Selin ardından gerek devletin gerekse sivil toplum kuruluşlarının yaptığı yardımlar millet-devlet kaynaşmasını sağlarken, dinin birleştirici özelliğini de ortaya çıkardı. Bazı hayırsever iş adamları ve sivil kurumlar tarafından Doğu ve Güneydoğu’ya yapılan yardımlarla doğu-batı arasında kurulan gönül köprüsü kimi çevreleri endişeye sevk etti. Oysa kurulan bağlar, hem batıdan hem doğudan insanlarımızın ‘Tek Türkiye’ tablosunu ortaya çıkarmıştı. Bir de Kürt meselesinin demokratik yollarla çözülmeye başlaması bugüne kadar kendisini bölgenin tek temsilcisi gibi gören DTP’nin zemin kaybetmesine neden oldu. DTP’liler son çare olarak dine sarılmak zorunda kaldı! Kısacası, bugüne kadar etnik söylemlerle bölge halkını yeterince ikna edemeyen PKK, artık yaptığı işlerde halkın dine olan bağlılığını bu ‘imamları’ kullanarak kendisine tahvil etmeye çalışıyor. ‘DTP DİNİ KULLANIRSA SONUNU HAZIRLAR’ Bu tür girişimler Kürt halkının ekseriyetindeki, PKK ve DTP’nin dine ve dindarlığa olumsuz bakışı konusundaki genel kanaati değiştirmiyor. Çünkü, hemen herkes DTP’nin son çıkışlarının siyasi amaçlı bir taktik olduğu konusunda hemfikir. Yazar Altan Tan da böyle düşünenlerden. Tan, DTP’nin dinî konularda kafasının karışık; hatta bir çıkmazda olduğunu söylüyor. Bir dönem HADEP yönetiminde de yer alan Tan’a göre parti bu konuda samimi değil. Zira, DTP bir süre öncesine kadar başka grupları dini kullanmakla suçluyordu. Ancak şimdi kendisi kullanıyor: “Partinin bu konuda net bir tavır sergilemesi gerekir. ‘Kemalistler ve Kürtler ittifak kurmalı’ sözleri parti tabanında çok sert tepkiyle karşılandı. Batman’daki mitingde Said Nursi’nin posterini açtılar. Artık partinin bir karar vermesi gerekir. Din ile barışık mı değil mi? Ben DTP’nin bu konuda samimi olmasını isterdim, ama ne yazık ki değil.” Yazar Ümit Fırat da benzer düşüncelere sahip. Fırat, PKK’nın bu son çıkışlarını taban kaybetme korkusundan kaynaklanan siyasi bir manevra olarak görüyor. Çünkü, eskiden bölge halkı için devlet ile PKK-DTP arasında iki seçenek vardı. Ancak şimdi kimliklerini yok saymayan ekonomik ve toplumsal projeler sunan alternatif bir partinin yanı sıra sivil organizasyonlar var. Dolayısıyla bu alanı kaybedeceğini düşünen örgüt ve DTP dindar görünme telaşına düştü. Fırat, parti tabanında bu fikre sıcak bakanlar olsa da örgütün ya da DTP’nin lider kadrosunun bakışının değişmeyeceği görüşünde: “Çünkü sosyalist-materyalist ve laik tarafta yer alıyorlar, ideolojilerinin değişmesi mümkün değil. Ayrıca böyle bir davranış örgütün kendi kendini inkârı anlamına gelir. Dolayısıyla bu yöndeki çıkışları onların İslam dinini benimsedikleri anlamına gelmez.” Ümit Fırat, bu durumu 12 Eylül döneminde Kenan Evren’in Doğu ve Güneydoğu’da uçaklardan hadis ve ayetler attırıp konuşmalarında sık sık dinî referanslara yer vermesine benzetiyor. DTP’nin son günlerinde ortaya koyduğu bu çıkış tutar mı? Ümit Fırat, bunun sınırlı da olsa ilk etapta tutacağını, ancak uzun vadede ters tepeceğini düşünüyor: “Çünkü, 12 Eylül’de devletin uyguladığı bu politika bölge insanına inandırıcı gelmese de DTP ve terör örgütünün söylemleri biraz daha inandırıcı olur. Ancak bu durumun siyasi bir taktik olduğu eninde sonunda ortaya çıkacak. Çünkü Markist-Leninist, laik ve jakoben bir anlayıştan gelen parti ve örgüt kadrolarının İslam’ı referans almaları mümkün değil.” Fırat’a göre bugüne kadar dine karşı olmakla bilinen DTP bundan sonra ‘dini kullanan’ parti algısına yol açar. Bu da partinin sonu olur. Altan Tan da aynı kanaatte. DTP zorda kalınca sahip çıkıyor, işi bitince de karşı durup kötülüyor. Ayrıca DTP’liler sadece “kültürel Müslümanlığa” evet diyor. Tan’a göre, ‘art niyetli’ bazı grupların dini kullanmalarının faturası da ağır olacak: “Eğer parti gerçekten İslam dinine müspet bir yaklaşım sergileyecekse, Kürt meselesinin çözümünde bin yıllık çimentomuz olan dini anlamaya çalışırlarsa, bu çok olumlu bir katkı olur. Herkes dine yaklaşırken samimi mi, değil mi ona karar versin.” ÇIKIŞLARIN ARKASINDA BAŞKA PROJE Mİ VAR DTP ve PKK bir taraftan dine sarılırken diğer taraftan bunlarla ilintili bazı kişiler bölgede faaliyet gösteren çeşitli sivil toplum örgütlerine, bazı kurum ve şahıslara saldırılar düzenliyor. Bölgenin nabzını iyi tutan isimlerden AK Parti Batman Milletvekili Mehmet Emin Ekmen’e göre son dönemdeki olaylar aynı merkezden yürütülen derin bir projenin ürünü: “Son yıllarda gerek devlet kurumlarının gerekse muhafazakâr ve demokrat olarak nitelendirebileceğimiz sivil toplum kuruluşlarının yaptığı çalışmalar bölge halkına bin yıllık ortak kültür ve tarihimizi hatırlattı, birleştirici bir unsur oldu. Bu bölgede PKK’nın zemin, DTP’nin ise taban kaybetmesine sebep oldu. Aynı zamanda toplum mühendislerini de rahatsız etti. Şu an yapılanlar böyle bir sinyal veriyor bana göre. Bunlar sürerse bölge tekrar 90’lı yıllara dönebilir Allah korusun!” DTP’li Sırrı Sakık da son dönemlerdeki olaylardan rahatsız. Zira, dinin siyasete alet edilmesine karşı. Fakat partilerinin böyle bir projesinin olmadığını, bunların daha çok milletvekili arkadaşlarının kişisel düşünceleri olduğunu düşünüyor. Sakık, bu işin arkasında birilerinin olabileceğini az bir ihtimal de olsa kabul ediyor: “Bu işin arkasında başka hesaplar varsa da bilmiyoruz. Ancak burası Türkiye, her şey olabilir.” Aslında bölgede son dönemlerde meydana gelen olaylarla yapılan açıklamaların kareleri yan yana getirildiğinde “biz bu filmi daha önce görmüştük” izlenimi ortaya çıkıyor. AK PARTİ’YE YASAK, DTP’YE SERBEST DTP ile birlikte bölgede en fazla oyu alan iki partiden biri olan AK Parti hakkında ‘laiklik karşıtı odak olmak’tan dava açıldı. İşin ilginç tarafı DTP hakkında bu konuda şimdiye kadar herhangi bir işlem yapılmadı. Avukat Muhammet Akar, bu durumu çifte standart olarak değerlendiriliyor. Ona göre, bu ikircikli tutum demokratik hukuk devletinde adalete olan güveni hepten sarsacak. AK Parti’nin Doğu ve Güneydoğu kökenli milletvekilleri, bir partiyi hedef gösterme gibi yanlış bir algıya neden olacakları gerekçesiyle bu konuda açıklama yapmıyorlar; ancak şunu da söylemeden edemiyorlar: “Biz seçim meydanlarında elimize Kur’an alıp Bediüzzaman’a iade-i itibar isteseydik şimdiye çoktan kapımıza kilit vurulmuştu. Hatta idamımız bile isteniyor olacaktı. Ama biz yine de şiddete bulaşmadığı sürece parti kapatmaya taraftar değiliz.” Bediüzzaman’ın talebeleri: SAİD NURSİ’NİN ETNİK MAKSATLARLA KULLANILMASI BÜYÜK SAYGISIZLIK Bediüüzaman Said Nursi’nin talebeleri Mustafa Sungur ve Mehmet Fırıncı, son günlerde rastlanan Said Nursi istismarına tepki amaçlı bir basın bildirisi yayımladı. Said Nursi’nin siyasetten uzak durduğu özellikle belirtilen bildiride son zamanlarda Nevruz kutlaması vesilesi ile düzenlenen toplantılarda ve bazı Doğu ve Güneydoğu illerinde yapılan siyasi amaçlı gösterilerde, Bediüzzaman’ın şahsiyet ve düşüncelerinin istismar edilmek istendiği vurgulandı: “Yirminci asrın ilk yıllarından itibaren ‘Irkçılık, bütün bütün tehlike-i azimdir’ ve bizi yutmak için içimize atılmış bir ‘Frenk illetidir’ diyen Bediüzzaman’ın ismini ve resmini etnik maksatlar için kullanmaya çalışmak onun şahsına ve düşüncelerine büyük bir saygısızlıktır.” DTP Grup Başkanvekili Selahattin Demirtaş: OLANLARDAN HABERİMİZ YOK Bizim partimiz dini kullanacak kadar basit bir parti değil. Partimizin temel duruşunda bir değişiklik yok. Ancak biz halkımızın değerlerine saygılıyız. Son dönemlerde dinî motif ve referansların öne çıkması bizim dışımızda olan şeyler. Belki de halkımız bunu yapıyor. Bunların birçoğunu biz de medyadan duyuyoruz. Örneğin Diyarbakır’daki imam olayı o sırada benim de içinde bulunduğum otobüsün üzerinde yaşanan; ancak tamamen kendiliğinden gelişen bir durum. Yine partimizin Meclis grubuna gelen başörtülü kızları tanımıyoruz.” AK Parti Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt: DİNE SARILMALARI İKİNCİ ŞOKA KARŞI TEDBİR! DTP’nin son dönemlerdeki bu çıkışlarını samimi görmüyorum. Bu parti, 22 Temmuz’da kan kaybetti. Önümüzdeki yerel seçimlerde işinin çok zor olduğunu fark etti. Doğu ve Güneydoğu halkı dinle barışık olan partileri her zaman desteklemiştir. DTP yaşadığı kan kaybının nedenini artık çok iyi biliyor. Bölge halkı dindar olduğu için ‘biz de böyle bir taktik geliştirelim, oy alalım’ hesabını yapıyor. Ama gerek DTP’nin gerekse PKK’nın yönetici kadrosunun Marksist-sosyalist olduğunu bölgede hemen herkes biliyor. Kısacası, DTP ikinci bir şoka karşı tedbir olsun diye böyle bir siyasi atraksiyon telaşına düştü. AKSİYON DERGİSİ Haşim Söylemez/Hamza Erdoğan - Sayı: 697 - 14.04.2008 yozgatnur66 |







0 yorum bulunmaktadır